Ağustos 2022 dergilerine genel bir bakış-1

Edebiyat Ortamı, Sayı 87

87. sayısına Mevlana İdris’ten bir şiirle giriş yapıyor Edebiyat Ortamı dergisi.

“Bir ateşe düşmekmiş yaşamak bildim
Bütün kervanlar göçtü yükleri bendim” diye bitiyor şiir. Rahmet dileklerimizi bir kez daha sunuyoruz değerli abimiz için.

Derginin giriş yazısından;

Andırın’ın güzellerinden Mevlânâ İdris Zengin asıl yurduna gitti. Nisan için de pek iyi söylenmez: “Nisan ayların en zâlimidir.” Ama haziran -hikmetinden sual olunmaz- pek çok -özellikle Kahramanmaraşlı- şair açısından hazan mevsimine dönüştü. Hepsinin ruhları şâd olsun.

Yeni Çocuk Algısı ve Dijital Çağda Çocuk

Ne kadar çok duymaya başladık dijital çağ ve çocuk kavramlarını. Artık birlikte kullanılarak dijital çağda çocuk olmak gibi bir güncel deyimden bile söz edebiliriz. Ortaya çıkan her farklı bakış açısını dijital çağın üzerine yükleyerek bir çeşit olup bitenden sıyrılma bahanesi de diyebiliriz buna. Her şeyin değiştiği gibi çocukların da bundan nasibini alması kaçınılmazdı. Elbette olan oldu.

Mustafa Ruhi Şirin, çocuklarla birkaç kuşaktır birlikte adım atan çok kıymetli bir isim. Günümüzde çocuklardaki değişimi en net gören isimlerin başında geliyor Şirin. Çünkü kendini tam anlamıyla çocuklara adamış bir koca yürekli çocuktur Mustafa Ruhi Şirin. Yeni Çocuk Algısı ve Dijital Çağda Çocuk yazısını eğitimcilerin, annelerin, babaların mutlaka okunmasında fayda var.

“Her çocuğun zekâ ve yeteneğinin farklı olması nedeniyle gelişmesi de farklıdır. Çocukla iletişimin anahtarı çocuk dilidir. Çocukluk zamanı ne geçmişe ne de geleceğe aittir. Çocukluğun yüzü geleceğe dönük olsa da yaşadığı zaman hep ‘şimdiki zaman’dır. Çocuk geçmişle ilgilenmez, ‘şimdiki zamanı’ yaşayarak kozasını örer.”

“Dünyanın bütün çocuklarının doğaları aynı, algıları ise farklıdır. Ceninde bebeği, bebekte çocuğu, çocukta insanı, insanda insanı görebilmek insanlığın özüne ulaştırabilir insanlığı. Walter Benjamin’in belirttiği gibi, “çocuğun algı dünyası her yerde eski kuşağın izleriyle” doludur. Tarih boyunca yetişkinlerin, toplumların ve ülkelerin çocuk algıları da farklıdır. Buna rağmen çocuğun ertelenmiş olması ve çocuğun çocuk değil küçük kabul edilmesi en belirgin ortak özelliktir. Dünyanın yetişkinlere ait olduğu algısına dayalı bu egemen çocuk anlayışı bugün de sürüp gitmektedir.”

“Modern çağ çocuksu kalmayı seçmişti: Kapitalist vahşi dünya dijital medyalar aracılığıyla dünyayı çocuksulaştırdıkça bir yandan yetişkinlerin, öte yandan ise çocukluğun metafizik boyutunu dikkate almadığı gibi, çocuk maneviyatı ile çocuk aklının birlikte çiçekleneceği ortamı da ortadan kaldırmış oldu. Bu aşamada soracağımız ilk büyük soru şu olabilir: İnsanlık, kalbini ve aklını birleştirerek çocuk yüzlü devrimler için savunma hattı kurabilecek mi?”

Hasan Mercan’a Dair

Edebiyat Ortamı, her sayı ele aldığı bir isim üzerine mini bir dosya hazırlıyor. Bu sayıda Kosovalı şair Hasan Mercan konuk olmuş dergiye. Şairin; “Ben bugün Prizren’deyim.” şiiri ile başlayan bölüm iki yazı ile devam ediyor.

Mikâil Türker Bal, şairin biyografisini hazırlamış. Ben yazının giriş bölümünü buraya alıyorum.

“Ruhu olan şehirlerin en yücelerinden Prizren’de Sinan Paşa Camisi’nin önündeyim. Şadırvan meydanına yürüdüm. Meydana adını veren çeşme her zaman ki dinginliği ile durmadan akmaya devam ediyordu. Taş Köprü’den karşıya geçerken gayri ihtiyari her zaman yaptığım gibi köprünün yarısına kadar yürürken sağ tarafımda kalan kaleye ve Sinan Paşa’ya, diğer yarısında ise sol tarafıma Paştrik Dağı’na doğru bakarak, adeta hepsini selamlayarak karşı tarafa geçtim. Yolun karşısında Saraçhane meydanına girerek, tekkenin önünden geçip biraz yürüdükten sonra sola aşağıya doğru kıvrılan sokağa girerek Yeni Mahalle’ye doğru yürüdüm. Bu eski Prizren mahallesindeki eski evleri izleye izleye yürüyerek Kör Ağa Camisi’ne kadar geldim. İşte aradığım yer tam da bu sokaktı. Kör Ağa Sokağı… Sokağı buldum ama aradığım kişi bu diyardan göç edeli yıllar olmuştu. Kosova Türk Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden Hasan Mercan’ın izinden geldim bu sokağa. Çocukluğunun geçtiği bu sokakta yaşadığı anıları onun öykülerinin ana konuları idi. Bize öykü, ona anı olan zor günlerini hiç çekinmeden, eğmeden, bükmeden okurları ile paylaşmıştı kitaplarında.”

Ertuğrul Karakuş, Hasan Mercan’ın eserlerine konu olan Körağa Sokağı’na götürüyor bizleri. Elbette Mercan’ın eserlerinin rehberliğinde yapıyoruz bu geziyi.

“Bir mekteptir Körağa Sokağı… Öğretmenleri yetmişlik nineler, dedeler, amcalar, teyzeler olan bir mekteptir Körağa Sokağı… Yazar/anlatıcının Ninesi kimsesiz ve zavallı bir kadın olan Adile Nine’yi sık sık ziyaret eder. Oyun çağında küçük bir çocuk olan yazar/anlatıcı da bu ziyaretlere ve sohbetlere sık sık katılır. Bu sohbetlerde dinlediği “nasihatlı sözler” de bu çocuğun gelecekte iyi bir öğrenci olmasına ve hatta “hikâyeler yazmasına” yardımcı olur. Yani Körağa Sokağı’nın “yaşlı sohbetleri” bile, varsa, yazarlık yeteneğini besleyen bir muhtevâya sahiptir…”

Selahattin Yusuf ile Eve Dönemezsin, Yazmak ve Yaşamak Üzerine

Oğuzhan Öztürk, Selahattin Yusuf ile tam anlamıyla bir muhabbet gerçekleştirmiş. Demli bir çay kıvamında ve her satırı samimiyet kokan bu sohbette Yusuf’un son kitabı Eve Dönemezsin de geniş yer tutuyor.

“Bu salgın sırasında kendimce bir şey öğrendim. Bizler kapanıp yazarken bile dışarıda akmakta olan bir hayat var diye yazıyormuşuz. Biz katılmasak bile orada bir hayat var ve yaşanıyor. İnziva, onun dışında hayat varsa inzivadır ve verimlidir. Dolayısıyla tam bir inziva hayata ve yazmaya değil; ölüme ve susmaya; yani büyük harfle Hakikat’e doğrudur. Salgın dolayısıyla gündeme gelen şey bir kapanma ve verimli bir zaman kazanma değildi. Gönüllü değildi çünkü. Dolayısıyla özgürlüğü olmayan bir zamandı. Başka türlü olamayacağı için öyle olan zaman, bizim içinde rahatlıkla çalışabileceğimiz ve yazabileceğimiz bir zaman değil. Sözünü ettiğimiz salgın meselesi de böyleydi benim açımdan. O yüzden çok verimli geçmedi açıkçası.”

“Evet kendi çocukluğum bu roman. Bazı eklemeler ve fazlasıyla eksiltmeler var. Ama aşağı yukarı böyle bir şeydi çocukluğum işte. Başkaca birçok kırsal Anadolu çocuğununki gibi belki.”

“Baş karakterim, aynı zamanda anlatıcı. İsmi yok. Çünkü onu anonimleştirmek istedim. İsimleri -özel olması niteliği elinden alınmış- bütün yoksul Anadolu çocuklarının tamamını birden temsil etsin istedim. Buna rağmen var aslında. Sadece futbol maçlarında ama. Sadece maçlarda bir ismi var. Bir lakap olarak. “Kempes” olarak sadece. Bunu açıklamam romanıma karşı bir garezimin olduğunu mu gösterir bilmiyorum ama; Kempes, disiplinin ve çalışmanın ifadesi/sembolü olan Alman Milli Takımı’na karşı mücadele eden, nispeten zayıf, estetik futbolu skordan çok önemsediğine inandığımız Arjantin Milli Takımı’nın sembol oyuncusuydu.Köydeki ve yayladaki zor çalışma şartlarına, disipline ve yoksunluğa karşı bir tür “grevi” temsil ediyor.”

“Aslında futbolu takip etmeyi çoktan bırakmıştım. Ama on yaşındaki oğlum Efe bir futbol okuluna yazıldı ve futbola ilgisi çok yüksek. Onunla birlikte ben de heyecanlanmaya başladığımı fark ettim. Derken işler buraya kadar geldi. Şampiyonluk maçına birlikte gittik. Unutulmaz bir gündü bizim için. Bütün takımımıza, emek veren, çalışan herkese teşekkür ederiz.”

Hasan Kayıklık ve Romanları

“Güfteden Besteye Akatay” ve “Besmelede Aşk Celmile” romanları ile okuyucularını selamlayan Hasan Kayıklık için de dergide mini bir dosya var. Mustafa Nurullah Celep’in söyleşisi ve değerlendirme yazısı, Tuba Yavuz ve Süheyla Karaca Hanönü’nün romanlar hakkındaki yazıları Edebiyat Ortamı okurlarını bekliyor.

Söyleşiden;

“İnsanların kişilik ve kimlik kazanmalarında yetiştikleri çevrenin büyük etkisi vardır. Bu konuda aile ve özellikle anne ve baba başta gelir. Dinî anlayış ve yaşayış, ailenin ve çevrenin etkisiyle şekillenir. Berna Hanım’ın ailesi, ona bir din anlayışı vermiştir. O, dinini bu çerçevede yaşamaya çalışıyor. Başını örtmesiyle ilgili olarak eşinin talebi, önceki din anlayışıyla uyuşmadığı için Berna zorluklar yaşıyor.”

“İnsan olmak, olup biten bir durum değildir, dinamik bir süreçtir. İnsan, insan olma yolculuğuna devam ettiği sürece arayış devam edecektir. Doğrusu insan olmak sonu olmayan bir yolculuktur, farkında olanlar için. Yolcu, aramaya devam edendir. Bu anlamda bakarsak arayış ve sorguların devamı gelecek gibi…”

“Bir insana ekmek vermek, onun karnını doyurmak, o insana bir kere iyilik yapmaktır. Oysa aynı insana ekmeğini kazanmayı öğretmek… Gerçekten iyilik yapmak isteyen kişi, balık vermez, balık tutmayı öğretir. Akatay, balık vermiyor. Balık tutmayı da öğretmiyor. Balık tutmayı öğrenin, diyor. Hakiki bir dinî hayatın şifrelerini vermiyor elbette. Ama dinî hayatın cehalete, istismara, neme lazımcılığa, ilgisizliğe, saflığa, ciddiyetsizliğe kurban edilmemesini istiyor.”

Mustafa Nurullah Celep - Hasan Kayıklık’ın Roman Dünyası

“Hasan Kayıklık Celmile romanıyla sanatın temel bir meselesini sorguladığı gibi, giriş kısmında da ifade ettiğimiz, hayatın gerçekleri boyutunu da ihmal etmiyor. Yani Celmile romanına acısız/ ıstırapsız/soyut ve gerçeksiz saf bir “romans” diyemeyiz bu anlamda. Bir insanın “güzel”e ulaşmak için meşakkatli yollardan/sınavlardan geçmesi gerektiğini söylüyor Celmile. Bu yönüyle sanat-hayat ikileminde Kayıklık’ın oldukça muvazeneli bir yazınsal tutum belirlediği söylemek gerekiyor.”

“Celmile ve Akatay, ucu açık, okuyucuya yorumlama ve tamamlama tercihleri bırakan, soyut/modern bir anlatı yapısına sahip bir roman değilse de serim-düşüm-çözüm tekniğiyle kaleme alınmış klasik bir örgüye sahiptir.”

Tuba Yavuz - “Güfteden Besteye Akatay” ve “Besmelede Aşk Celmile” Romanları ile Hasan Kayıklık

“Hasan Kayıklık, Hece yayınlarından çıkan bu iki romanında iyi bir Müslüman nasıl olmalı sorusuna cevap aramış. Bunu yaparken de roman kahramanlarının hayatlarındaki kusurlu yanları okura aktararak, kahramanları idealize etmeden sunmuş. Vermek istediği mesajı doğrudan vermeye gayret etmiş. Elbette bu iki romanı edebi bir metni değerlendirirken kullandığımız teknikler bakımından değerlendiremeyiz zira yazarın amacı sanatsal bir metin oluşturmak değil, biliriz. Yazarımızın amacının öğretmek olduğunu ve didaktik bir tutumla yazıldığını düşünerek okurun bu romanları ele alması daha makul bir bakış açısı sunacaktır.”

