Necmettin Erbakan’ın hocası Abdülaziz Bekkine’ye yazdığı mektup

Rahmetli Necmettin Erbakan’ın Almanya’da doktora eğitimi gördüğü süreçte, hocası Abdülaziz Bekkine’ye yazdığı uzun bir mektubu okurlarımızla paylaşıyoruz.

Necmettin Erbakan’ın hocası Abdülaziz Bekkine’ye yazdığı mektup

24 Nisan 1952 tarihli mektup Necmettin Erbakan tarafından el yazısıyla kaleme alınmış ve yaklaşık 20 sayfa. Almanya’nın Aachen şehrinden yazılmış.

24/04/1952
Aachen

Esselamualeykum.

Muhterem Hocam,
 

Evvela mahsus selam eder, mübarek ellerinizden hürmetle tekrar tekrar öperim. Necdet (Onur) gittikten sonra ara yerde geçen gayet uzun bir zaman esnasında mektup yazmamış olmamdan dolayı affınızı dilerim. Necdet ayrıldıktan sonra hakikaten burada büyük bir boşluk bıraktı. Ara yerde Cevdet'in gelmesi ihtimali vardı. Nitekim Cevdet de bir aralık az kalsın geliverecekti. Fakat sonra gelmesini tehir etti (erteledi). Ara yerde geçen hadiseleri sırayla yazmak istediğim için Cevdet'in gelmesi durumunu muvakkaten burada bırakıyorum.

Ara yerde geçen en mühim hadise olarak zat-ı âlinize bir an önce şu vakayı anlatmak istiyorum:
Necdet gittikten hemen bir hafta kadar sonra burada son derece mühim bir konferans oldu... Konferansın ismi "Arabian-Heute", Türkçesi "Arabistan Bugün".

Konferans, Amerikan-Alman petrol şirketi ESSO'nun Almanya Teşkilatı Umum (Genel) Müdürü Dr. Sven Von Müller adlı bir milyarder tarafından veriliyor. Konferans esas itibariyle gizli ve ancak hususi olarak davet edilmiş olan Aachen ve civarı vilayetlerdeki hükümet erkânı ve sanayi mümessillerine veriliyor.

Konferansın dinleyicileri önceden tespit olunmuş ve bir broşür halinde bastırılmış. Bu broşürden birisi şimdi önümde duruyor. Takriben 150 kadar zatın isimleri yazılı. Şimdi kâğıda şöyle bir göz atıyorum. Hep, yok kumaş fabrikası sahipleri, yok kömür fabrikası sahipleri, yok banka direktörleri, yok vilayetlerin valileri vs. hükümet erkânından ibaret zevat. Kısacası bu havalinin en seçkin aksiyoner zümresi. Bu havalide söz bunların elinde.

Bu zat sonradan öğrendiğimize göre Almanya'nın grup grup muhtelif havalilerini dolaşarak konferansını aşağı yukarı tekrarlıyor. Bu arada Aachen havalisine gelmiş.

Bu arada davetliler meyanında bizim üniversiteden birçok profesör de davet olunmuş. Bizim profesör de Motneu ve Döle dolayısıyla petrolle alakalı olduğu için davet edilmiş. Tesadüfen bizim profesörün bu konferans saatinde bir işi var. Yerine enstitüden kendisini temsilen iki kişinin gitmesini asistanlara bildiriyor. Asistanlar da kendi aralarında "Sen git, ben gideyim" diye tartışırlarken vaziyetten haberdar oldum... Ve benim memnuniyetle … (mektubun bu kısmı okunmuyor; ancak öncesi ve sonrasındaki yazılanlardan Necmettin Erbakan’ın kendisinin memnuniyetle gidebileceğini söylediği anlaşılıyor.)

"... Otelinde buluştuk. Ve konferansın verileceği salona girdik. Birçok tarihi resimlerle süslü bir salon... Karşıda konferans kürsüsünün karşısında koskocaman bir Arabistan haritası. Aşağı yukarı bütün şehirler, kasabalar karış karış gösterilmiş. Vakit biraz erkendi. 5-10 dakikaya kadar da diğer davetliler de hazır oldular. Ve salon doldu. Kısa bir sükût fasılasından sonra benim Aachen’in valisi olduğunu tahmin ettiğim zat; davetlilere konferansı verecek olan zatı takdim etti. Konferansın son derece ehemmiyetli olduğu hakkında da birkaç söz söyledikten sonra sözü Dr. S. Müller'e bıraktı. Bu adamın daha duruşundan belli ki milyarder. Cin gibi gözleri var. 50 yaşlarında. Son derece güzel ve sürükleyici konuşuyor. Belli ki gayet de zeki. Kıyafeti Almanlardan ziyade Amerikalılarınkine benziyor. Bazı nüktelerinden de anlaşıldığına göre Almanya'dan ziyade Avrupa'nın diğer memleket… (cümle yarım bırakılmış)

