banner17

Takvim Yırtıkları'ndan Hüseyin Su'yu Okumak

'Takvim Yırtıkları', Nuri Pakdil ile geçen yıllara odaklanmış günlükler toplamı olsa da Hüseyin Su’nun yaşamına dair bilgiler de mevcuttur. Öykü anlayışı, okuma ve yazma dikkati, sevdiği ve sevemediği kitaplar, yazma ritüeli, insanî ilişkilere yönelik duygu ve düşünceleri, öğretmenliği, çocuklarıyla ilişkisi, edebiyat ve sanat dünyasına bakışı gibi pek çok alt başlıklar çıkarılabilir. Hatice Ebrar Akbulut yazdı.

Takvim Yırtıkları'ndan Hüseyin Su'yu Okumak

Günlükler, iki eylemi birden taşır: Yazmak eylemini ve yazarın kendisini okuması eylemini. Bundan olmalı, birçok yazar için günlük tutmak, yazarlığın birinci şartıdır. Max FrishGünlük biçimi, benim yazarlığımın belirleyici özelliğidir. Zaten başka seçeneğim de yoktur,” derken aslında günlük türünün, kalemi sıcak tutmada ne denli etkili olduğunu belirtir. Buna göre kalemin ucundaki körelme, yazının önündeki sis günlük yazılarak aşılabilir.

Dilinin yapısını, doğasını ve ritmini korumak maksadıyla günlük ve mektup gibi türlerde yazmaktan kaçınan yazarlar da vardır. Benimsedikleri dili yitirme endişesi, onları bu türlerden uzak tutar. Hüseyin Su ise günlük yazmak için bile günlük okuduğunu söyler. Sürekli günlük okuyarak günlük yazmanın havasına girer, böylece günlük yazımındaki edebî dili yakalar.

Dil endişesinin dışında, hayatlarına ve kişiliklerine dair bilgilerin saklı kalmasını isteyen yazarlar, bu türlerde yazmaktan imtina eder. Yazmışsa da bunların birçoğunu, yaşarken imha eder. Çünkü yazarın yaşarken yayımlamadığı, saklı tutmak istediği yazılar, vefatından sonra bir şekilde gün yüzüne çıkar. Yazarın buna rızâsı olmadığı bilinse bile kamu arşivinde toplanılan bu yazılar ve belgeler bir kitap hâline getirilir. Bu yüzden kendini saklamak isteyen birçok yazar, söz konusu türlerde yazmaktan kaçınır.

Eleştirmenler ve araştırmacılar, eserlerini incelemek istedikleri yazarlar hakkında, somut verilere ulaşamadıklarında, kurgusal metinlerden yola çıkarlar. Yazarın hayat, sanat ve edebiyat anlayışına dair çıkarımları, mecburen kurgusal metinler üzerinden yaparlar. Bu nedenle içinde yaşadığı edebiyat ve kültür ortamına eserleriyle ciddi katkılarda bulunan yazarların, sanat/edebiyat ve hayat anlayışlarına ilişkin bilgiler veren türlerde yazılar kaleme almaları çok değerlidir. Bu yazılar, araştırmacının ve eleştirmenin işini kolaylaştırır. Günlük ve benzeri türlerde verilen eserler, yalnızca edebiyat alanında değil, diğer alanlarda da birer başvuru kaynağıdır. Bir siyasetçinin, tarihçinin, müzisyenin günlüğü, eser ve biyografi konusunda, en temel kaynaktır.

Bir ömür, yüzlerce sayfaya sığdırılamaz

Yazar, yazma eylemini sürdürürken günlüğüyle baş başadır. Bu günlük, okur karşısına çıktığında artık yazar, okur ile baş başadır. Aralarında üçüncü bir kişi/karakter, kurmaca bir olay veya kurgu yoktur. Yazarın iç dünyasının gizleri, merak edilen yönleri, tercihleri, hisleri, itirafları, sevgileri ve nefretleri, yazı ve sanat anlayışına dair düşünceleri, hayata bakışı gibi birçok konuda günlüklerde önemli bilgiler bulunur. Yazarın bütün kitaplarını bir eve benzetirsek, günlük bu evin en mahrem odası olur. Çünkü günlükler, yazarın kendi kendini tahlil etmesi, kendini açması, anlatması ve değerlendirmesidir. Günlükler, otobiyografinin öykümsü hâli olarak da düşünülebilir.