Süheyla Karaca Hanönü - Güfteden Besteye Akatay Romanında Vicdani Mahkemede Sorgulanan Karakterler

“Özgürlüğün akılla güzel olduğunu, yolun yarıda bırakılırsa hedefe ulaştıramayacağını, Allah’a imanın bütün davranışlarda samimiyet istediğini, başarının bedeller üzerine inşa edildiğini, duyguların serbest bırakılamayacak kadar akışkan olduğunu, hayatın engellerle dolu olduğunu, bu yüzden ya mücadele edip ya da sahte sığınaklara kaçılacağını, Allah’ın insanı çağırmak için aracılara muhtaç olmadığını, zamanın bizi beklemeyeceği için oyalanmamız gerektiğini söylerken insanların kemalat yolculuğunda ciddiyetle yürüyüp güzel bir beste olan hayatı iyi bestelemesi gerektiğini anlatan bir roman okumuş oluruz.”

Rahmi Ali; Rodoplar’da Türkçenin Sesi

Fahri Tuna, portre yazılarına dolu dizgin devam ediyor. Bizler de heyecanla onun bizimle tanıştıracağı isimleri bekliyoruz çünkü Tuna’nın coğrafyası öylesine geniş ki dünyanın birçok noktasından tanıdığı gönül dostlarını biz onun anlatımıyla tanıyoruz. Sınırları aradan kaldıran bir içtenliği var bu portrelerin. Bu sayı Rahmi Ali ile tanışıyoruz.

“Şair-yazar Rahmi Ali, 1941 yılında Gümülcine’nin Çepelli köyünde doğmuş. Bilmeyenler için, Çepelli’nin komşu köylerinin isimlerini de söyleyeyim; ne kadar Kütahya, Sivas, Bolu, Çorum, Maraş köylerine benzediğine şahit olunuz: Eşekçili, Kirazlı, Sungurlu, Beygirciler, Yassıköy, Yabacıklı, Kurtbeyli… Benzer tam yüz on üç köy.”

“Üç de ödülü var: Ay ve Güneş, Töre Dergisi hikâye birinciliğine değer bulunmuş. Kosova Nuri 21. Brina Türk Dünyası Hizmet Ödüllerini (2017) birlikte almıştık üstadımızla. 2018’de Kosova’daki Türkçem Dergisince ‘Türk Dünyasında Yılın Edebiyat Adamı Ödülü’ne değer bulundu. Ne güzel. ama,- bana soracak olsanız - en az beş, on ödüle daha değer bulunmalıydı Rahmi Ali ve çalışmaları. Yine de onu fark edip ödüllendiren vefalı ve dikkatli yüreklere selam olsun buradan.”

“Şimdilerde seksenini aşan bu edebiyat çınarı, Rodop eteklerinde altı yüz elli senedir yaşayan kutlu Türkçemizi, birbirinden değerli eserlerinde, bir kanaviçe gibi titizlik ve güzellikle işlemiş, görevini yerine getirmiş her kahramanın huzur ve mutluluğunu giyinmiş, bal gözlü bakışlarla öndeki ovayı, devamındaki Ege Denizinin mavi sularını seyretmektedir artık.”

Hüznün Sesi: Hacı Ârif Bey

Güzel ve yerinde bir tanımlama yapmış Ayşegül Kösa Hacı Arif Bey’i anlattığı yazısında; Hüznün Sesi. Onun ezgilerinin insanın içine ilk dokunuşu hüzün olarak ifade edilebilir. Çünkü tüm imkânlarını ruhtan ve kalpten alan bir ilhamın sahibidir Hacı Ârif Bey

“İran Şahı Şah Kaçar’da 1871 ve 1873’te İstanbul’a geldiğinde Beylerbeyi Sarayı’nda Hacı Arif Bey’i dinlemiştir. Saray defterlerinde tarihçilerin, vak‘anüvislerin bahsettiğine göre özellikle Hafız’ın gazelinin bestesini çok beğenmiştir, Farsça okuduğu bir gazeli unutamamıştır. Bu durum Sultan Abdülaziz’i son derece gururlandırıp göğsünü kabartır. Şah Tahran’a dönünce memnuniyetini ifade etmek için Hacı Arif Bey’e bir nişan ve sayısız çok değerli hediyeler gönderir. Daha sonraki bir ziyaretinde İran büyükelçisi Muhsin Han Sultan Abdülhamit’e Şah Kaçar’ın Haci Arif Bey’e olan hayranlığından ve eğer izin verir ise onu Tahran sarayına davetinden bahis açar. Ama bu isteği Sultan Abdülhamit çok makul karşılamaz. Onun gibi değerli bir müzik insanının başka devletlerin himayesinde olmasının uygun olmadığını düşünerek Hacı Arif Bey’in aslında sarayda Mızıka-yı Hümayunda önemli bir görevinin olduğunu beyan eder. Ancak onun sarayda hocalığa devam edip etmediğinden bile haberdar değildir.”

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

Özay Erdem –Kemik Kurşun

“Şehrin en gözde üst geçidiydi. Bazıları yolunu özellikle uzatıp burayı kullanırdı. Yenileri gibi işlemeli korkulukları yoktu. Fakat mesirelik alanı ve denizden mürekkep harika bir manzarası vardı. Birçok çift buradan geçerken fotoğraf çekiliyordu. Altından vızır vızır arabaların aktığı demirden bir seyir tepesiydi. Biraz ilerisinde de şehrin tek halı sahası yer alıyordu. Bazı canı sıkkınlar -kısa bir sigara molası vermek isteyince- en uçtaki korkuluğuna yaslanıp maçı seyrederlerdi.”

“Üst geçidin ortasına gelince tedirgin oldu Engin Bey. Bu yarıda muhteşem manzarayı arkalarına alıp-güneş yeni batarken- fotoğraf çekilenler vardı. Bir ricada bulunurlar diye ufka doğru bakarak yürüdü. Petek Hanım kocasına yine aldırmadı. Fotoğraf çekilen çiftlerden biri de biz olsaydık keşke diyen bakışlarla geçti yanlarından.”

“Çimenleri elleriyle sağa sola yatırıp aralarına baktı Engin Bey, mantar arayan gezginler gibi hissetti kendisini. Arabalar ürkütücü hızıyla geçmeye devam ediyorlardı, rüzgarlarını hissedebiliyordu sırtında. Otlar çok sıktı ve epey de uzamışlardı, bu şekilde başarmam imkânsız diye düşündü. Birazdan da kendisini otoyolda terkedilmiş hissetti. Hava kararmaya başlamıştı. Yeniden zar zor karşıya geçti. Camdan başını uzatan taksi şoföründen bir küfür duymuştu, o kadar.”

İbrahim Tekpınar- Ameliyathane Önünde

“Hurda araba mezarlığı gibi çeşit çeşit arabaların yanı başından geçerken, buğulanmış araba camlarından sızan ışıklardan sabahçıları görmek mümkün. Camdan tiktoku seçiyorum. Karşıdan karşıya geçiyorum. Dükkâna giriyorum. Gözümün içine bakan adama bir paket sigara dedim. Hangisi diyeceğine adım gibi eminim. Ona gereksiz açıklama yapmayacağım. Ver bir tane fark etmiyor. Tiryakisi olmadığımın alameti olsa gerek garipsiyor. Bir de kirbit diyorum. Uzun süredir kimse sormamış sanki kibrit diye düzeltip yok, diyor üzgün üzgün. Çakmak vereyim mi? Olur. Çakmakla sigarayı uzatıyor. Üstünde kararmış ciğer resmi olanını uzatıyor. Ortamı yumuşatmak için ve para üstü verirken zamlardan şikâyet ediyor. Paketin üstündekini okuyorum. Umurumda değil dükkân sahibin ne düşündüğü, elimde bir paket sigara, üstünde kamu spotu “sigara içmek ölümcül akciğer kanserine neden olur.” paketin üstündeki jelatini yırtıp kenara atıyorum. Elektrikli uzun dolmuşların vınlayıp geçmesiyle sigara jelatini savruluyor.”

Sıddıka Zeynep Bozkuş- Abla

“Abla çömelip kollarını dünyalar kadar açmış, bekliyordu. Dünyalar kadar mı sevilmek istiyordu ne? Kucağı dolunca döndü, döndü, döndü ve döndü bir semazen gibi. Onu minicik belinden sıkıca kavramıştı. Abla, kardeşini sevinçle döndürdüğünde, küçüğün sırtında havalanan bukleler, önce, uçan salıncaklar gibi git gide genişleyen daireler oluşturuyor, sonra, usulca elbisesinin omuzlarında yaylanarak halkalanıyor, bir zaman daha, neşeyle uzayıp kısalıyor, uzayıp kısalıp, uzayıp kısalı... duruluyordu. Sonra yine...”

“Bir sabah ufaklığın odasından gelen kahkahalara uyandı Fatoş Hanım. Burak elindeki kâğıt uçağı kardeşinin yatağının üzerinde bir ileri uçuruyor, abla kucağına aldığı küçük kızı döndürüyor, döndürüyor, küçük kız abla! dedikçe bir daha döndürüyordu. Kâğıt uçağın üzerine üç çubuk adam çizmişti Burak: Pilot hanesinde, abi, sağ tarafta, abla, sol tarafta iyileşen kardeşlerinin ismi yazıyordu.”

Fatma Nur Uysal Pınar – Köy Havası

“—Köyde kala kala sekiz hane kaldı.
—Ne güzel aile gibi olmuşsunuzdur.
—Herkes birbiriyle küs.
—Neden?
—Az olduklarından.”

Muhammed Çavdar – Ayna

“Odasındaki boy aynasının önünde durdu. Saçlarını düzeltti. Sağ elini ağzına götürdü ve dişlerini kontrol etti. Yatağına oturdu ve dilinde o gecenin duası vardı. Uzandı ve çok geçmeden uyuyakaldı. Uyandığında her sabah olduğu gibi güneşin ışığı boy aynasına vuruyordu. Duvardaki takvime baktı. Takvim, anlamını sadece kendisinin bildiği bir tarihi gösteriyordu. O an aynada garip bir ışık yoğunluğunu hissetti. Doğruldu ve aynaya doğru hareket etti. Boy aynasında gördüğüne inanamadı. Bu, aynanın içinde aralanan bir kapıya ait görüntüydü. Açılan kapıdan yirmi beş yıl önce bugün kaybettiği eşini görüyordu. Yaşadığı bu gerçek üstü hale çoktan alışmış gibi tebessüm ediyordu. Eşi “Geleceğin güne kadar bekledim seni, o gün bugün, haydi gel artık” diyordu.”

Ahmet Şevki Şakalar – Uzaydaki Siena

“İşyerinin büyük kapısından her sabah girerken üzerinde uzman yazan sağdaki odalara takılıyor gözlerimiz. Bir gün bende... Belki bir gün o odada… Allah’ım! Düşünmesi bile mutlu ediyor insanı. Günün birinde o odada ben olacağım ve her şeye uzman gözüyle bakacağım. ‘Aslında bu konuda şöyle bir şey var’la başlayan cümleler kuracağım. Mesai arkadaşlarımın baktığı Uludağ manzarasına ben sanatçı gözüyle bakıp orijinal yorumlar yapacağım. Parfümü rast gele ‘pıspıs’ yapmayacağım. Müşteriyi çarpacak renkler arayacağım. Sıcak soğuk renklerin tozunu attıracağım. Gaz maskesini bile kombinime uyduracağım. Salatalıklarınız yuvarlak mı olsun, sorusunu: “jülyen olsun” diye cevaplayacağım. Mevsime göre renk değiştiren yüz, kişiye göre çarpıntısı değişmeyen beton bir kalp alacağım. Değişim akrep; gelişim yelkovan olacak. Sert piyasanın yumuşak ayarlarıyla oynayıp bileşik endeksle sörf yapacağım.”

“Uzaydaki Mersedesi düşünüyorum, ayaklarım yere basmıyor. Yerdeki Siena’mı düşünüyorum, canımdan bir parça. Mersedes gelecek demek, değişim demek, tatil, eğlence hoyratlık demek. Siena, abim, pazar mesailerim, takı defterim ve her şeyden önce sağ koltuğuna oturtup Neşet ağamı dinlettiğim Nazife’m demek.”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

Sokaklarıcaddeleri birbirine karışmış bir şehirde

Bir tabut yani o enine boyuna matematiksel sarı bir tabut

Bir rüzgârla birdenbire açılıyor, tabuttan güz kuşları saman sarısı kâğıtlar uçuşuyor

Davut Güner

Neyse ki biz gelmişiz de Allah tarafından

Biz Allah’ın doğulusu, doğrusu Müslümanlar

Korkma, Allah bizimledir ve “Küfür tek millettir”

Bizim dinimiz bize, sizin şirkiniz size, Amerika dahil!

Bize hüznün rengi kaldı, ayın Bedir halinden, dağın Uhud halinden

Muhammed Mursî’lerden ve Said Nursî’lerden, cümle Arvasî’lerden

Nerde eski Leylalar, şimdikiler çok güzel, hiçbirini sevmedim

Bu duygu ve düşüncelerle, Cuma’ya gidiyorum, artık gelmeyeceğim!