“Hayatımız orta şark (Ortadoğu) petrollerine bağlı. Acaba bu petrollerin sahipleri kimlerdir. Bunu hiç merak etmiyor musunuz? Ben hem de son derece merak ettim. Ve bu ahali üzerine gerek kitaplar okumak suretiyle ve gerekse son yaptığımız seyahat vasıtasıyla da görmek suretiyle tahkikatta bulundum. Şimdi size bu havalinin petrollerinden ziyade ahalisinin tanıtmayı enteresan buluyorum" dedi. Ve başladı son yaptığı seyahatte gördüğü manzaraları vesile ittihaz ederek kendisine Arap memleketlerini ve bugünkü Arabistan'ı tahlil etmeye:
“Hayatımızı farkında olmadan ellerinde tutan bu ahali açtır, ayakları çıplaktır. Bereket ki (diyor) ellerindeki servetin farkında değiller ve kendileri kendi mallarını işletemezler. Bunlar garplı bir memleketle çalışmaya mecburdurlar. Bu garplı memleket hangi memleket olabilir. Şimdiye kadar İngiltere idi. Fakat son siyasi hadiselerden sonra İngiltere artık bu memleketler tarafından sevilmez.

Fransa ise İngiltere'nin her zaman yanında ve ayrıca bilhassa Afrika'daki Tunus'taki siyasetinin bozukluğuyla gaflar yapmakta ve İngiltere gibi Arap âlemi tarafından sevilmemektedir. Amerika mı? Amerika son Yahudi memleketi meselesi ile Arap âleminin en büyük düşmanı meyanına geçmiştir. Acaba Arap âleminin hemen yanı başındaki Türkiye mi? (Adam Arap âlemi ile Türkiye arasında hiçbir bağ görmediği gibi Türkiye'yi Arap âleminden ziyade Avrupa camiasına daha yakın bir memleket addediyor) İngiltere bu hususta lazım gelen rolü fazlasıyla oynadı. Son siyasi hadiseler esnasından Türkiye'nin garplılar ile bir olup Araplara yüz çevirmesini Arapların kolay kolay hazmedemeyecekleri aşikârdır. Görüyorsunuz ki dinleyiciler! Arap âlemi bugün ancak ve ancak Almanları beklemektedir. Ona göre hareket etmeliyiz. Bugün için yapılacak en büyük vazife garp âlemiyle birlikte önce Arap âleminin toparlanmasına mani olmak. Sonra nasıl olsa Arap âlemi garplıların içinde bizi seçecektir. Bu itibarla garplıların Arap âleminin toparlanmasını baltalama siyasetlerini ve gayretlerini biz de bütün gücümüzle desteklemeliyiz. Acaba Arap âleminin toparlanması mümkün müdür? Bugün muhtelif mıntıkalarda çeşitli siyasi cereyanlar ve dehşetli hareketler görüyoruz. Bunlar Arap âleminin ayaklanmasına bir delil olabilir mi? Bence (diyor adam) dışarıdan siyasi oyunlar tatbik edilmese bile Arap âleminin toparlanması gene güçtür. Zira bu koca âlem, bir okyanustan öbürüne kadar (Adam hep Arap âlemi sözüyle İslam âlemini, İslâm âlemi sözüyle de Arap âlemini kastediyor. Ve arasında bir fark görmüyor) yeknesak bir âlem değildir. Pakistanlılar daha demokrattırlar. Ayrıca Arapların aralarında siyasi gaye bakımından bir birlik yoktur. Yaşlılar ile gençlerin görüşleri arasında uçurumlar vardır. Bu sebeplerden dolayı kolayca toparlanamazlar. Fakat bütün bunlara rağmen toparlanmalarına imkân vardır. Zira İslâm birlik dinidir. Bu arada bizim için Arapların tehlikeli adetleri hac adetleridir. Zira bu vesile ile hepsi bir araya gelmektedirler. Buna ne yapıp edip mani olmalıyız.

Adamın konuşması bu minval üzerine bir müddet devam etti. Bütün şark âlemine böyle sahip bekleyen bir müstemleke gözüyle bakılması beni gayet tabii son derece sinirlendirdi. Adam ayrıca İslam örfünden numune diye Suudi Arabistan kralı İbn Suud’un sayısız karısı olduğunu ve bir o kadar çok çocuğunun bulunduğunu ki, kendisinin bile çocuklarının isimlerini bilmesine imkân olmadığını söyleyince benim beynim attı. Ve hele Hz. Aişe Radiyallahuanha validemiz hakkında bir iftira savurunca yerimde duramaz oldum. Ve konferansın ondan sonrasını sinirimden takip edemedim. Bizim arkadaş benim vaziyetimi farketti. Ve adeta benim bir hadise çıkarmamamı rica edercesine bana bakıp duruyordu. O anda aklımdan yıldırım gibi birçok fikir geçti. Fakat muhakkak bir şey yapmak istiyordum. En hafiften olarak sert bir tavırla kalkıp salonu terk etmek. Yahut kalkıp konferansın bu noktasının tashih edilmesi lazımdır demek vs. vs.

