"Nerede çokluk orada yokluk” demiş atalarımız. Tam da böyle söylemiş. Birisi gelmiş sırf atalarımıza cinslik olsun diye “yokluk” kelimesi üzerinde tahrifat yapmış ve bu tashih hatasıyla yıllar yılı yaşamışız. Atalarımız bizim iyileşmez yaralarımız, düzeltilmez hatalarımızdır. O gün bugündür bir kifayetsizlik duygusu almış başını gitmiş. Kimse aza kanaat etmiyor. Üstat “Tam dört inanmış adam” demişti; beşincisi aklından bile geçmemişti. Yazılı metinlerde hep o “ezici azınlık” tebcil edildiği halde kitaplardan başımızı kaldırdığımızda uçsuz bucaksız kalabalıklar bizi karşılasın istemişizdir.

Kalabalıklar neye yarar hiç düşündünüz mü? İçerisinde saklanıp kaybolmaya yarar. Şeyh iseniz müridinizin çok olması ne denli doğru yolda olduğunuz konusunda size cesaret ve güven verir. Politikacı iseniz kendinizi politik acılardan korumak için yandaşlar bulmuş olursunuz. Konuşmacı iseniz, sözünüzün kuvvet ve kudreti tescillenmiş olur. Şairseniz yalnızlığınıza bir patent bulmuş olursunuz. Sanırsınız ki insan bir Âdem ve bir Havva’dan değil de “çok”tan yaratılmıştır. “Seni seviyorum” seven insan için derdini anlatmaya yetip artar bile. İkna olmayız “Seni çoook seviyorum” demek gereği hissederiz. Bununla maksadımız şu olmalıdır: “Artık benim seni sevdiğim noktasında tartışmaya girme, konuyu kapat!” Aslında içinde ”çok” olan şeylerin büyük bir kısmı çok değildir. Yetecek kadar, mümkün mertebe ve de hakikatendir. İnsanın gözünün doymazlığı teyit ve tekid cümleleri yanı sıra tekraren söylemeyi sıradanlaştırmıştır. İnanç sistemimiz ve medeniyet düsturlarımız bunun tam zıddıdır. Kemiyet değil keyfiyettir asıl olan. Şuraya bakınız: “Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkâr edenlerden iki yüz kişiyi yener, sizden yüz kişi olursa iki yüz kişiyi yener.” (Enfal/65). Mesele gayet açık; sonuç almak rakamlara değil kelimelere bağlıdır! Bunu idrak edemeyenler ortalıkta sayı gibi dolaşırlar. Fert iken birey olursunuz. Ne de olsa birey “bi” reydir; yani bir oy. Sayılabilir varlıklar haline geleliden beri şu dizeyi bile rafa kaldırdık: “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/ Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!” “Bin atlı” nitelikli makul sayı demektir. Kültürel iktidar tartışmalarında cevaplanmayan o soruyu bir kez daha soralım: “Her yerde çoksunuz; ama yoksunuz!” 

Çoğu zaman, çok büyük heyecanlarla çok yerde etkinlikler yapıyoruz. Çok insan geliyor ve hepsi çok memnun oluyorlar. Çok güzel şeyler söyleniyor, çok kolay iletişim sağlıyoruz, çok şükür ki trafik çok sıkışmadan çok katlı binaların arasından geçerek evimize varıyoruz. Bu hep böyle sürüyor. Az bir ömürle çok yaşıyoruz. Yaşadıklarımızın çoğu kendimize ait değil. Öyle kendimizle fazla vakit geçirmişliğimiz de yok. Bu çok da umurumuzda değil.

Dost kütüphanelerini karıştırmayı severim. Odanın içerisinde kitap sıradağları sanki insanın üzerine yıkılacakmış gibi olur. İçlerinden birini çekip almamla yerine bırakmam bir olur. Bir zaman tünelinden geçmiş gibi olurum. Bu ormanda kim olsa yolunu kaybeder. Ormanı taklit eden bir durum var burada.  Çünkü orman bir tanedir. İnsan ağaçlara teker teker baktığı için ormanı çok görür. Bütünlük vardır ormanda, büyüklük vardır; lakin çokluk yoktur. Çokluk bakan kişinin nazarlarındadır. Bir oda dolusu kitap, duvarlara tırmanır gibi. Bir de dostumun yüzüne bakıyorum, bir sürü soru işareti, istifham sivilceleri. Hiç anlam veremiyorum buna. Bu kadar kitabın hiçbiri okunmamış bile olsa hiç mi düşsel ve de düşünsel dinginlik yaratmaz bir insanın yüzünde. Dostum evin içerisinde, kütüphaneye yaslanmış halde bir soru işareti, bir ünlem gibi duruyordu. Odanın içerisinde kitap çoktu. Kitaplar odanın içinde çok muntazam raflara dizilmişti. İçlerinde çok pahalı kitaplar vardı. Sessizlikleriyle çok şeyler söylüyorlardı. Şeyler çoktu. Her birinin kabukları vardı, içleri yoktu.

Çokluklar hep korkutmuştur beni. Çok sayıda çok gördüm, yürümüyorlar da sanki üstüme geliyorlar gibiydiler. Mağlup sayıldım, çünkü onlar çoktular. Haklı olan bendim, yine de seçimi onlar kazandılar; çünkü sayılmayacak kadar çoktular. Sayılmayı ve saymayı akla getirmek için birbirlerine ikide bir “sayın” diye hitap ediyorlardı. Hiçbirini saymadım, sayılı sayıda olsalar da saygın değillerdi.

Bir kişi için yazıyorum yazdıklarımı. Aralarından “o”, içlerinden bir kişi için. Öyle imza kuyruklarım falan da yok. Hiç şımartılmadım. Teker teker gelin bana gelecekseniz diyorum her sese. Takipçi sayım da öyle çoklu sayılar değil. Peşimde çok kişi yok, çünkü peşim yok. Bu biraz da direkt ve de peşin konuşmamla ilgili. Taksit taksit konuşsam millet bakalım şimdi ne diyecek diye arkama takılabilirdi. Allah böyle şeyleri çok isteyene verir. Sayılmayacak kadar çok cümle kurdum. Bir o kadar kurduğum cümleyi geri aldım hayattan. Sahip olduğum şeylerin hiçbirisi parmakla sayılır ya da hesap makinalarına ihtiyaç hisseder cinsten değildi. Beklediğim şeyleri zamana vurdular, meğerse çok beklemişim. Yazdıklarım ikide bir önüne çıkıyormuş birilerinin, meğerse çok yazıyormuşum. Benim “çok”um da o kadar çok falan değildir. Az çok bir şeyler yapıyorum. Yaşıyorum az çok, yazıyoruz az çok. Az deyip geçmeyin, az bile çok!