Yaşar Akgül

yorgun dönmüyorsa babam işten

çalışma şartlarının ağırlığı değil; hafifliği

üzüyor babamı, köyde harflerin başında ben

evdeyse oğul ağrıları çeken yaşlı annem

vaktinden önce oluşuyor her şey

mesela kütüphanede sarışın bir aşk gibi

bekliyorken bizi hayat komşu mahalle bakkalında

şimdi söylenmedik ne kaldı diyor Yunus

bir duru şiir ağzında senin: ha çıktı ha çıkacak

her şey vaktinden önce oluşuyor yine

bırak dünyaya gelsin şiirin, suyun sebebi olarak

Zeki Altın

şimdi gözlerimi yumsam rüya başa saracak, beşikten evveline

ve orada tek başına oturacak tahta bacak

kırık bir kaval sesi Nadia’yı çağıramayacak

morgda pıhtılaşacak zerk alemindeki kan

tabanı yarılıp cebi delinecek o aşkın

fakirliğinden değil, acizliğinden

artık terlemeyecek sırtları, koşusu biten küheylanların

Kadir Tepe

Şehir ve Kültür, Sayı 97

Adım adım 100. sayıya yaklaşıyor Şehir ve Kültür dergisi. Bu elbette gurur verici bir tablo. Tam anlamıyla şehirleri nakış nakış dokuyarak yol alıyor dergi. Emeği geçen herkesi başta Mehmet Kamil Berse olmak üzere canı gönülden kutluyorum.

Mehmet Kamil Berse’nin Giriş Yazısından

“Dilimizin zaman içinde yozlaşmasına karşı mücadele etmeliyiz. Yozlaşan dilimiz bizi kültürümüzden de uzaklaştırır bunun farkına varmalıyız… Latin alfabesine geçtiğimiz 1 Kasım 1928 tarihinden itibaren mevcut Türkçe eserlerimiz yeni alfabeye uyarlanmaya başlanmasından bu güne doksan küsur yıl geçti, bu zaman zarfında dilimizin sözcüklerinde yapılan oynamalarla o yıllardaki eserlerimizi yeni nesil anlayabilsin diye tekrar tekrar yeni düzeltmelere yeni değişimlere uğradı... Reşat Nuri Güntekinin Çalıkuşu romanı ilk latince baskısını yeni nesil anlamakta güçlük çekiyor, adını sayamayacağımız kadar çok sayıda klasik Türk roman ve hikayelerini aynı şekilde birkaç defa revize etmek durumunda kaldık..”

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Doğu Türkistan Meselesi

Doğu Türkistan diye bir meselemizin olması önemli. Yani bir konuyu mesele edinmek onun önemsendiği anlamına gelir. Uzun yıllardır Çin zulmü altında binbir türlü işkenceye maruz kalan Doğu Türkistan meselesi hakkında Prof. Dr. Abdülhamid Avşar yazmış. 

“Doğu Türkistan Türkleri, Çin boyunduruğunu hiçbir zaman kabul etmemiş, hürriyet mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Bunun sonucunda 20.yüzyılın ilk yarısında iki kez bağımsızlık elde etmiştir. Ancak, 1933 ve 1944 yıllarında sağlanan bu bağımsızlık dönemleri de uzun sürmemiş, ilki Sovyetler Birliği, ikincisi de Çin Kızıl Ordusu tarafından ortadan kaldırılmıştır.”

“1931 yılında Kumul (Hami) kentinde bir ayaklanma başlamış, kısa sürede tüm ülkeye yayılarak tam bir bağımsızlık mücadelesine dönüşmüştü. Sonunda, 12 Kasım 1933’te başkenti Kaşgar olmak üzere “Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti” ilan edilmişti. Devlet başkanlığına Hoca Niyaz Hacim getirilirken, başbakanlığı da Türkiye’de eğitim görmüş bir hukukçu olan Sabit Damolla üstlenmişti.”

“… uluslararası alanda güç durumda bulunduğu bir zaman da bile Türkiye, kendi soyundan olan bir ülkeye karşı ilgisiz kalmamış, ona sempatisini çeşitli yollarla ortaya koymaya çalışmıştır. Ne var ki, karşı karşıya kaldığı uluslararası baskılar karşısında bu tutumunu devam ettirememiştir. Bu durum karşısında yalnız ve çaresiz kalan Doğu Türkistan Cumhuriyeti de fazla ayakta kalamamış ve yıkılmıştır.”

Selimiye Kışlası’nın Fevkalâde Tarihi

Bu sayının kapağında Selimiye Kışlası var. Yazısı da Kâmil Uğurlu'dan. Selimiye Kışlası’nın Fevkalâde Tarihini anlatıyor Uğurlu.

“Marmara Denizi ile Boğazın buluştuğu, tarihi yarımadayı seyreden Selimiye Kışlası’nın inşası, III. Ahmed zamanında, onun Sadrazam Damat İbrahim Paşa döneminde düşünülmüştü. Fakat, tarih ve talih buna izin vermedi. İsyanlar, karışıklıklar sebebiyle proje yürümedi. Buradaki bu ihtişamlı kışlayı yapmak Sultan III. Ahmed’in torununa kısmet oldu.”

“Selimiye Kışlası’nın ilk inşası, ahşap olarak düşünüldü ve öyle yürüdü. Taş temeller üzerinde teşkil edilen platforma oturtulan yapının kuleleri yoktu. Hassa mimarlarından Kirkor Amira Balyan planlamayı yaptı. 1793’te başlayan inşaat üç yılda tamamlandı. Kışlanın inşasına çalışılırken etrafında, kışla tesisinin müştemilâtı sayılabilecek binalar da vücut buldu. Çarşı, dükkanlar, zabitan konakları, değirmen, tabhane, hastane, talimhane, tulumbacılar kışlası, su haznesi, çeşmeler ve bir iskele inşa edildi. Mükemmel bir mahalle teşekkül etti.”

“Kışla, kışlalık fonksiyonu yanında aynı zamanda, yine askerliğe taalluk eden başka işler de yüklendi. Ordunun subaylarını yetiştirmek amacıyla “Sıbyan Bölükleri” adıyla bir okul açıldı. Bugünkü Kara Harp Okulu’nun başlangıcı kabul edilir. Kısa süre sonra okul buradan alınıp yeni yapılan Maçka Kışlasına nakledildi ve adını da değiştirdi. Mekteb-i Harbiye oldu.”

Çifte Havuzlar

Ülker Gündoğdu, Çifte Havuzları anlatıyor yazısında. Tarihi özellikleri, ünlüleri, ruha hoş gelen yanları ile Çifte Havuzlar’dayız.

“Çiftehavuzlar’ın Celal Bayar, Cemil Topuzlu, Prenses Emine, Hacı Şakir Sabuncular, Haldun Dormen, Celal Yardımcı, Enise Can, Fulya Akaydın, Ali Fuad Köprülü isimleri buranın ünlüleri olarak sıralanır. II. Abdülhamid’in torunu Neslişah Sultan’ın da oturduğu Hacı Bekir Köşkü Safiye Ayla ve eşi Şerif Muhiddin Targan’ın arada kaldığı butik bir otel gibiymiş. İran Şahı Rıza Pehlevi tarafından Türk İran dostluğunu simgeleyen 1973’te yapılan Tahran Lisesi bulunmaktadır. Çemberin en dışı en çıkmaz sokakta da olsak görmeden içinde yaşananları hissetmek imkânsız değildir. Yaşam, akşamın alacakaranlığında. Ayrı düşenlere kafa tutan Çiftehavuzlar mutlu çocuklukların ve birbirini sevenlerin ne kadar uzak olsalar da ayrı durmadığının timsalidir.”

Rasim Özdenören’e Dair

Ersin Nazif Gürdoğan, Rasim Özdenören’e dair yazmış. Bir dostun kaleminden dökülen içten cümlelerle uğurluyoruz büyük ustayı. Rahmetle.

“Türk Edebiyatı'nın "Gül Yetiştiren Adam"ı Rasim Özdenören, Nobel ödüllü Amerikalı edebiyatçı William Faulkner gibi, "insanın ruhunun yüceltilmesini" edebiyatın ana işlevi olarak görür. Bu yüzden edebiyat yazılarını topladığı kitabına "Ruhun Malzemeleri" adını vermiştir. Ona göre, insanın iniş çıkışlarla dolu ruh dünyasını ele almayan bir yazar, yerelde küreseli yakalay an edebiyatın kapılarını aralayamaz…”

“Özdenören'i okuyanlar bulundukları iklimden, çok bilmedikleri başka bir iklime taşınırlar, iç dünyalarında yeni kapılar açıldığını görürler, ruhlarının zenginleştiğini hissederler. "Yüzler"i ve "Köpekçe Düşünceler"i okuyanlar, insanın ne kadar çok yüzünün olduğunun yanında, bütün açmazlarıyla, bütün çıkmazlarıyla, ne kadar karmaşık bir iç dünyaları olduğunu, ister istemez düşünmek zorunda kalırlar.”

Şehir Şehir Dolaşan “Dijital Göçebe”ler

Necla Dursun, salgınla birlikte hayatımıza giren yeniliklerden bahsederek konuyu “dijital göçebeler”e getiriyor. Olumlu ve olumsuz yönleriyle karşımızda dijital göçebeler var. Hem de bir “tık” kadar yakın bize.

“Bu gün hepimizin çevresinde “uzaktan” ya da “internetten” çalıştığını söyleyenlerin sayısı giderek artmakta olduğu bir gerçektir. Belirli bir lokasyona bağlı olmaksızın sadece internete bağlanarak, taşınabilir cihazlar üzerinden çalışan bu kişileri anlatmak için bir de terime ihtiyaç duyulduğundan İngilizcesi “Digital Nomad” olan yani “Dijital Göçebe” işitilir oldu. Zaman veya mekân kısıtı olmaksızın uzaktan erişimle çalışan ve hayatını böyle kazanan bu kişilerin seyahat engeli olmayanlarını tarifi eden terim sahibine inanılmaz bir özgürlük tanımaktadır. Dünyanın her yerinde çalışabilen dijital göçebeler co-working denilen ortak çalışma alınlarında, kütüphanelerde, cafelerde çalışabilmektedirler.”

“Seyahat halinde çalışmak bazı zorlukları beraberinde getirmektedir. Şahsi güvenlik önemleri elbette bunların başında gelmekteyse de onu izleyen ikinci unsur dijital güvenlik olmaktadır. Hem mobil olup hem de çalışıyor olmak bu tür tedbirleri gerekli kılarken hayati öneme haiz olmaktadırlar. Lap top çalınması, şifrelerin kırılması yahut hacklenen uygulamalar başlıca dijital risklerdendir. Yaşanan bu durumlar tedbirli olmayı gerektirmektedir. Birbirinden farklı güçlendirilmiş şifrelerin kullanımı dijital tehlikelerden korunmak için en temel gerekliliklerden biridir. Ardından kamuya açık wi-fi ağlarını kullanmamak ve çalışmaların güvenlikli alanlarda yedeklenmesi sıralanabilir. Tedbirlerin nitelikleri bulunulan ülke ve şehre göre çeşitlendirilebilir.”

Yeniden Buluştuğumuz Minyatür

Minyatür sanatına ilginin arttığı aşikâr. Sergiler, kurslar derken gençlerden de bu sanata ilgi gösterenlerin olması elbette mutluluk verici. Erbay Kücet, minyatürün günümüzdeki durumunu ve yapılan çalışmaları anlatıyor.

“Türkçemizde ‘minyatür’ adıyla anılan süreç içerisinde tual, deri, duvar, seramik, kemik, ahşap kutu ve kaplar, ipek gibi farklı malzemelerle bazen abidevi boyutlarda minyatür sanatı örneklerine de rastlıyoruz. Minyatür yerini çağdaş resme bırakmış ancak geleneksel bir sanat olarak varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Türkiye'de Süheyl Ünver'in çabalarıyla tekrar gün yüzüne çıkmış minyatür sanatı günümüzde Nilgün Gencer, Günseli Kato, Nusret Çolpan, Gülbün Mesera, Gülçin Anmaç ve yetişmekte olan birçok genç sanatçı tarafından icra edilmektedir.”

Burası Balıkesir

Tam da bir Balıkesir yazısı beklediğimiz zamanda geldi Mehmet Mazak’ın Balıkesir yazısı. Balıkesir İl Kültür ve Turizm Müdürü olarak göreve başlayan Mazak çok iyi biliyoruz ki bulunduğu şehrin kültür ve turizmine çok kıymetli katkılar sağlayacaktır. Çünkü o, yaşadığı şehri ve bulunduğu mekânı kalbinin sesiyle yaşayan ve hisseden bir duyarlılığa sahip.

“Balıkesir’i ilk defa 1999 yılı Temmuz ayında görmüştüm. Buna görmek veya tanımak denirse tabi ki. 1999 senesinden itibaren neredeyse her sene gelip geçtiğim, körfez ilçelerinden Edremit’te yılın 15 günü 15 -30 Temmuz günlerinde tatil yapmaya çalıştığım her zaman hatıramda güzel, mutlu ve huzurlu hatıralar bırakmış bir şehrimizdir. Özellikle körfez ilçeleri Edremit, Burhaniye, Havran, Gömeç ve Ayvalık şehir merkezleri ile birlikte tarihi, kültür varlıkları, müzesi, doğası, şelalesi ile Kaz Dağları’nın bol oksijeni ve akar suları tatillerimizde bizim duyularımıza bayram neşesi vermiş yerler olmuştur. Kaz Dağları eteklerindeki köyleri, efsaneleri, sahilindeki kumları ve kordon boylarındaki kafe ve restoranları aşina olduğumuz, her yıl bizi bir başka neşve ile karşılayan yerler olmuştur yıllarca…”

“Susurluk her Balıkesir’e yolculuğumuzda ayranı ve dostu ile yol üzerindeki ziyafet soframız olmuştur her daim. Gastronomi turizmi kavramının henüz kullanılmaya başlanmadığı, kullanılsa dahi hafızalarımızda yer etmediği yıllarda bile Balıkesir şehri damak tatlarımıza hitap eden lezzetleri ile hatırladığımız bir yer olmuştur.”