Fakat gerek profesörü temsilen gelmiş olmamı, gerekse toplantının çeşitli mahiyette oluşunun ve çıkacak hadisenin büyüyebileceğini düşünerek kendimi zor zapt ettim. Konferans aşağı yukarı iki buçuk saat devam ettikten sonra bitti. Ve adam dinleyicilerden konferans hakkında fikirlerini sordu. Konferansın kritiğini yapmalarını istedi. Bu arada tam bir fırsattı. Fakat konuşmanın tesirli olması için ya en başta veya en sonda ben konuşmayı arzu ettim. En başta konuşmayı birine verdi. Bunun üzerine bu konuşmalar devam ederken ben en son konuşacağımı tasarlayarak düşünmeye başladım. Adama en az "Siz böyle birçok rakamlara ve müspet temellere istinad eden konferansınızı mukaddes şahıslara iftiralar atmak terbiyesizliğini göstermeden daha güzel verebilirdiniz" demeyi tasarladım. Fakat bir yandan da bu iftira noktasına tekrar dönmemeyi, zira dinleyicilerin zihinlerinde bu hadisenin iyice yer etmesine vesile olmayı hiç uygun görmüyordum. Onun için sonunda en uygun yol olarak adamla bir nokta üzerinde hususi olarak konuşmaya karar verdim. Münakaşa 45 dakika sürdükten sonra konferans tamamen kapandı. Hemen bizim arkadaş benim halimin ne olduğunu sorarak beni teskin etmek için işe başladı. Diğer profesörler de alakadar oldular. Onlara dedim. Bu zat şöyle böyle anlattı. Bunun aslı yoktur. Aslı şu şekildedir: Eğer bunun anlattığı iftiranın aslı olmuş olsaydı o devirde sadece bu hadise İslamiyet'in şuyû bulmasını önlemeye kâfi idi. Zira müşriklerin uydurdukları bu iftira hakikat olsaydı müşrikler bunu kolayca ispat edebilirlerdi. Ve her şey dururdu. Bu itibarla bu vak’anın aslı yoktur.

Profesörler bunun bir şaka kabilinden konferans esnasında anlatılmış bir vak’a olduğunu ve esasen İslâm tarihi hakkında burada kimsenin bir şey bilmediğini, bu arada konferansı veren Dr. Müller'in de bu hadiseyi bilerek değil bir yerden işiterek naklettiğini muhakkak olduğunu söylediler.

Konferansı verenin toplantı salonunda dolaşan dalkavukları vardı. Onlardan birisine söyledim ki ben kendisiyle bazı noktalar üzerinde konuşmak istiyorum. O milyarder yanına yanaşılmayan milyarder herif benim bu teklifim kendisine bildirilince yerinden kalktı geldi. Ve bizim masaya oturdu. Ve bütün ahali dağılıncaya kadar bizim masadan ayrılmadı. Ben durumu önce bizim masadakilere anlattığım için profesörler ayrılmadan aynı konuşmayı Dr. Müller'e bir defa daha yapmayı uygun görmedim. Ve Dr. Müller ile profesörler evlerine ayrıldıktan sonra konuşmak istedim. Bunun için önce havadan sudan oradan buradan konuşuldu. Bir taraftan da yemek yeniyor. Ben tabii yemekleri seçe seçe yiyorum. Bazılarını istemiyorum. Adam biliyor ki ben onların nazarına göre 'pek normal bir adam' değilim. Profesörler ayrıldılar. Bizim asistan arkadaş, ben ve konferansı veren adam bizim masada yalnız kaldık. O zaman ben vaziyeti açtım. Dedim bir defa o vak'a öyle değil sadece şöyle. Saniyen siz İslâm âdeti, örfü diye bazı vak'alar naklettiniz. Bunların İslamiyet ile hiçbir alakası yoktu. Siz bazı adetleri, örfleri Arabistan'da görmüş olabilirsiniz. Bunların İslâm âdeti olması lazım gelmez. Konferansınızın birçok noktalarını hakikaten iyice tetkik ederek hazırlamışsınız. Gönül isterdi ki bu adetlerin de İslâm âdeti olup olmadığını, İslâmiyet’te hakikatte nasıl olması icap ettiğini de tetkik ederek, tetkikatınızı bu noktaya kadar da götürerek bu konferansın her noktasını mükemmelleştirmeliydiniz.