“Kuvayı Milliye şehri Balıkesir, düşmana karşı birlik ve beraberlik içinde mücadele etme azmi olan insanların şehri. Mehmet Akif’in sesine ilk kulak veren insanların şehri. Kurtuluş mücadelemizin Bayraktarlığını yapan, Mustafa Kemal’in sevdiği ve defalarca gelerek mücadele ateşinin en çok harlandığı şehir. Benim doğduğum toprakların insanına en çok benzeyen ülkemdeki birkaç şehirden biri, belki de en çok benzeyeni.”

Albert Camus’un Şehirleri

Mehmet Kurtoğlu Albert Camus’un Şehirlerini yazmaya başlamış. Yazının ilk bölümünde Oran, Cezayir ve Amerika’nın şehirleri var.   

“Cezayir ve Amerika kitapları arasında Camus’nün kaleme aldıkları benim için oldukça önemli. Zira bir yandan şehirler üzerine düşünen ve yazan biri olarak, felsefi ve edebi yönü güçlü bir yazarın Cezayir ve Amerika’yı nasıl okuduğu, sömüren ve sömürülen bu iki ülkeyi nasıl değerlendirdiğini görmek istiyorum. Albert Camus, Yaz adlı eserinde doğduğu Cezayir’i anlatır. Cezayirli bir Fransız olarak şehre bakar. Özellikle Veba romanına mekân olarak seçtiği Oran şehrini uzun uzadıya tasvir eder. Gerek Oran şehrini, gerek “Amerika Günlükleri”ndeki anlatımlarında dikkat çeken unsurların başında taş ve deniz üzerinde kafa yorması dikkat çeker. Bu ikisi üzerinde fazlasıyla durması ve bunlara bambaşka anlamlar yüklemesi dikkate şayandır. Zira Camus taşa ve denize bambaşka bakar. Bu onun bir deniz şehrinde ve bir Afrika ülkesinde doğmuş olmasının sonucudur.”

“Camus derin gözlemleriyle yalınca gördüklerini tasvir etmez, aynı zamanda şehirlerarasında kıyaslama ve çıkarsamalar yapar, yargılar ortaya koyar. Zaman zaman şehirleri kişileştirir, örneğin Oran’ı anlattığı satırlarda olduğu gibi şehirlerin çirkinliğinden, yalnızlığından, acı çekmesinden bahseder. Örneğin Atina gibi, Floransa gibi köklü ve kadim şehirlerin bir anlamı olduğunu, çünkü oradaki yaşanmışlıkların şehre böyle bir anlam yüklemeyi zorunlu kıldığın belirtir. Şehirden insana, insandan şehre bakışın iç içe geçtiği yazısında edebiyat, estetik, felsefe iç içedir. Sıradan bir şehir yazısı değildir tanımlamaları. Adını koymadan şehirlerin birbiriyle kavgasını, birbirine bakışını anlatırken de Oran ile Cezayir şehrini karşılaştırır. İlginçtir bu karşılaştırmayı da bir Cezayirli boksör ile bir Oranlı boksörün maçı üzerinden yapar.”

Gümüşhane’nin Saklı Güzellikleri

Şehirlerimiz hep güzeldir de önemli olan o güzellikleri ortaya çıkarmaktır. Saklı güzellikler deriz bu tür gizli hazinelere. M. Nihat Malkoç, Gümüşhane’nin saklı güzelliklerini anlatıyor yazısında.

“Gümüşhane’nin saklı güzellileri misafirlerini bekliyor. Başta Karaca Mağarası olmak üzere Santa Harabeleri, Süleymaniye(Eski Gümüşhane), Gümüşhane Konakları, Örümcek Ormanları, Satala Antik Kenti, Zigana Turizm Merkezi, Meryemana Kilisesi, Canca Kalesi, Kov Kalesi, Akçakale, Keçikalesi, Satala Kalesi, Gümüştuğ Kalesi, Torul Kalesi, Daldaban Çeşmesi, Gümüşhane Köprüsü, Tomara Şelalesi, Limni Gölü, Artabel Tabiat Parkı ve Sarıçiçek Köy Odaları ziyaretçilerini güler yüzle ve heyecanla beklemektedir şimdilerde...”

El Dokuma Halı Tamirciliği

Tamircilerin günümüzde unutulan meslekler sınıfına girdiğine ne yazık ki şahit oluyoruz. Birçok alanda tamire ihtiyaç duymadan yenisine meyletme hastalığından dolayı tamircilik de kaybolmaya yüz tuttu. Özellikle ince işçilik isteyen tamircilik mesleğine çok da rastlayamıyoruz. Ahmet Faruk Aygün, el dokuma halı tamirciliğini ustalarından İsmet Bey ile bir söyleşi yapmış.

“Halı benim için, aynı bir toprak gibi canlıdır. Yani üzerine bastığınızda sizin olumsuz enerjinizi alır çünkü gerçek yündür. Hayvanın sırtından kırpılan yünü eğirip, ip yaparlar, onu boyarsın ve düğüm atarak halı formuna sokarsın. Onun üzerine basıyoruz. Dolayısıyla canlı bir malzemesi olan halı çok kıymetlidir. Halı denince yine benim ilk aklıma gelen, Anadolu Halılarıdır. Yani, İstanbul, Hereke falan sonradan ortaya çıkmış halılardır. Şöyle söyleyeyim üç yüz, dört yüz, beş yüz, altı yüz, sekiz yüz yıl önce, Konya yöresinde, Uşak yöresinde halılar yapılmış. Hereke halıları ise 1850 yılından bu tarafa gelir. İstanbul, Saraçhane, Hereke gibi Saray Halıları dediğimiz kategori yeni halılar sayılır. Kıymetsiz demiyorum ama bu tip halıları biz yeni halı olarak biliriz. Bu tip halılardan önce yedi yüz, sekiz yüz yıl evvelinden Konya yöresinde, Uşak yöresinde Anadolu Halıları devamlı yapılıyormuş. Hemi çeyizlik olarak hemde ticari olarak yani Osmanlı’nın başından itibaren bizde halı var. Hatta Anadoluda Selçukludan itibaren halı var. Tabi Selçuklu Halılarını Türkiyede bulmak mümkün değil şuanda. En ufak bir parçasını bile bulmak mümkün değil.”

Derinden, 5. Sayı

Adına yakışır bir halde derinden ve emin adımlarla yol almaya devam eden Derinden dergisi 5. sayısına ulaştı. İlk sayıdan beri takip ettiğim Derinden, çizgisini bozmadan, edebî metinlerdeki çeşitliliğe ve yetkinliğe dikkat ederek yol alıyor. Edebiyat dünyasında çok da iddialı olmaya gerek yok. Yaptığın iş yürekten ve derinden olsun, yeter. Tam da Derinden dergisi gibi.

Dergideki metinlerin neredeyse tümünü bir öykü tadında okudum. Türler arası geçişe ve kardeşliğe inanan ve bunu savunan biri olarak çok da önemli değil aslında okuduğumuz metnin öykü ya da deneme olduğu. Sonuca ulaşıyorsa metin, amaç yerine getirilmiş demektir.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Gülay Polat’ın Per Se İpsum Secedere isimli yazısından olacak. İnsan kendine yeter mi sorusunun cevabını arıyoruz. Hayat, koşuşturma, yaşananlar, eksik kalanlar, başkası yaşamak isteyenler, istemeyenler… Uzayıp gidiyor insanın dünyadaki imtihanı. Ya da bunları imtihan olarak görüp görmeme meselesi. Sonunda insanın ulaşacağı nokta “kendi” denen cennet ama elbette yolu bulabilirse.

“Huzur ve sükûnet bulabilme, kemale erme, mutlak saflıkla örtüşebilme, arzu ve tutkulardan uzaklaşma, günahlardan arınma umuduyla yüzyıllar boyu insanların yöneldiği inançlar, takip ettikleri ekoller, uyguladıkları metotlar…

Dünya yaşamını hiçe sayıp ruhsal yaşamı gerçek kabul eden ve çilekeş bir yaşamı tercih eden Gnostikler…

Toplumsal bağları aşmayı, her türlü gereksinimden kendini kurtarmayı ve insanın yalnızca kendine dayanması gerektiğini ifade eden Antisthenes…”

“Keşke beşerî vasıflardan kurtulup tanrılaşmak, yoksul balıkçı Glaukos’un başına gelenler gibi birdenbire olabilseydi, sihirli bir otu tatmak yetseydi tüm kabuklarımızdan ve fazlalıklarımızdan arınmaya…”

“En” olmanın dayanılmaz ağırlığı

“En” olmak gibi bir yaşam kıstası vardır. Kendiliğinden oluşmaz bu. Zamanla hayatın şartları ve çevre faktörü ile oluşan bir öznel yargıdır. En iyi, en güzel, en uyumlu gibi. Kime göre veya neye göre en. Bu da bir muamma olarak bir kenarda dursun.

Neclanur Tunçel’in Enler Dünyasında Bir Gün isimli metnini “en” içten duygularla okudum. Bol ironili göndermeler olduğu muhakkak. Haklılık payı da var. Hem de “en” haklı…

“Selam. Burası Enler Dünyası. İşte sabah oldu. En matrak âdem, işine gitmek için yola koyuldu bile bu erken saatte. Yedi yirmi dört ağacın gölgesinde gölgelenen en tembel âdeme laf attı ve onu kızdırmayı başaramadı her zamanki gibi. Ona kızmayı bir iş olarak gözünde büyüten en tembel, gökyüzü ile bakışmaya devam etti uzandığı yerden. Şu karşıdan takım elbisesi ile gelen, saçları yapılı âdem ise en şık âdem. “Her gün bu kadar şık olunmalı mı? Olunmasa ne olur?" şeklinde bilumum soruyu akıllara getirerek sizlere hayatı sorgulatabilir. İşte günün yıldızı. En bilge âdem. Yine neler düşünüyor, kimse bilmiyor.”

“Eve dönme vakti. Çünkü aile üyelerimizden biri, en kontrolcü âdem. Dönüş yolunda en umutlu âdeme rastlıyoruz. Her şeyin güzele gideceğini söylüyor bize. Günü noktalamak için güzel bir söz olduğunu söyleyip teşekkür ediyoruz. Bugünkü merakımızı da giderdik. Artık rahat bir uyku çekebiliriz.”

Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman

Ne güzel söylemişti Bahaeeddin Karakoç ustamız Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman derken. Ihlamur çiçek, ağaç, yaprak, gölge… Peki bunlar şimdi çok katlı yaşantımızın ortasında ne anlama geliyor? Mesela, yağmur yağdığında bir ıhlamur ağacının altında durup da o kokuyu içine çeken kaç kişi kaldı? Ya da ıhlamur ağacını gören kaç kişi? Çocuklarımız ağaçları ders kitaplarında görerek büyüyor. Tek tek kesiliyor hayatımızın kolları. Umut mu, ıhlamurlar çiçek açtığı zaman…

Ayşe Gürsoy’un yazısı büyük bir keyif ve burkulma ile okudum. Yerinden sökülen her ağaç bizim can damarımız. Çok güzel ifade etmiş bu yitirilişi Gürsoy. Yazının son paragrafı can alıcı cinsten.

“Bu beton yığınları ne de olsa buraya aittiler. Oysa ağaçlar ötelerden gelmişlerdi buralara. Şimdi her bir ağaç, toprağın tozuna karışmış saçları ile bir kendini bilmezin ellerinde sürüklenip durmakta. Baş aşağı dallarıyla, tomurcuklarıyla, yapraklarıyla sürüklenen ağaçlar birer birer yüklendiler kırmızı bir kamyonun kasasına. Ardından bakakaldım. Kamyonun arkasında büyük italik harflerle “İSTERSEN UNUTMA YAZ BİR KENARA” yazıyordu. İş bitmiş ve bahçe, delik deşik edilmiş bir kumaş gibi bırakılmıştı ortaya. Bahçe yalnız ve yaralı yatıyordu.”

Gökdere'de Fesleğen Kokusu

İçinde çiçek geçen yazıları ve şiirleri çok severim. İçinden binbir kokulu cümleler akar durur insanın kalbine doğru. Zafer Çarboğa’nın yazısı da bol çiçekli bir yazı. Tıpkı huzur gibi.

“Çiçeği alıp aynı hassasiyetle alıyorsun elinden. Yüzüne son kez bakıp hızlı adımlarla ilerliyor, merdivenlerde her seferinde bir parçası kayboluyor, biraz sonra yalnızca gülümsemesi kalıyor baktığın her yerde. Kalkıp yürümek istiyorsun ardından ama fesleğeni koklayınca vazgeçiyorsun. İçini sıcacık bir genişlik kaplıyor. O genişlik durmadan büyüyüp bedeninin her gözeneğine yayılıyor. Bir süre oturup çiçeğin baş döndürücü kokusunu çekiyorsun içine. Aniden ayağa kalkıyorsun. Çantanı sırtına takıp fesleğeni burnuna dayıyorsun. İstasyonun karşısındaki binaya bakınca kadını görüyorsun balkonda, Gökdere'ye bakıp balkondakini suluyor.”

Derinden’den Öyküler

Rabia Doğru – Sis

“İnsanlar yürüyordu kaldırımda, bir dil sürçmesinin talihsizliği ve bir akıl tutulmasının hezeyanıyla, senin baş hizandan geçiyorlardı. Yolda yürüyenler kendi yakınındakileri bile göremiyordu ki, ayaklarının hizasına düşen birini görsünler. Sen sigaranın dumanını dışarıya doğru üfledikçe üfledin. Her üfleyişin ardından bir ejderhanın amansız soluğuna doğru evriliyordu nefesin. Bir an, senelerdir göğsünde birikmiş katran karası sigara dumanını, nice insanın ağzından çıkıp sana uzanmış ve yutmak zorunda kaldığın kötücül havayı, sığındığın evinde ciğerlerine canavarca yapışmış rutubeti, o sabah şehre doğru savurduğunu hayal ettin. Etrafa dolan sisli görüntünün tam da bundan olabileceğini düşündün.”

“Sevmediğin kendilerini yanında barındırmasan ne iyi olurdu ama gönderip azalmaya da razı olamadın. Kalabalığın büyüsün istedin, hepsi kendinden olan bir kalabalığın sana nasıl yük olacağını bir an bile düşünmedin. Seçemedin kendinden birini; işte şu kendim bana yetsin, diyemedin. Neden diyemedin? Düşünsene, insan kendini, tam da içine sığdırdığını sandığı o kalabalığın eliyle boğmuyor mu?”

Boston'a Gittiniz mi? –Ali Öncü

“İsmini hiç duymadığım kalın kitaplarla kendini korumaya alır, durmadan okurdu. Pencereden bakıp şu ev derdim, şu ev bir haftadır kiralık. Yeşil boyası solmuş binanın üçüncü katı. Kendime gömlek aldım, derdi, bir başkası. Gömlek aldım ama henüz gelmedi, indirimdeydi. İnsanlar konuşurdu, o sayfaları çevirirdi. Bazen kitabını kapatıp ayağa kalkardı. Kahvesi bitmiş, derdim. Şekersiz, sütlü kahve alacak. Soğuk günlerde kahve içmeyi severim, derdi. Kar yağarken izlemeyi sevdiğim gibi. Çocuk yine hasta, derdi, bir başkası, gece boyunca öksürdü. Uyuyamadık. Köyden yoğurt geldi, isteyen var mı? Diye sorardı çaycı. Gümüş bakraç içinde, halis manda sütünden.”

“Yaz ikindileri Süleyman Abi, çırağa kaldırımları yıkatırdı. Ben kapının önünde oturur namaza giden adamlara bakardım. Allah’ın adamları, derdim, Süleyman Abi’ye, mesaiye gidiyorlar. Süleyman Abi kızardı. Sen, derdi, sen bakma bunların şimdi namaza gittiğine, gençliklerinde ne canlar yaktılar. Bizim kalbimiz temiz, kimsenin kümesine girip yumurta çalmadık. Bak. Bak. Seninki geliyor.”

“Yaz ikindileri Süleyman Abi, çırağa kaldırımları yıkatırdı. Ben kapının önünde oturur namaza giden adamlara bakardım. Allah’ın adamları, derdim, Süleyman Abi’ye, mesaiye gidiyorlar. Süleyman Abi kızardı. Sen, derdi, sen bakma bunların şimdi namaza gittiğine, gençliklerinde ne canlar yaktılar. Bizim kalbimiz temiz, kimsenin kümesine girip yumurta çalmadık. Bak. Bak. Seninki geliyor.”

Derinden’den Bir Şiir

Ölümsüzlük?
Nedir o ölümsüzlük
Sen onu nerden bileceksin
Biz sana onu öğretmedik ki
Mealinde bir rüya gördü Gırnatalı;
Ceplerinde Merih ve Utarit portresi
Gözlerinde mavi çölden fazlası
Karışmış bir zihin ve aydınlık
Bir şüpheyle irkildi
Şunları söylemek içinmiş meğer
Döktüğü onca ter:

Gırnata kızılıydı sevdiğimin elleri
Vaktâ ki kan değildi aslında
Kan değildi.

Kenan Mermer

Mahalle Mehtebi, Sayı 66

66. sayısıyla karşımızda Mahalle Mektebi. Derginin her sayfası o kadar özenle hazırlanıyor ki okumak için uzun bir süre ayırmanız gerekiyor dergiye. Bu yüzden genelde dergiyi yazma işi ikinci aya kalıyor. Satır satır okumakta fayda var.  

Dergiden yapacağım ilk paylaşım “Teysir Halef ile “Darwin’in Serçeleri” Üzerine yapılan söyleşiden olacak. Altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“ABD’deki asil Arap atlarıyla ilgili bir dergide okuduğum bir makaleden sonra bu romanı yazma fikri doğdu. Konu ilgimi çekmiş, bende merak uyandırmıştı. Ardından bu ilginç yolculukla ilgili bilgi toplamak için araştırma yapmaya başladım. Osmanlı devlet arşivlerini, olayın yaşandığı döne me ait gazeteleri, dergileri, birkaç dildeki hatıratları ve dahi ABD Dışişleri Bakanlığı arşivlerini taramam gerekiyordu. Genel çerçeve zihnimde oluştuktan sonra yazmaya başladım. Bu ilginç ve üzücü olayın derinliklerine inerek keşfetmenin verdiği hazla olay kahramanlarının akıbetlerini araştırmaya devam ettim.”

“II. Abdülhamit’in en önemli Osmanlı sultanlarından olduğuna şüphe yok. Mükemmeliyetçi bir karaktere sahip ancak içinde bulunduğu şartlar, Batı ülkelerinin entrikaları onu her daim teyakkuz hâlinde tutmuş, kolay kolay gafil avlanamaz hâle getirmişti. Bir takım menfaat grupları da onu koruma kisvesi altında insanların özgürlüklerini kısıtlamış onları nefes alamaz hâle getirmiş, nitekim istihbarat teşkilatı büyüyerek bizzat Abdülhamit’in sonunu getirmiştir. Ancak Sultan Abdülhamit’in temiz kalpli ve iyi niyetli olduğuna şüphe yok, gerçek anlamda saltanatı ayağa kaldırıp eskiden olduğu gibi süper güç hâline getirmek istiyordu. Bunun hesaplarını yapıyor, Avrupa’nın çöktükten sonra mirasını paylaşmayı bekledikleri hasta adam olmak istemiyordu. Samimi bir şekilde çabaladı ancak hata da yaptı. Yine de bu durum tarihin en kötü zamanına denk gelen bu özel insanın değerinden bir şey götürmez.”

“Avrupa ve Arap ülkelerinde farklı şehirlerde yaşadım ancak İstanbul’un ayrı bir havası var. İnsan burada kendini yabancı gibi hissetmiyor. Bu dostane şehrin içinden sel olup akan güzellikle insan manevi olarak enerji depoluyor. Bu sıralar mekânı İstanbul olan 17. YY ’da geçen tarihi bir roman yazmayı düşünüyorum. Her zaman olduğu gibi yine yaşanmış gerçek bir hadiseden, olumlu anlamda Arap – Türk etkileşimi içeren bir olaydan hareket edeceğim.”

Edebiyat, Şehir ve Bu Unsurların İlişki Biçimleri Hakkında

“Şehir” kavramı edebî metinlerde karşımıza en sık çıkan kavramlardan. Sosyolojik yapısının yanında mimari unsurlar bağlamında da şehir, edebiyatın sıkı dostlarındandır. Mustafa Karaosmanoğlu, bu ilişkiyi ele alıyor yazısında.

“Şehir ve edebiyat arasında ilişki kurma biçimi, nitelik alandan nicelik alana varıncaya değin geniş bir yelpazede -dünde olduğu gibi bugün de- şüphesiz başka başka iletişim türlerini de bünyesine dahil eden farklı alanlara sarkma potansiyeline sahiptir. Bu geniş yelpazede yer olan unsurların arasında en önemlilerinden biri de şüphesiz benzetme olacaktır. Bizler işbu benzetme üzerinden giderek bazı şeylerin ayırdına varabiliriz; bir örnek olarak kulak kara treni ritim üzerinden tam olarak bir askere benzetebilir, çünkü her ikisi de birbirini takip eden eş zaman aralıklarında aynı şeyi yaparlar; rap rap rap ile cuf cuf cuf arasında pek bir fark gözetilmez. Lakin bir diğer tarafta aynı tren gözün görme edimi üzerinden daha ziyade kıvrıla kıvrıla giden bir yılana benzeyecektir. Pek tabi trenin veya askerin diğer başka şeyler üzerinden de kendilerinin dışında benzerleri olacaktır. Demem o ki bir şeyin edebiyat üzerinden benzeri o şeyin diğer vasıflarına uygun olmayabilir. Lakin bu onu sonuna kadar dışlanmasına sebep gösterilemez. Bütün bunlara rağmen edebiyatın istediği de aslında tam olarak budur. Çünkü edebiyatın, muhatabını değiştirerek zenginleştiren tecimeni andırır bir tarafı her zaman olmuştur ve hayatın kendi mecrasında aktığı sürece de olmaya devam edecektir.”

21. Yüzyılda Sinema ve Oyun

Uğur Akça, 21. yüzyılda sinema ve oyun sektörü üzerine bir yazı kaleme almış. Bir geçiş dönemi olarak 20. yüzyılla bir karşılaştırma da var yazıda. Birçok alanda olduğu gibi sinema ve oyun sektöründe de keskin bir çizgidir 21. yüzyıl. Bu gelişmelerin sonuçları da var yazıda.

“2001 yılında ilk kez sinema sektöründen daha çok kazandırmaya başlayan oyun endüstrisi, 2019 yılında 180 milyar dolarlık bir gelire ulaştı. 2021 Oscar Töreni, sadece 9 milyon izleyiciyle tarihin en düşük izlenme sayısıyla ekrana çıkarken aynı yıl “Game Awards” 80 milyon izlenmeyi başardı. Bugün oyun endüstrisi, eğlence sektörü içinde tartışmasız bir üstünlüğe sahip.”

“Bilim sanat ilişkisi yüzlerce yıldır doğrusal bir şekilde ilerlemektedir. Teknoloji, sanatı etkiler; sanat, bilime ilham kaynağı olur. Karşılıklı etkileşim insanlığın en azından teknik gelişimine olumlu etki etmektedir. Sinemanın icadıyla insanlar bir hikâyeyi tekrar tekrar, daha güçlü bir etkiyle izleme imkânına kavuştular ve artık tiyatroya ilgi duymaz oldular. Üstelik sinemanın ses, müzik, hızlı kurgular, oyuncuyu ve duygularını yakından gösterebilme gibi avantajları da vardı. İnsanlar teknolojinin kendilerine sunduğu bu imkânı sevdi. Tiyatro ölmedi ama eski popülerliğini kaybetti.”

Yoksulluk Hiyerarşiktir

Hüseyin Hakan’ın konuları ele aşış biçimini beğeniyorum. Evrensel bir duruş bir geniş açılı kuşatış ile konuya vakıf bir çözümleyici anlatım kullanıyor Hakan. Ana konudan uzaklaşmadan size vermek istediğini çeşitlendirerek yapıyor bunu. Yoksulluk Hiyerarşiktir derken yazısında, kölelik kavramına açılımlar getiriyor Hakan.

“Gözlerimizin önünde bu denli çarpık gelişmeler yaşanırken, kölelik ve ölüm bu denli aleni bir sır haline gelmişken gökyüzündeki yıldızlardan, eli cebinde ıslık çalmaktan nasıl söz edebiliriz? Köleliğin içimizdeki bazılarının arasında tebdili kıyafet geziyor olduğu gerçeği alenen ortadayken, insanlık tarihinin farklı çağlarda benzer esaret formlarını yaşıyor olduğunu görüyorken büyük anlatılardan, kurtuluş ve mutlu sonlardan nasıl bahsedebiliriz? İster ilkel kölelik olsun ister modern kölelik, fark etmez, birbirlerinin benzerleri olduğunu fakat farklı makyajlar ile ortalıkta gezindiklerini iyi biliyoruz. Aralarındaki mutlak benzerlikler canımızı sıkıyor ve gerçeklerin ortalıkta çıplak geziyor oluşuna alfabetik mi yoksa kronolojik mi üzülsek, bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey hepimiz bir çeşit kölelikle diz dize oturuyor, adına ister modernite ister postmodernite denilsin, fark etmiyor, aynı sancılara muhatap kalıyoruz.”

Samsun’a Vâfi Cemal Safi

Benim için Cemal Safi demek Orhan Gencebay demektir. Biraz da Zekai Tunca.  Besteleriyle Cemal Safi şiirlerine ses olan elbette daha birçok sanatçı var ama bu ikisinin bendeki yeri ayrıdır. Şahin Köktürk, Cemal Safi’yi anlatıyor yazısında. Hem de şiirleri eşliğinde. Bir de Samsun…

“Cemal Safi… 1 Temmuz 1938-17 Nisan 2018 tarihleri arasında neş’e ve kederiyle dalgalı ve fakat şiirle-şairanla dolu dolu geçen 80 yıllık bir ömür…
Samsun, onun sanatkâr ruhundaki med-cezirlerin, şairane tezahürlerin mayalandığı şehir...”

“Başkent’i mekân tutmuş olması Samsun’la bağını kesmemiştir. Bu bağ illa da doğduğu şehirde oturmakla değil şehrine dair olanla ilgilerini sağlam tutmakla kurulur. Onun Samsun sevgisinin en önemli tezahürü, Samsun’da düzenlenen şiir programlarına davet edildiğinde adeta koşa koşa gelmesi, her istendiğinde şiirlerini yine bir Samsunlu olan Orhan Gencebay’a bestelemesi için vermesidir. (Orhan Gencebay 43 beste ile Cemal Safi şiirlerini en çok besteleyen bestekâr/sanatçıdır).”