Bizim arkadaş adamın ne diyeceğini merakla bekliyordu. Adam şöyle bir durdu, dedi ki: "Zannediyor musunuz ki ben bu vak'anın ve bu adetlerin asıllarını bilmiyorum. Pekalâ biliyorum. Yalnız, ben burada bilerek ters söylemeye, yanlış konuşmaya mecburum. Zira dinleyiciler böyle istiyor. Ben bazı ana fikirleri aşılamak istiyorum. Onları rahatça dinleyebilmek için bu fikirlerin arasındaki vak'aların bazen bilerek değiştirmeye dinleyicinin hoşuna gidecek tarza sokmaya mecburum. Onlar için böyle konuştum. Konferansımızın bazı noktaları sizi incitti ise özür dilerim. Ben hey’eti umumiyeyi nazarı itibari alarak konuştum. İslâmiyet meselesine gelince; bilirsiniz benim bu dinin adamları hakkında fikrim nedir? Başta Peygamber gelmiş geçmiş en büyük insandır. Gerek devlet adamı, gerek siyasetçi, gerek asker vs. Ayrıca bizim Hıristiyanlık bize bir cennet vadediyor. Bulutlarla dolu. Hâlbuki ben şahsen İslâmiyet'in tarif ettiği cennete hayranım.”

Adamın bu konuşmasını adeta: 'hakiki İslâmiyet' in karşısında bu katmerli boynum kıldan incedir' dermiş gibi bir konuşma oldu. Bu adama ne yapılır şimdi? Adam orada üç beş kişiyi üç beş dakika memnun edeceğim diye kendisini gayya kuyusuna atıyor.

Esasen adamı diğer bir masadan o sırada çağırdıkları için biz bu konuşmadan sonra ayrıldık. Ayrılırken son söz olarak adama; "Allah'ın mukaddes dininin büyük şahıslarına böyle küçük maksatlar için hürmetsizlik göstermek faydalı bir yol değildir" dedim.

Öyle tahmin ediyorum ki adam bundan sonraki konferanslarında hiç değilse bu uydurma vak'ayı anlatamayacak.

Yolda bizim arkadaş başladı: "Şu İslâmiyet hakkında bana kısa da malumat versene" demeğe… Ben diyor İslâmiyet'in isminden başka hiçbir şeyini bilmiyorum. Bunun üzerine biz biraz konuştuk. Bu senin söylediğine bakılırsa dedi, ben halis muhlis İslâmım. Zira Allah'ın birliğine inanıyorum. Hz. İsa'nın sadece bir peygamber olduğunu, bir insan olduğunu kabul ediyorum. Ve Hz. Muhammed (as) 'in de peygamber olmadığını iddia edemiyorum.

Bizim arkadaş olup biteni ertesi gün bütün arkadaşlara anlatmış. Bunlar bir grup hâlinde geldiler. Eğer benim vaktim varsa İslâmiyet hakkında biraz konuşmak istediklerini bildirdiler. Hay hay dedim. Enstitünün sakin bir odasına çekildik. Ve konuşma başladı. Bunlar önce sualler sormaya başladılar. Tabii hemen kaç kadın alma meselesine dair sualler başladı. Bu suale burada cevap vermeye çalışa çalışa bıktım artık. Bu sefer dedim ki: “Bu sual burada bana tanıdığım her kimse tarafından en aşağı bir defa tevcih edildi. Onun için bu nokta üzerinde biraz esaslı konuşalım. Siz ne zannediyorsunuz? Öyle tahmin ediyorum ki veya size yanlış olarak öğretiliyor ki siz bizzat Peygamber (a.s)'nın kadınlara (haşa) düşkün olduğunu zannediyorsunuz.” Bunlar merakla bu hususu nasıl izah edeceğim diye bekliyorlardı. Dedim ki, "Bu zannınızın katiyen aslı yoktur. Zira siz şu noktayı asla unutmamalısınız ki; Peygamber (a.s) 40 yaşına kadar kadınsız yaşamıştır. Şayet o size yanlış olarak öğretildiği gibi kadınlara düşkün birisi olmuş olsaydı bu mümkün olur muydu? Evet kendisi sonradan aynı anda birkaç hanımını yanında bulundurmuştur. Fakat bunların sebeplerini muhakkak ki başka sahalarda aramak lazımdır. Politik sebepler olabilir, taltif etmek istemiş olabilir vs vs.”

Bunun üzerine bakışları bile değişti. Zira bunlarca İslâmiyet'in adeta kadın meselesi itiraz edilecek en mühim noktası.