“Dünyada değilse de rüyada “imkânsız”ın mümkün olduğunu her daim hatırlatan Cemal Safi, doğusu batısı al yeşil nehir olan, dahili gül sahili yosun kokan bu şehre hasret yaşadı. Hayatta iken adının bu şehirde yaşayacağından duyduğu memnuniyet ve mutluluk, sevinç gözyaşlarında âşikârdı... Baki rahmet dilekleriyle…”

Yersiz Yurtsuz

Babasının yurtdışı görevi için Medine’ye giden Sümeyye Çiftçi’nin dünyanın yerlisi olma ya da yersiz yurtsuz olma arasındaki çizginin üzerinde dik durma gayretini anlattığı yazısı var dergide. Bazen sınırların önemini daha iyi anlıyor insan. Sınırların ortadan kalkmasının da ne anlama geldiğini yaşayarak öğreniyor. Medine’de olmak dünyanın en güzel sürgünlüğüdür. O kadar net.

“Meğer ailecek aramızın limoni olduğu “MEB” adını bile duymadığımız ülkelerde okullar açmış, bunlardan birisi de “Medine Hendek Türk Okul” uymuş. Benim kabına sığmayan babam bu okullarda öğretmen olmak için sınava girmiş, bir de kazanmış bizde bu vesileyle öğrenmiş oluyoruz. Devletimizden on sene rötarlı olarak gelen bu zeytin dalını “yavrusunu emanet bıraktığı yuvaya tekrar döndüğünde sağa salim bulan guguk kuşu sevinciyle” kabul ediyoruz.”

“Bu kentte fakirlik ve mutluluk doğru orantılı ilerliyor. Sanırsınız ki Yeşil Kubbe’ den uzanan bir el insanlara tebessüm dağıtıyor. Trafik tam bir keşmekeş ama gözler gülüyor, büyük bir kavga başlayacakken birisi “Salli Ala Muhammed” diyerek işaret parmağıyla şehrin kalbini yani Ravza-ı Mutahhara’ yı gösteriyor. İnsanlar günün beş vaktinde hep aynı yöne yürüyor. Suudi Prensiyle, Burkina Fasolu dilenci bir Mescidi Nebevi ’de bir de Cennet-ül Baki Mezarlığında eşitleniyor. Mescide gidemeyenler kaldırımda, yolda bir kişi bulacak kadar şanslıysa cemaatle, bulamazsa kendi başına namazını kılıyor. Neredeyse her mevsim her meyve çıkıyor. Beş dakikalık bir yağmur bir filmin son dakikasında tüm önemli olayların olması gibi hızla tüm şehri sele teslim ediyor.”

“Medine-i Münevvere’ nin dünyanın dört bir yanından gelen fakir ama gururlu, eğitimsiz ama mutlu, vasıfsız ama nitelikli nüfusu, açlığın alt sınırında ve lüksün üst sınırındaki çelişkisi, geri kalmışlığı ve lüksü mezcedişine; saatlerce süren teravih namazları, teheccüt vaktinde de okunan ezanları, her sene Hac imkânı ve her gün farklı bir Müslümanla tanışmanın kalbe verdiği serinlik duygusu sünger çekiyor.”

Ahmet Dağ ile Söyleşi

Nuh Muaz Kapan, Ahmet Dağ ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Merkezinde insan olan bir söyleşi bu. Geçmişten günümüze, çağlar aşan yanı ile her değişimin içinde kendine yer bulan insan ve hayat kavramları üzerinde durulan söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Tabii ki kavramın içeriği bakımından hümanizmle ilişkisi olan bir boyutu var. “Trans” geçiş anlamında olan bir kelime. “Transhuman”, Türkçe olarak “geçişsel insan” diyebileceğimiz bir karşılığı olan kelimedir. “Transhuman”, mevcut insandan posthuman’a geçiş sağlayan aracı varlık iken “posthuman” ise nihai varlıktır. Transhümanizm, hümanizmin yoğunlaştırılmış ve radikalleştirilmiş halidir. Hümanizm ilk safha iken transhümanizm ise hümanizmin ilerletilip posthümanizme geçişte aracı bir kavramdır. Trans-hümanizm; insanın bilişsel ve fiziksel olarak geliştirilebileceğini amaçlayan, bunu amaçlarken de bilim ve teknolojinin imkanlarından faydalanan bilimsel, kültürel ve insanın tahtını güçlendirme çabası amacında olması bakımından da ideolojik bir harekettir. Ayrıca transhümanizm ile posthümanizm kavramları birbirine çok karıştırılmaktadır.”

“Dünyada bu alanda tüm disiplinler bağlamında birçok çalışma yapılmışken bizdeki çalışmalar oldukça az sayıda. Covid-19 salgını sürecinde hem dünyada hem ülkede gündeme gelen transhümanizm üzerine olan çalışmalar sayı olarak arttı. Fakat tüm disiplinleri kuşatan bu mesele üzerine farklı disiplinlere yazılanlara bakıldığında ciddi bir yetersizlik ve ilgisizlik olduğunu söyleyebilirim. Oysa NBIC (biyoteknoloji, nanoteknoloji, enformasyon ve bilişsel) bilim ve teknolojilerin üzerinde yükselen bu süreçle doğal bilimler, temel bilimler, mühendislik ve tıp bilimleri daha çok ilgili olması gereksiz. Ne yazık ki meseleyle ilgilenenlerin çoğu, transhümanizme komplo teorileri çerçevesinden bakmayı tercih edenler. Oysa hususiyetle Avrupa ve Kuzey Amerika’da yapılan çalışmalara bakıldığında ciddi akademik ve entelektüel çevrelerin ilgilendiği ve çalıştığı bir mesele olduğu görülür.”

“İnsanın eşyayla kurmuş olduğu ilişki ve onu dönüştürme çabası (teknik-mekanik) yaşayışını ve estetik anlayışını değiştirmiştir. İnsanın, hayatın ve çağın yeniden tanımlandığı sürece bağlı olarak sanatın da hem tanım hem de mahiyet olarak değişmesi mümkündür. Nitekim bu farklılık, antik, modern ve postmodern süreçte kendini göstermiştir. Sanayileşme, teknolojikleşme sürecinde sanat anlayışı farklı odluğu gibi sibernetik süreçte de farklı olacaktır.”

Bayram Zıvalı ile Şiire Dair

İlk kitabını çıkardı Bayram Zıvalı; Olağanhiçç. Bu kitap bağlamında şiire, şaire ve hayata dair bir söyleşi gerçekleştirmiş Zeki Altın, Zıvalı ile. Şiire emek veren ve şairane bakışını uzak iklimlerden sıcak imgelerle daima diri tutan bir şair Bayram Zıvalı. Söyleşide de onun şiirinin dünyasının kapısını aralıyoruz.

“Elbette şiir bir ihlal girişimidir. “İmkansızın İhlali” diye bir kitap vardı mesela harika bir tabir. Ben de imkansızlığın ve hiçliğin sınırında biri olduğumu hissediyorum ve şiirlerimle sürekli sınırlarımızı aşıp bazı tuhaf şeylerin peşine düşüyorum. Bu sebepten “Hiççliğin sınırında şiir” diyeyim Olağanhiçç’e herkesten önce.”

“Şair dediğin bu mesele ile ilgilenmez sanırım. Yani en azından ben hiç ilgilenmiyorum. Şiir neden ölsün ya; insan oldukça (hem insanla hem ona karşı), hatta bence Tanrı oldukça (hem Tanrı’yla hem ona karşı) şiir olacaktır. 

Bu meseleyi şiirin okunup okunmaması üzerinden değerlendiriyor olabilirler. Evet, şiir eskisi gibi merkezde değildir yani toplumsal bir unsur olarak; ya da şiir satışlarından da görebileceğimiz gibi çok sınırlı bir sayıdadır ama yine de kendine ait bir alanı vardır. Bu alana da insanlığın ihtiyacı vardır. Ya da insanlığı da boşverelim, “benim” ihtiyacım var.

Toparlayacak olursak; tüm bu meselelere “Olağanhiçç” ile cevabımı veriyorum. Onun cevabı da kendi içindedir.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Zeynep - Sayman Kökler

“Toprağı avuçlarıma alıyorum, sımsıkı sıkıyorum. Tırnak diplerime kadar doluyor. Sonra yavaşça açınca avuçlarımı bir kısmı kalıyor, bir kısmı parmaklarımın arasından dökülüyor. Nefes alıp vermek kadar iyi geliyor. Bir daha avuçluyorum. Sonra bir daha… Ellerim toprağın içinde gezindikçe parmak uçlarım benden başka kimsenin göremediği kökler atıyor. Yabani bitkiler gibi can suyuna ihtiyaç duymuyorlar. Kökler hızla büyüyor, çoğalıyor, birbirine karışıyor. Bir ağ örüp yayılıyor yeryüzüne. Ellerim toprağın içinde gezindikçe hayat buluyorum.”

“Kökünü sabitledikten sonra biraz daha toprak koyuyorum leş kaktüsünün dibine. Şu an sadece küçük yeşil bir gövdeden ibaret. Ama o kahverengi bir yıldıza benzeyen çiçeği canlanıyor gözümde ve istemsizce ondan yayılan iğrenç kokuyu duyuyorum. Midem bulanıyor. Daha fazla dayanamayıp “Havva ile konuştunuz mu?” diye soruyor kaynanam. Bulantım artıyor. Karnımdan söküp sırtıma yükledikleri o yükün altında nasıl ezildiğimi görmek istiyor. Gözlerini ayırmıyor yüzümden. On beş sene önce de böyle gıcık gıcık yüzüme bakıp gözleriyle ellerimi bağlamıştı. Bir an önce başımdan savmak istiyorum ama o da biliyor Havva’nın biraz sonra geleceğini. Bizi asla baş başa bırakmayacağını hissediyorum.”

“Yıkılan bir binayı saran toz bulutunun dağılması için geçen süre kadar bekliyor, geride kalan enkazı görebilmek için penceresine doğru bakıyorum. Yeni çekilmiş kalın perdenin kıpırtısından başka bir şey göremiyorum. Sırtımdaki cesedin biraz daha ağırlaştığını hissedebiliyorum.”

Hatice İbiş - Elim Elin Olsun mu?

“Çocuktun. Ya yediydi yaşın ya sekiz. Tuhaf bir büyümek korkusu düşmüştü içine o zamanlar. Çalı süpürgesiyle avluyu süpürürken çıkan tozun ortasında görünmez olmayı düşlediğin zamanlardı. Görünür olmaklığın sırtına yüklediği ağırlığı kaldıramayacak kadar zayıftı kemiklerin. Çırpı bacak aşağı, çırpı bacak yukarı… Burun kıvırarak geçerdi yanından konu komşu. Sana duyurmamak için fısıldadıkları ne varsa duyardın. Başına bağladığın yazmanın altından firar eden bitler alnına inerdi. Alnına elini atıp yakalardın semirmiş bitleri.”

“Annen elindeki süpürgeye baktı. Bir dudak hareketine onca hakareti sığdırmak da kolay şey değildi hani. Kimse duymadı senin içinde yankılanan sözleri. Avludan geçerken yazmasını ağzına bastırdı Melahat. Arka arkaya birkaç kez öksürdü tozdan. Basma entarisini toplayıp balkondaki sedire oturdu. Ayaklarını altına alıp ucu iğne oyalı örtüsünü geriye doğru attı. Bir nefes alımlık zaman geçmeden ayran getirdi içerden ablan. Sen olsan kırmızı plastik tepsinin içinde oradan oraya kayan bardağı çoktan düşürmüş ayranı dökmüştün.”

Fatma Ünsal - Taş, Otuz, Makas

“Merdivenleri soluk soluğa çıktım. Anahtarı zar zor buldum kolayca bulmam gerekirken. Açıl hadi açıl. Ali Baba’nın mağarası da değil ki. İçeri kendimi attığımda evde kimse yoktu. Yani bağıra bağıra ağlayabilirdim. Ağlamadım.”

“Annem çok sevinecek bu işe. Sevmemişti zaten. Sana layık mı, diyordu. Boylu poslusun, işin gücün var. Layık mı sana? Hem gözü göz değil gibi pek. Bakışı tüm dünyayı dolaşıyor aynı anda. Layık bana. Beni kandıracak herkes layık. Ben kandırılmaya layık bir insanım. Sus kız ağzını yırtarım.”

“Sözelciyiz diye dünyanın matematiğini bilmiyoruz sanıyorlar. İntegrale gerek mi var şu dünyayı çözmek için? Hem ne demiş Kant? Bilmiyorum. Aç karnına felsefe çekilmiyor. Ama nasıl olur da bu insanlar? Sanırım olacak olan oldu ve beynimde nöron namına bir şey kalmadı. Geçmiş olsun.”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Bırak o da sende kalsın Sait

Otuzüçlük tespih gibi çektiğin bıyıkların

Onlar sana sımsıkı bağlılar bir uçtan bir uca

Kışkırtıp dururlar efendiliğini

Sanma ki meze yaptım aşkıma

Ne de şeytan kulağına kurşun

O bana verdiğin akılları topladım bir güzel

Yüreğine küpe yaptım

Kalanıyla baş parmağıma halka

Hiç kimseye söylemedim var diye

Katafalkta sözlerin, kuluçkada kelimelerin

Ve alkışa kavuşmayan ellerin

Ve unuttuğun o şarkıyı

Kimselere söylemedim.