Sonra dedim ki bu böyle dağınık suallerle biz köklü bir neticeye varamayız. Dedim ki bırakın size önce esastan kısaca bahsedeyim: “Allah birdir. Birçok sıfatlara sahiptir. Kusurdan hatadan münezzehtir. İnsanlar kendi başlarına doğru yolu bulacak kudrete malik değillerdir. Allah insanlara birçok nimetler veriyor. Bu arada bu doğru yolu göstermek lütfunda da bulunmuştur. Doğru yol insanlara peygamberlerle gösterilmiştir. Bütün âlemde bir inkişaf bir tekâmül vardır. Onun için insanın takip etmeleri icap ettikleri yollarda teferruatları itibariyle bu tekâmüle uyması lazımdır. Bu itibarla peygamber zaman zaman gönderilmiştir. Hepsi aynı itikâdi esası bildirmişler, yalnız zamana uygun ayrı ayrı ameller göstermişlerdir. Bu peygamberler arasında Hazreti İsa da bir peygamberdir. Hazreti Musa da vs. Bu devirde bütün insanlar onu takibe mecburdurlar.”

“ İsa (a.s) da bir peygamberdir. O bizzat yukarıdaki esasa inanıyordu. Haşa Allah'ın oğlu olamaz. Zira böyle bir şey olsaydı; Allah'ın oğlunun da her türlü hatadan münezzeh olması ve tamamen Allah'ın sıfatların aynen sahip olması yani aynı anda birkaç Allah olması (haşa) icap ederdi. Hâlbuki insanlık hey’eti umumiyesi itibariyle binlerce yıllardan beri bu saçma fikri, yani Allah'ın bir olması fikrini artık atmıştır. Onun için Hazreti İsa'ya Allah'ın oğlu (haşa) veya Allah'ın kendisiydi demek en büyük bir günahtır. Ve Allah'a hakarettir (haşa) bu yüzden her kim ki yukarıdaki Allah'a ve peygambere ait ana itikada muhalif itikad taşır, o istediği kadar kendisini avundursun, cennet yüzü göremez. Meğerki umulmayan bir affa uğramaya...”

Bunlar, bendeniz önce Allah'ın birliğine, münezzehliğine, peygamberlere iman şarttır deyince, “Acaba aynı zamanda hem İslâm hem Hıristiyan olmak mümkün mü, değil mi?” diye sordular. Ve aynı zamanda ihtiyaten İslâm olmaya niyetlendiler. Zira cennet dururken cehenneme yollanmayı hiç istemiyorlar. Fakat bendeniz sonradan Hz. İsa'nın (a.s) bir peygamber olduğunu fakat Hıristiyanların Hz İsa (a.s) haşa “Allah” demeğe mecbur tutulduğunu bu yüzden hem Hıristiyan hem aynı zamanda İslâm olmanın mümkün olmayacağını söyleyince dehşetli müteessir oldular. “Ne yapalım biz Hıristiyanlığımızı değiştiremeyiz ki... Bu bizim için büyük bir hadisedir. Bunun imkânı yok, yapamayız. Anamız, babamız, etraf bize ne der?” demeye başladılar. “ bilirsiniz Hz. İsa'ya (haşa) Allah dedikçe cennete giremezsiniz” deyiverdim. Bunlar en sonunda dediler ki, “Biz şu İslâmiyet'in esası diye anlattığınız esas kadar mantıklı şimdiye kadar riyaziye dersi bile dinlemedik. Buna ister istemez inanıyoruz. Onun için bir yandan biz İslâmız” dediler. “Siz bilirsiniz” dedim. Dediler ki, “İslâmiyet bu kadar mantıki ve tabii, niye insanlar şimdiye kadar İslâm olmamışlar?”, İnsanlar her zaman Hakkı, doğruyu kabul etmiyorlar ki... Çok kere göz göre göre bile bile çok yanlış yola giriyorlar. Ondan dolayı.

Aşağı yukarı bu konuşma üç saat kadar sürmüştü. Bu son cümleyle konuşmaya son vermeye karar verdik. Yüzlerinde adeta mest olmuş hali vardı. Ve çok faydalı şeyler öğrenmiş olduklarını kabul ederek son derece memnundular. Kendi kendilerine aynı zamanda içlerinden İslâmiyet tarafını da adeta idare edebileceklerini kestirerek akşam vakti memnun memnun ayrıldılar.

İşin en garip tarafı bu papazlar adeta Hıristiyanlığın esasını bir noktada toplamışlar o da Hz. İsa (a.s)’a “Allah” demek. Bu hususta o derece titizler ki buna bir misal olmak üzere zat-ı alinize aşağıdaki vak'ayı yazmak istiyorum.

Burada bir tiyatro var "Oda içerisinde tiyatro" adında. Genişçe bir odanın etrafına sandalyeler koymuşlar. Ortada bir piyes oynanıyor. Adeta bir müsamere gibi. Hususiyeti sahnede değil seyircilerin hemen içinde sahneyle aynı seviyede oynamak. Böylece daha samimi olurmuş. Bendeniz dün akşam lisan bakımından faydası olur diye bu tiyatroya gitmeye karar verdim. Ve gittim. “Josep ve Yoanna" isimli eserin ilk temsili. Eserin sahibi, rejisör vs gibi şahıslar da bulunuyor seyirciler arasında. Ve bu akşam aynı zamanda eserin, oynandıktan sonra seyirciler tarafından münakaşası olacak. Eser temsil edilmeye başladı. En ön sırada en gösterişli yerde bir papaz son derece temiz (!) seyirci olarak oturuyor. Seyirci olarak gelmiş.

Eserin mevzuu şu: Bir papaz var. Bu bir kıza âşık olmuş. Fakat evlenmesi yasak. Papaz ilahi sevgi ile kıza karşı olan zahiri sevgi arasında bocalıyor. Bir Rus subayı var. Bunun hiç din imanla alakası yok. Sırf maddiyatçı. Bu da o kıza âşık. Bu subaya göre aşk hastalık, zaaf. Ama yine de bu kızı aldatıp onu şehre götürmek vs istiyor. Kız da acaba bu maddiyatçı adamla mı gitsin, yoksa papazla mı kalsın köyde diye bocalıyor. Vak'a bir köyde geçiyor. Böylece eserde baştan aşağı maneviyatçılıkla maddiyatçılık, ilahi aşkla zahiri aşk birbiriyle karşılaştırılıyor. Kâh biri hâkim oluyor, kâh öbürü. Kız sonunda papazla beraber öldürülmeye razı oluyor. Ve subay ikisini de vuruyor. Böylece bitiyor.

İşin esas mühim kısmı eserin münakaşası kısmı. Temsil bittikten sonra bir 10 dakikalık teneffüs verildi. Ve sonra münakaşa başladı. Önce eseri sahneye koyan şahıs bir açılış konuşması yaptı. Eseri ve sahneye konuluşunu tenkit edin, dedi. Kimsede başta cesaret yok, konuşmayı açmak için. “Bari eser hoşunuza gitti mi?” onu söyleyin diyor. Yine başlangıçta kimse bir şey söylemedi. Aşağı yukarı bir 150 kişi kadar var. Biraz sonra o ön sırada oturan papaz ilk olarak söz aldı. Ve dedi ki: “Ben eserin muharririnden sormak istiyorum: Acaba niçin bu mevzuyu seçti. Papaz yerine lalettayin bir şahıs koyamaz mıydı?” Eserin muharriri gayet olgun bir şahıs olarak görünüyor. 60 yaşlarında beyaz saçlı bir adam. Dedi ki: “Bundan üç sene kadar evvel sabah bir gazetede gayet büyük puntolarla yazılı olarak: Papa komünistliği tel'in ediyor diye bir başlık gördüm. Bu cümleden ilham alarak ben bu eseri hazırladım. Maneviyatçılıkla maddiyatçılığın bir mukayesesini yapmak istedim. Ve bana gayet tabii olarak, maneviyatın mümessili olarak(!) bir papaz hatırıma geldi. Maddiyatçılığın mümessili olarak bir Rus zabiti. Bu yüzden maneviyatçı şahıs olarak bir papaz seçtim.”

Papazın esas derdi. Piyeste papaz kızı seviyor. İstiyor ki bu hakiki papaz, papazları temize çıkarsın. Onlar zahiri aşktan münezzehtir gibi görünsün. Onun için dedi ki: “İyi ama böylece adeta papazlara bir nevi iftirada bulunmuş olmuyor musunuz? Bundan korkmadınız mı?” Muharrir dedi ki: “Ben eserimde daha ziyade realist olmaya yani hakiki hayattan misaller vermeye gayret ettim. Papazlar hakikatte öbür insanlardan farklı olarak zahiri aşktan münezzeh midirler? Birçok papaz birçok uygunsuz hareketlerde bulunmuyorlar mı?” Onun için dinleyiciler arasında homurdanmalar oldu. Papaz, ”Ben bunu kabul edemem” dedi. Öteden genç bir çocuk kalktı ve dedi ki: “Anlaşılıyor ki muharrir Katolik değil Protestan..” Hakikaten de muharrir Protestanmış. Aachen ahalisi Katolik, Protestanlar ne papayı tanıyorlar ne de papaya bir imtiyaz veriyorlar. Mühim bir sual olarak ayrıca şunu sormak istiyorum dedi papaz: “Ben iyice dikkat edemedim. Ama bilmiyorum eserde daima Allah, Allah adı geçiyor. Fakat hiçbir noktasında Gott yerine Jesus Crist dendiğini, yani Allah yerine (haşa) Hz. İsa'nın söylendiğini duymadım. Birkaç yerinde Allah yerine (haşa) İsa dedirttirseydiniz daha doğru olmaz mıydı?” dedi. Bu söz üzerine bütün ahali papaza hak verdi. “Ya sahi hiç İsa demedi” dediler. Muharrir kalktı dedi ki: “Ben eserine gayet umumi bir mahiyet vermek istedim. Öyle mahalli kabullerle eserimin mahiyetini tahdit etmek istemedim.” Fakat bu cümleyi o kadar güçlükle ve bocalayarak söyledi ki... Zira bütün ahali muharriri yiyecek gibi bakıyorlar. Muharrir geniş görüşlü düşünen bir adam. Ve böyle edebi eserlerin künhüne vakıf. Böyleyken papaz adamı azarlarcasına “Niye Allah yerine İsa demedin?” diye adamı sıkıştırıyor. Bu bizim laikler gelsinler burada bu uydurma dinin saltanatını görsünler. Burada bir muharrir Hıristiyanlığın köhne uydurmalarına hizmetkâr olmaksızın serbestçe bir eser yazamıyor. Yazarsa işte böyle bir papaz çıkıp azarlıyor. Papazlar bu derece hâkim.