Hüseyin Akın

suyun içine döndüğü bir zaman bulutunda

içine girip kayboluyor insan gözleri kapalı

sözün bittiği yerdeyiz; Adem’in çocukluğunda

yoksulluğun kemikten merdivenler kurduğu

çağı yaşıyoruz, bir şeyler taşımakta bizi

o son adımın atıldığı gölgenin uzak yerine

Zeki Altın

kızımın en sevdiği masal uyuyan gazel, kahrol be orta avrupa

siz de kahrolun, nasılsa günün birinde dikileceksiniz karşıma

o gün dahi maval okumayacağım kızıma, o gün elimde kaynayan çiçekler

buraya gelme sebebinizi öğrenme gibi bir niyetim yok, gidin yeter

evimiz, barkımız ve saplandığımız etaplar, buymuş taksiratımız

etraf amber kokmasın diye çabaladınız, buyurun tahsilatınız

kısa rollerden geçip vardığım yer bir hücum planı

üzerinde cıvadan çizgiler, maket uçaklar ve kriz imajları

gerilim bizim şakaklarımıza uğrayıp öyle havaya karışıyor olmalı

yoksa nasıl açıklardık annesinden önce ölen çocukları

inzivaya çekilecek tek köşesi dünyanın

Kemal S. Sayar

Biraz sonra babam çeker çıkarır kavmini

Ben kendime mal ederek

Lal olur isterim bir tatlı kuzu

Kavmimi birbirine bağlar aksiyle saçlarını uzatır kız şahitler şehittir çığlıklara

Ben kot pantolonumla kesintiye uğramam

Şiir kavmimden beridir

İki el hamle ettim değdi tohum tahtına

Devrildi

Yokluğun bulunamıyor

Ali Tacar

bak buradayız, henüz gelmedi haber

yapılacak çok şey de burada

değil mi ki aramadan çıkmıyor karşımıza

kimsenin elini sürmediği kaygılar denizi

donup kalmış efsunlu gözler

tanıklığını kaybetmiş mezkûr deliller

oyunların artık değiştiğini fark etmeyen

çocuklar ve onların en iyi bildiği

bir akrabaya sarılır gibi kucaklanan

ağaçlar da burada.

Yasin Onat

Minber-i Aksa’ya Mahalleden Bakmak

Minber-i Aksa dergisi, 46. sayısında “mahalle” dosyasını ele almış. Derdi ümmet olan, kalbi Kudüs için atan bir dergi Minber-i Aksa. Zalimin zulmü devam ederken biz ne yapabiliriz sorusunun somut bir yüzü olan Mirasımız Derneği çatısı altında çıkan dergiyi okuyunca içinizde bir Aksa çığlığı çınlayıp duracak. Sanki Aksa’dasınız, sokaklarında çocukların yüreklerini avuçlarına alarak oynadığı, herkesin şehadet şerbetini içmek için yüreğini siper etmekten bir an geri durmadığı sokaklarda gezeceksiniz. Dergi bu hissi en içten duruşuyla ve ifadesiyle veriyor.

Derginin ilk yazısı Abdullah Akçay’a ait. “Ruhumuzda Var” diyor bir sevdayı anlatırken deli gibi sevmenin Kudüsçesi bu. Ruhunda bu sevdayı hissedenlerin duyabileceği ve sözlerle değil fiille ümmetin yanında olmanın delice sevdası…

“Tarihimiz, sosyal yaşantımız ve benzeri bütün geçmişimiz göz önüne alındığında şunu görürüz: Ne zaman Kur’an merkezli bir hayat sürmüşüz, o zaman Allah (c.c) bize tarihin en itibarlı, en şerefli milleti olmayı nasip etmiştir. Ne zaman Kur’an değerlerinden uzaklaşmışız, o zaman da birliğimizi, dirliğimizi, itibar ve haysiyetimizi kaybetmişiz. İş, aile hayatımız ve sosyal yaşantımızda ne zaman Kur’an değerlerini, Allah’ın emir ve yasaklarını gözeterek sürdürmeye çalışmışız ancak o zaman Allah bizleri muvaffak kılmış. Yaşantımıza da bereket, huzur ve saadet vermiştir.”

“Allah yaptıklarımızdan dolayı bizi hesaba tutacağı gibi, yapmamız gerektiği hâlde yapmadıklarımızdan da hesaba çekecektir. Bu durumda hassaten iyi olmamız, bizi tek başına kurtarmaya yetmez; iyi olduğumuz gibi tüm insanlığında iyi olmasına, hak ve adalet içerisinde yaşanılmasına çalışmak zorundayız. Bu bizim hem insanî hem de İslâmî vazifelerimiz arasındadır. İşte bütün bu iyiliklerin, güzelliklerin hak ve adaletin sağlanması da hep bir yarış içerisinde olmuştur. Rabbim bizleri geçen hasletlere sahip ve onları yaşayabilen hakiki Mümin kullarından eylesin.”

Mahalleler, mahallemiz

Derginin dosya konusu Kudüs’ün mahalleleri. Her şeyiyle ele alınmış bu mahalleler dergide.  Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Ayşe Dilara Koçyiğit – Ebu Talip Mahallesi

“Şi’bu Ebi Talip, yalnız Efendimizin (sav) çocukluk yıllarına şahitlik etmemiş, İslam’ın ilk yıllarında çok mühim hâdiselerin ve meşakkatli bir sürecin tanığı olmuştur. Üç yıl süren ve insani şartlar açısından oldukça çetin geçen muhasara/boykot yıllarında Müslümanlara, Hâşimilere ve Muttalibîlere kucak açmış bir mekândır. Mekkeli müşriklerin, Hz. Muhammed (sav) ve O’na inananları himaye eden Hâşimoğullarını Müslüman veya değil ayırmadan, sosyoekonomik olarak topyekûn tecrit etmelerinin ana sebebi: İslam’ın Tevhid bayrağı altında tüm hayati alanlarda devrim niteliğinde bir şekillenmeyi amaçlamasıdır.”

“Tarih tekerrürden ibarettir. Şi’bu Ebi Talip mahallesinde yaşanan zulüm, dün ve bugün işgal güçlerinin Filistin halkına karşı uyguladıkları ambargo, Doğu Türkistan’da Müslümanlara yapılan baskı ve her türlü eziyetin psikolojik altyapısı ile dayanak noktası oldukça benzerdir. İnsanlık, kıyamete kadar ilahi vahye ve Hz. Peygamber’in öğretilerine muhtaçtır. Bu sebeple Peygamber Efendimizin ve Müslümanların başından geçen her hadiseyi tefekkür ile idrak etmeliyiz. Bu idrak ile hayatlarımızda dersler çıkarmak, Kur’an ayetlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak ve hayatımıza tatbikini de daha kolaylaştıracaktır. Şüphesiz, bu dünya bir eğlence için yaratılmadı. Sahiplenmemiz gereken bir davamız var ve Mü’min bu yolda karşısına çıkabilecek her türlü sıkıntılara hazırlıklı olmak durumundadır, tıpkı ilk Müslümanların yürüdükleri meşakkatli yollarda gösterdikleri ihlas ve hadiseler karşısındaki vakur duruşları gibi.”

Hacer Sümeyye Özdemir - Avrupa’da Yahudi Mahallesi Viyana Gettosu

“Viyana şehrinde yaşayan Yahudilerin serüveni, tarih boyunca birbirine hayli benzeyen hikayelerden oluşur. Evvela, yerel yönetim ve hükümdarın gösterdiği bir bölgede Yahudiler mahalle/getto kuruyorlar; sonra bu mahalleyi kâh evler, kâh duvarlar ile örerek ve giriş çıkışları ise geceleri kilitleyebildikleri kapılardan sağlıyorlardı. Getto’larda kendilerine özel sosyal, dinî, iktisadî ihtiyaçlarını görecekleri mekanlar da inşa ediyorlardı. Bu mahalleler kısa bir zaman sonra Avrupa’daki diğer Yahudi cemaatleri için bir cazibe merkezi halini alıyor, uzak yakın pek çok şehirden Yahudi din adamları Viyana’daki cemaate katılıyorlardı.”

“Sovyet Rusya topraklarından göç eden Yahudilerle tekrardan güçlenmeye başlayan Diaspora yeniden sosyal faaliyetlerini artırdı. 1988’de şehrin ilk Yahudi tarihi ve kültürü ile alakalı müzesi olan “Jüdisches Museum der Stadt Wien” (Viyana Şehrinin Yahudi Müzesi) açıldı. Akabinde 1990’da nüfusun liberal kesimini bir araya getiren “Or Chadasch”, 1992’de Sefarad Merkezi, 1994’te ESRA kısaltılmış adıyla İkinci Dünya Savaşı’nda hayat kalanlar, şehire yeni gelen göçmenler ve umumi olarak ise bütün Yahudi vatandaşlar için bir psikososyal yardım derneği, 1999 Lauder Chabad Vakfı’nın finanse ettiği bir eğitim kompleksi açıldı. 2000 yılında ise birinci bölgedeki Judenplatz’da (Yahudi Meydanı) İkinci Dünya Savaşı’nda hayatlarını kaybeden Avusturya’lı Yahudiler için bir anıt inşa edildi, yanı sıra 1421’deki Gesera’da yıkılan şehrin ilk sinagogunun da kalıntılarını içinde barındıran Muesum Judenplatz ziyarete açıldı.”

Suna Durmaz – Kudüs’ün Mahalleleri

“Bu minvalde eski beldenin ana mahalleleri şunlardır: Hristiyan Mahallesi (Hâratü Nasâra), Meğaribe Mahallesi (Hâratü Meğaribe), Şeref Mahallesi (Hâratü Şeref), Ermeni Mahallesi (Hâretü Ermen), Müslüman Mahallesi (Hâretü İslam). Bunlar, kendi içlerinde yirmi dört küçük mahalleyi barındırmaktadır.”

“Ermeni Mahallesi: Sur içinin güneybatı tarafında kurulu olup eski beldenin en küçük mahallesidir. Rivayetlere göre, 17. yüzyılda Kubbetü’s-Sahra’yı onarmak isteyen Osmanlı idaresi, Kütahya’dan Ermeni çini ustalarını Kudüs’e getirmiş. Bu ustalar, iş bittikten sonra Kudüs’e yerleşmişlerdir. Mahallenin % 17-18’i manastırlardan oluşmaktadır. Ermeni Katedrali de buradadır.”

“Müslüman Mahallesi: Eski beldenin en büyük ve en yoğun mahallesidir. Eyyûbiler ve Memlüklüler dönemine ait birçok tarihi yapının yanı sıra, 144 dönümlük Mescid-i Aksa burada bulunmaktadır. Tarihin derinliklerinde kendine ait bir iz arayan işgalci İsrail, özellikle bu bölgenin altında arkeolojik kazılar yapmaktadır. Kazılar sebebiyle evlerin ve Mescid-i Aksa’nın temellerinde çatlamalar oluşmuştur. Bazı çatlaklar temel dışına da taşarak binaların duvarlarında da ortaya çıkmıştır. Eski beldede birçok yokuş/merdivenli geçit mevcuttur. Mahalleleri çarşılara bağlayan bu geçitlerin çoğunluğu Eyyûbiler döneminde inşa edilmiştir. Sokak ve caddelerin olduğu gibi yokuşların da isimleri vardır. Çoğunlukla bölgede ikamet etmiş olan ailelerin isimleriyle anılırlar. Bunlardan birkaç tanesini zikredelim: Akabetü’ş Şeyh Lulu, Akabetü’ş-Şeyh Reyhan, Akabetü’Serâya, Akabetü Şeddâd, Akabatü’l Battîk, Akabetü’l Mevleviyye, Akabetü’l Bestâmi, Akabetü Bumedyen, Akabetü Dâr Beyrak, Akabetü’l Hekkâri, Akabetü’s- Sitt.”

“Dünya kamuoyu, Mona ve Muhammed elKürd gibi Filistinli gençlerin sosyal medya platformları aracılığıyla canlı yayın yapıp olayları aktarması neticesinde, İsrail’in durmak bilmeyen işgal hareketinden yakından haberdar oldu. Özellikle de bir işgal projesi olan “Kudüs Havzası Projesi” kapsamına giren Şeyh Cerrah Mahallesi’nde olup bitenlerden. 1948 harbi neticesinde, Yafa ve Hayfa gibi şehirlerden Kudüs’ün (o sıralar işgal altında değildi) doğusuna göç ederek, UNURWA (Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı) ve Ürdün Hükümeti’nin izniyle Şeyh Cerrah Mahallesi’ne yerleşen 28 ailenin evlerinden zorla çıkarılmak istendiğini, ailelerin de buna engel olmak için direndiğini müşahede etti.”

Kudüs ve Dünya

Kudüs’ün dünya nazarında da farklı çağrışımlarla anlam derinliği kazanan bir özelliği var. Yani Kudüs Filistin sınırlarını aşan ve dünyanın her köşesini içine alan bir etkiye sahip. Yahudi lobilerinin etkisindeki ABD’nin İsrail yandaşlığı ile sürekli işgal girişimi ve saldırılara maruz kalan Kudüs, dünyanın meselesi olmayı hal eden bir noktada. Abdulkadir Tok, dünyanın gözünden Kudüs değerlendirmesi yapıyor.  