Muhterem Efendim, müsaadenizle biraz da mektepteki vaziyetten haber yazayım. Umumiyet itibariyle mektepteki çalışmam Elhamdülillah gayet iyi gitmektedir. Kurmakta olduğumuz tesisat son günlerde hayli inkişaflar kaydetti. Esas ölçü olarak; takat, tazyik ve hararet ölçüleri yapmak mecburiyetindeydim. Bunlardan ilk olarak aşağı yukarı tazyik ölçülerini yapabilecek duruma geldik. Şimdi diğerlerini ele alacağız. Burada 15 Mart’tan bir 1 Mayıs'a kadar sömestr tatili vardı. Bu arada ustalar tamamen boş oldukları için gayet iyi iş çıkartıyorlar. Profesör sömestr tatili münasebetiyle memleketine gitmişti. Bir ay kadar kaldı. Şimdi tekrar döndü. Gitmeden önce birkaç defa kendisiyle neler yapmaklığımın icap ettiği hakkında konuşmuştuk. Bu konuşma esnasında mektebin 15 Nisan'daki umumi toplantı gününde benim de konuşmak istediğimi kendisine bildirmiştim. O zaman dedi ki: "Bu sene umumi toplantı günü iki ayrı kısımda yapılacak. Bazı enstitüler Nisan’da bazıları Temmuz’da yapacak. Bizim enstitü Temmuz’da yapacak. Bu toplantımıza ayrıca İngiltere'den iki meşhur profesör de davetli. Onlar da konuşacaklar. Bu toplantıda adet, o sene içinde yapılan çalışmalardan bahsetmektir. Bu sene içinde yapılan çalışma olarak, en mühim olarak sizin çalışmanızı görüyorum. Bunun için bu toplantıyı hazırlayan komisyona tavsiye edeceğim. Bu İngiliz profesörlere karşı bizim kürsüyü temsilen siz konuşacaksınız.”

Kendisine bu hususta daha şimdiden heyecan duyduğumu bildirdim ve teşekkür ettim. Profesör, o burada yaptığımız bir hesap tarzının anlatılmasını gayet iyi görüyor. İnşeallah duamız berekatıyla, bu konuşmada Cenab-ı Hak hayırlı muvaffakiyet buyursun. Amin.

Burada Necdet'ten sonra sömestr tatili esnasında Necdet ile yaptığımıza benzer diğer bir Exleursion yani teknik bir gezi oldu. Makina fakültesinin üç enstitüsü müştereken bu geziyi hazırladılar. Buna bendeniz de iştirak ettim. Ve son derece enteresan oldu. Gezi tam beş gün sürdü. 17 Mart ile 22 Mart arasında. Bu geziyle meşhur Alman sanayi havzası Ruhr havzasını taradık. Her gün iki fabrika gezmek suretiyle bütün Ruhr havzasının 10 ana fabrikasını dolaştık. Gezinti otobüsle yapıldı. 3 profesör, birkaç asistan, 60 kadar talebe iştirak etti. Her gün otobüs ile sabah saat 7'de yola çıkmak suretiyle 4 saat kadar otobüsle Ruhr sahasında yol aldık.