“Kudüs meselesinde hukuki olarak irdelenmesi ve çözüme kavuşturulması gereken mutlak iki önemli husus bulunmaktadır: Değinilmesi gereken ilk önemli husus, Kudüs’ün uluslararası statüsünün fiili olarak tatbik edil(e)memiş olmasıdır. Bu fiili boşluğu da İsrail kendi iç hukuk kurallarıyla doldurmaya çalışmış ve nitekim başarılı da olmuştur. Her ne kadar Filistin yönetiminin Kudüs Belediyesi olsa da uygulamada Kudüs, tamamen İsrail’in kisvesi altındadır. Pek tabii hukuken bu durum kabul edilmemesi ve mutlak müdahale edilmesi gereken bir durumdur. Zira Kudüs BM tarafından alınan hiçbir kararda herhangi bir devletin himayesine bırakılmamıştır. Dolayısıyla İsrail uluslararası hukuku açıkça ihlal etmektedir.”

“Her halükârda izah etmeye çalıştığımız bu hususlar uygulanmasa dahi İİT tarafından Kudüs’ü ikiye bölüp doğusunun Filistin’in batısının İsrail’in başkenti olduğunun kabul edilmiş olması büyük bir garabettir. Her ne kadar hukuken izah etmeye çalışsak dahi Kudüs’ün İsrail tarafından İşgal edildiğini unutmamak gerekmektedir. Bu nedenle böyle bir ayrıma gidilmesi yerine Kudüs’ün yönetiminin bir bütün olarak içerisinde Filistin yönetiminin de dahil olduğu uluslararası bir sistemin fiili olarak uygulanması için çalışılmalıdır. Tüm bunlardan evvel de Filistin’deki ikililik ortadan kaldırılmalı ve devlet olarak tanınması sağlanmalıdır. Tüm bu meseleler hukuk zemininde çözülürse Kudüs’ün mevcut statüsünün muğlaklığı giderilmiş olacaktır.”

Mescid-i Aksa İlim Yuvasıdır

Merve Akar, Mescidî Aksa’yı geçmişten günümüze kültür sanat bağlamında ele almış. Tanımamız, bilmemiz gereken ortak noktalara da şahitlik ediyoruz.

“Milattan önce 2000’lere dayanan tarih bize köklü bir kültürün olduğunu söyleyebilir. Ama bu topraklar bugün de olduğu gibi tarih boyunca her hükümdarın ulaşmak istediği, almak istediği topraklar olmuştur. Bu yüzdendir ki farklı geleneklere, farklı kültürlere şahitlik etmiştir. Hz. Ömer’in (r.a) fethi sonrasında, Haçlıların 87 yıllık işgalini saymazsak, bugüne kadar İslâm toprakları statüsünde bulunmuştur. Yaklaşık 1300 yıldır Müslümanların hükümdarlığı altında olan bu topraklar, gelenek ve kültür bakımından İslâm ile şekillenmiştir.”

“Müslüman bir toplum da büyüyen bir kişinin kişiliğini Müslümanlığı oluşturması beklenir, beklenmelidir de. Filistin topraklarına bu nazarla bakıldığında, merkezlerine Mescid-i Aksa’yı almış bulunmaktadırlar. Özellikle Müslümanların dini bayramı konumunda olan cuma günleri Filistin’in farklı şehirlerinden cuma namazı için Mescid-i Aksa’ya gelinmekte, halk coşkulu bir şekilde cuma namazını eda etmektedir. Yine sabah namazlarında Kudüs halkı Mescid-i Aksa’yı doldurmaktadır. Bu sevgiyle büyüyen çocuklar da elbette ki Mescid-i Aksa’ya büyük bir muhabbetle bağlanmaktadırlar. Kudüs içinde büyüyen çocuklar ödevlerini Mescid-i Aksa içerisinde yapmakta, birçok oyunu arkadaşlarıyla burada oynamaktadırlar. Bu muhabbetin yansıması ortaya büyük bir görsel şölen çıkartmaktadır.”

Fahri Ebu Diyab ile Kudüs’e Dair

Fahri Ebu Diyab, Kudüslü aktivist ve yazar. İstanbul ziyaretinde kendisi ile yapılan söyleşi dergide yer alıyor. Konunun merkezinden bir isim olunca söylediği her söz de önem arz ediyor.

“Kudüs ile İstanbul arasında bir fark görmüyorum. Kudüslü biri İstanbul’a geldiğinde manevi açıdan Kudüs’te kaldığını hisseder. Hâttâ ailesine vardığını, yani ailesinden ailesine taşındığını hisseder. Ayrıca Kudüs’teki her şey bize Osmanlı’nın halkımıza bıraktığı geçmişin izlerini hatırlatıyor.”

“Evet, Kudüs hedeftedir. İşgal devleti Kudüs’ü ve özellikle Kudüs’ün doğusunu boşaltmaya çalışıyor. Çünkü hedef mübarek Mescid-i Aksâ’dır. Mescid-i Aksâ’nın da içinde bulunduğu Eski Şehir’in kuzeyindeki Şeyh Cerrah’tan başlayıp Mescid-i Aksâ’nın güneyindeki Silvan Mahallesi’ne kadar “Kutsal Havza” adı verilen bir proje var. İşgalcilerin gözlerinin Mescid-i Aksâ’da olduğunu unutmayalım. İşgal devleti, Kudüslülerin evlerini yıkarak, mahalle sakinlerini sürerek ve bu mahalleleri boşaltarak Mescid-i Aksâ’nın ilk savunma hattını kaldırmadıkça, Mescid-i Aksâ’yı Yahudileştiremeyeceğini biliyor. Bu uygulamalarda özellikle hedef alınan mahalleler arasında Şeyh Cerrah da var. Zira Şeyh Cerrah, 1948’de işgal edilen Kudüs’ün batısı ile 1967’de işgal edilen doğusunu ayıran temas hattında bulunuyor.”

“İşgalci İsrail, Araplara boyun eğdirmek ve onları korkutmak için propaganda yapmakta ve medyayı kullanmaktadır. Ne yazık ki Arap dünyasına Yahudi mesajlarını iletmeye çalışan bazı rejimlerin veya medya kuruluşlarının yayınları işgale yardımcı oluyor. Ayrıca dünya çapında Siyonizm kuruluşları tarafından kontrol edilen devasa medya şirketleri de yardım ediyor. Yine de işgal devleti adeta kâğıttan kaplana dönüştü. Yahudilerin sayısı Arap ve Müslümanların sayısına kıyasla azdır. Finansal güç bile dünyada çok zengin Yahudiler olmasına rağmen sanıldığı kadar çok değildir. Eğer doğru istatistikler olsaydı, Arapların ve Müslümanların dünyada daha fazla yer altı kaynaklarına ve yeteneğe sahip oldukları anlaşılırdı.”

“Türk halkı Kudüs’ü Yahudileştirmeye yönelik birçok girişimi ve işgalin ırkçılığını görmüştür. Umarız gençlerimiz ayağa kalkıp Kudüs’ü ve Kudüs halkının sebatını desteklemek için destek verirler çünkü çok kritik bir dönemdeyiz. Zira İşgalci İsrail; Kudüs’ü, kültürünü, yapılarını, üslubunu ve her şeyini Yahudileştirmeye çalışıyor. Sadece Kudüs’ün ve mübarek Mescid-i Aksâ’nın kıymetini tam olarak bilen mücadele eden gençler onun yanında duracaktır.”

Dârü’l-Erkam’a Bakış

İslam tarihinin ilk eğitim öğretim mekânı diyebileceğimiz Darü’l –Erkam, Peygamber Efendimizin ortaya koyduğu eğitim modelinin bir eseridir. Elbette bu okulun ilk hocası da Peygamber Efendimiz’dir. Rumeysa Öztürk, Dar’ül-Erkam hakkınsa bir yazı kaleme almış. Örnek alınacak birçok noktaya temas ediyor Öztürk.

“Efendimiz’in (s.a.v) muallimliğinde kurulan Dârü’l-Erkam Medresesi, kıyamete kadar sürecek olan yüce davanın çekirdek kadrosunun oluşmasına zemin olmuştur. Dârü’l-Erkam’da yetişen o tohum nesil, İslâm ümmetinin temelini oluşturur. Bu bakımdan Dârü’l-Erkam, “Bir evden ne çıkar ki?” sorusunun en büyük cevabıdır.”  

“Efendimiz (s.a.v), nübüvvetin üçüncü yılında açık davete başlamasına rağmen Dârü’l-Erkam’daki eğitim özel ve gizli olarak devam etmiştir. Nübüvvetin altıncı yılından hicrete kadar bazı sahabeler yine Erkam’ın (r.a) evinde bir araya gelse de burada ilk günlerdeki gibi sıkı bir eğitim olmamıştır. Erkam (r.a), zamanı geldiğinde evini akrabalarına bırakarak Medine’ye hicret etmiştir. Hicretin sekizinci yılında ise Mekke’nin fethiyle Erkam (r.a) da birçok muhacir gibi o güzide evine kavuşmuştur. Bu evin kıymeti her zaman için hem ev sahibi olan Erkam’ın (r.a) hem bu medresenin muallimi olan Efendimiz’in (s.a.v) hem de Dârü’l-Erkam’ın güzide talebeleri olan sahabelerin hatırında kalmıştır.”

“Allah Rasulü’nün (s.a.v) risalet yolculuğunun daha ilk günlerinde istihdam ettiği Dârü’lErkam’ı, nübüvvetin ilk altı yılını kapsayan eğitim ve öğretim sürecini iyi tahlil etmek, insan yetiştirmede nasıl bir yöntemin takip edileceğini, Efendimiz’in (s.a.v) bu alandaki nebevi modelini anlamamızı sağlar. Ayrıca vahyin insanı inşa sürecini görmeyi mümkün kılar.”

Vahiy Kâtibi Şurahbil B. Hasene (R.A)

Şenay Şeker’in yazılarına dergilerden aşinayım. Titiz bir araştırmanın ürünü olduğunu her satırından hissettiren bir içtenliği var yazılarının. Vahiy Kâtibi Şurahbil B. Hasene (R.A) hakkında yazmış Şeker. Çok bilenen isimler üzerinde durmak yerine unutulan değerleri hatırlatan yazılar kaleme alması da ayrı bir incelik olarak dergilerde yer buluyor kendine.

“Şurahbil bin Hasene (r.a)’ın Temim kabilesinden olduğuna dair rivayetler bulunur. Künyesi Şurahbil b. Hasene binti Muta el- Kinde’dir. Şurahbil bin Hasene (r.a), babasını çok küçük yaşlarda kaybetmesi nedeniyle annesi Hasene’ye, nispet edilerek anılmıştır. Annesinin Medine’den Beni Zürayk ailesine mensup olan fakat Mekke’de yaşadığı için Cumuhoğulları’yla anlaşmalı Süfyan b. Ma’mer el Cumahi ile evlenmesi hasebiyle o döneme göre iyi bir eğitim almıştır. Hem okuryazar olup hem de ata binme, ok atma, kılıç kullanma gibi savaşçı özellikler kazanmıştı. Otuz beş yaşına kadar ticaretle uğraşan Hz. Şurahbil (r.a), ailesiyle birlikte iman ederek Mekke döneminde Müslüman olan ilk sahabelerden olmuş ve ilk Müslümanlara yapılan işkencelere maruz kalarak ağır bedeller ödemişti.”

“Rasulullah (s.a.v)’in Kur’an ayetlerinin inzaliyle başlayan ve yirmi üç yıl devam eden süreçte kırk civarında vahiy kâtibi, yirmi civarında da mektup ve vesika yazdırdığı özel kâtipleri olmuştur. Bunlar arasında Halid b. Said, Zeyd bin Sabit gibi sahabe isimlerine sıklıkla rastlasak da Şurahbil b. Hasene (r.a) bunların ilki olma vasfına sahiptir. Medine’de dört yılını Rasulullah (s.a.v) ile geçiren Hz. Şurahbil, Efendimizin davet mektuplarını yazmış ve elçilik görevinde bulunmuştur. Hattâ Beytü’l Makdis’in fethi yolunda yapılan askeri hazırlıklardan biri olan Tebük Gazvesi sırasında yol güvenliğini sağlayacak olan Eyle kabilesini cizyeye bağlayan antlaşma metnini de Şurahbil b. Hasene yazmıştır.”

“Bu anlamda Şurahbil b. Hasene (r.a) Efendimiz (s.a.v)’in hem vahiy kâtipliğini yapan hem de özel vesikalarını yazan hususi kâtiplerinden birisi olmuş ve hicretin 10. yılında Allah Rasulü (s.a.v) tarafından Mısır kralına davet mektubu götürmek üzere elçi olarak tayin edilmiş ve aylarca sürecek bir yolculuğa çıkmıştır. Efendimizin vefatı sırasında Mısır’da bulunan Hz. Şurahbil, dönüşünde halife Hz. Ebubekir tarafından cihad ile görevlendirilmiştir. Ve yine Hz. Ebubekir (r.a) tarafından halifelik döneminde sıkça rastlanan sahte peygamberlik iddialarına karşı mücadele için, Şurahbil b. Hasene Müsellemetü’l Kezzab’ın üzerine gönderilerek Kezzab’ı İslâm’a davet eden bir mektubu kendisine ulaştırmıştır. Bunlarla birlikte, Hz. Ebubekir (r.a)’ın dört farklı cephede görevlendirdiği fetih ordularının komutanlarından birisi de yine Şurahbil b. Hasene (r.a) olmuş, emrindeki orduyla Busra şehrini kuşatmış ve başkomutan ilan edilen Halid bin Velid (r.a)’ın komutasında şehir fethedilmiştir.”

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 2 ay Önce

Teşekkürler kıymetli kardeşim..yüreğine sağlık..selamlar muhabbetler ve dualarımla...

Ahmet
Ahmet - 2 ay Önce

Mustafa Bey kardeşim, ne güzel emek çekmişsiniz, dergileri süzüp usaresini bize sunmuşsunuz. Allah razı olsun.

banner19

banner36