Ayrıca sabahları bir fabrikada 4 saat, öğleden sonraları ise diğer bir fabrikada 4'er saat gezmek suretiyle beş günde cem'an Ruhr sahasında otobüsle 600 km kadar yol ve sadece fabrikaların tezgâhları arasında imalatı tetkik ede ede 30 km kadar yol kat ettik. Ancak böyle bir seyahatten sonra insan bir sanayi memleketi ne demektir, bir sanayi havzası ne demektir, anlıyor. Akşamüzerleri dolaşırken ufuklarda böyle çelik ve demir fabrikasının kızıllıklarının ardı arkası gelmiyor. Bu vesile ile meşhur Krupp, Demag, Wagner, Fredrich, Wilhelm Hütte, Böhler, Guemverk-Wonheim, Bayer Schaurte, Siemens-Schurkert ve Ford fabrikalarını gezdik. Ayrıca yine bu vesile ile Köln, Duesseldorf, Dortmund, Neura, Essen, Duisburg ve Mülheim gibi büyük sanayi şehirlerini görmüş olduk. Bunların arasında gayet enteresan bir fabrika Wagner fabrikasıydı. Zira bu fabrika eskiden harp esnasında ağır tankların imalatı için çalışıyormuş. Harpten sonra İngilizler bütün makinalarını söküp götürmüşler. Ve mütareke hükümlerine göre çalışması yasak edilmiş. Böyleyken fabrika başka bir isim altında işe başlamış. Hiçbir banka kredi açmazken çok ufak bir parayla hariçten birkaç küçük tezgâh alarak 1950 Mart’ında enkazı temizlemeye başlayarak işe başlamışlar. Son aradaki 1 buçuk - 2 sene içerisinde fabrika bugün tekrar dünyanın en büyük tezgahlarını yapıyor. Torna, freze tezgâhları... Fabrika halen kuruluş aşamasında. Öyle ki her makine kendi cinsinden daha büyük bir makineyi imal ediyor. Böylece insan gözleriyle görüyor ki bir fabrika kendi kendini nasıl kuruyor. Bazı yerlerde halen damı yok. Tahta bir çatı çekmiş altını da dünyanın en mükemmel tezgâhını yapıyor. Bu tezgâhlar öyle ki 20-30 metre uzunluğundaki makine elemanlarını işleyebilecek kabiliyette dev makinalar. Parasız pulsuz bu fabrikayı nasıl kurduklarına fabrika sahipleri kendileri de hayret ediyorlar. Onun için fabrikanın inkişafını aylık fotoğraflarla tespit ediyorlar. Bunlardan bir kısmını fabrikasının misafir kabul salonlarına koymuşlar. Yalnız görünüyor ki fabrikanın gayet enerjik bir mühendis kadrosu var.

Meşhur Krupp fabrikaları, mütareke hükümlerince çalışması yasak olduğu için belini doğrultamamış. 20-25 makine gibi dev makine halinden sadece ikisi çalışıyor. O da lokomotif yapıyor. Öbürleri harabe halinde. Krupp fabrikaları başlı başına bir şehir büyüklüğünde.

Wagner fabrikasını görünce insan inanamıyor ki; parasız pulsuz 1 buçuk - 2 senede dünyanın en büyük fabrikaları nasıl kurulur. Bütün bu havzayı görünce de insan inanmıyor ki bizim memleket oradayken onun bunun söylediği gibi bu sahada Avrupa memleketlerinden bahusus Almanya’dan öyle 10 sene 20 sene değil en aşağı birkaç bin sene geride. Zira burada adım başına bir fabrika. Bir defa koca koca nehirler eski tabii yatağından akmıyorlar. O birazını almış, öbürü birazını almış. Aman suyundan bir damla kaybolmasın diye birçok yerlerde nehre çift betonlu hususi yataklar yapmışlar. Onların üzerinden akıtıyorlar. Adeta ‘Allah’ın verdiği nehir nimetini, avuç üzerinde el üzerinde tutmak suretiyle nimete şükür diye buna denir, diyesim geliyor.

Muhterem Efendim, bu sefer de yine oldukça uzun bir mektupla kıymetli vakitlerinizi işgal ettiğimden dolayı affınızı dilerim.

Bu mektubum münasebetiyle geçirmiş olduğunuz Receb-i Şerif ayınızı ve Regaib kandilinizi ve son olarak da Miraç gecenizi tebrik ederim. Cenab-ı Hak kendi yolundan ayırmadan nicelerine afiyetle erişmek nasip buyursun. İnşeallah.

Muhterem Efendim, mektubuma müsaadenizle burada nihayet verirken önce zat-ı âlinizin mübarek ellerinden tekrar tekrar öper, gerek size gerekse diğer cümle ihvana çok çok selam eder, dualarınızı beklerim.

Esselamualeyküm ve rahmetullahi ve berakatuh.
 

(Cevdet, inşallah Ramazanın son günlerinde oradaki işlerini bitirip gelecek.
Selamı var.)

 

Necmettin.

Not: Mektubu PDF olarak indirebiliresiniz.

 

Güncelleme Tarihi: 14 Ocak 2019, 19:52
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Murad KESKİN
Murad KESKİN - 5 ay Önce

Rahmetullahi aleyh

Zeki Ünal
Zeki Ünal - 5 ay Önce

"Bu zannınızın katiyen aslı yoktur. Zira siz şu noktayı asla unutmamalısınız ki; Peygamber (a.s) 40 yaşına kadar kadınsız yaşamıştır.

PDFyi de okudum. aynen böyle yazıyor. Ancak Peygamberimiz 25 yaşında evlendi diye öğrenmiştik. kafama takıldı...

banner19

banner13