Her ne kadar “yazarı tanıma” eylemiyle eş tutulsa da hiçbir günlük, tam manasıyla bir yazar-insanı anlatamaz. Bir ömür, yüzlerce sayfaya sığdırılamaz. Günlükler, bir yaşamı baştan sona okuma fikrinden ziyade yazarın, hayatında ve kişiliğinde öne çıkarmak ve asıl anlatmak istediklerinin toplamı olarak görülmelidir. Üç ciltlik günlüğün son sayfasında yer alan 26 Aralık 1993 tarihli günlük, Takvim Yırtıkları’nın bir değerlendirmesi ya da önsözü olarak okunabilir. Burada Hüseyin Su günlük anlayışını açıklar: “Günlükler benim için kişisel bir iç dökme değil, daha çok düşünme ve yazma imkânı sağlıyor. (…) Hem takvime bağlı yazmak hem de genel olarak yazmak, yürümek gibi bir şey.” (TY III, s. 396-397)

Günlüklerde bir çelik adam: Nuri Pakdil

Hüseyin Su, Nuri Pakdil’i çeşitli yazılarında, farklı açılardan anlatır. Kalemin Yükü’nde “Düşünsel, Entelektüel, Muhalif Bir Tasarım Olarak Edebiyat Dergisi ve Nuri Pakdil”, editörlüğünü yaptığı Edebiyat Eylemi ve Nuri Pakdil kitabında “Nuri Pakdil’de Dinî Düşüncenin Tezahürü” başlıkları altında yazdıkları örnek olarak verilebilir. Edebî yönünü, şahsiyetini, düşüncelerini, aykırılığını, öfkesini, yalnızlığını, dergicilik anlayışını, Edebiyat dergisindeki rolünü, muhalif duruşunu bu yazılarında inceler. Üç ciltlik Mektuplar kitabının önsözünde de Pakdil’in beraberlik ve dayanışmadaki ısrarını anlatır. Doğal olarak bu yazılardaki Pakdil, akademik bir üslup çerçevesindedir. Hatta şöyle de diyebiliriz: Bu yazılarda Pakdil, eleştiriden/kritikten uzak, sorgulanmaya açık değildir. Handiyse kusursuzdur.

Takvim Yırtıkları’ndaysa Pakdil, tüm sorgulamalara ve eleştirilere açıktır. Örneğin, “Bir arkadaş olarak Pakdil, ne kadar vefalıdır”, “Ulu Önder’in izini ne kadar takip etmektedir”, “Söyledikleriyle yaşantısı uyum içerisinde midir”, “Öfkesi kimedir ve bunda haklı mıdır” gibi birçok soru sorulabilir. Bu sorular, herhangi bir olumsuzlama amaçlamamaktadır. Salt anlama çabasıyla sorulan sorulardır.

Bir insanı, başka bir insandan dinlemek heyecan vericidir. Tabii ki burada anlatılanların mahiyeti önemlidir. Bir insan, bir insanı niçin anlatır? Buna neden ihtiyaç duyar? Bu soruların ardındaki cevaplar, anlatılanların içeriğini ortaya koyar. Takvim Yırtıkları’nda, hakkında birçok efsane söylenen bir insanın, kişiliği ve yaşantısı konusunda önemli noktalar aydınlatılır. Hüseyin Su’nun tanıklığı ve Nuri Pakdil’in yaşantısı birleşince insanda bir güven duygusu oluşur. Hüseyin Su, sözün sahihliğine önem veren bir yazar-insandır. Takvim Yırtıkları’nda Pakdil’in sözlerini, harfi harfine nakletmesi, onun sözlerinin içerisine kendinden bir şey katmaması bu konudaki ihlâsını ve niyetini gösterir.

Pakdil’i Pakdil yapan kesinlikle öfkesidir. Öfkesiyle kuntlaşır. Entelektüel duruşunu, asaletini, düşüncelerini, yaşama biçimini kin ve öfkeden alır. Kin ve öfkeyi dostlarına da şu sözlerle tavsiye eder: “İnsanlarda kin eksik beyler, kin. Kininizi koruyun, korumak yetmez, her gün daha da çoğaltmanız gerekir. Kin duymazsanız, kininizi sürekli çoğaltmazsanız her gün biraz daha kaybolur gidersiniz siz de başkaları gibi. Bu durumda ayakta kalmamız mümkün değildir. Kin duymayan insan, kesinlikle teslim olmuş demektir! Bunu böyle bilesiniz!” (TY-I, s. 380) Pakdil’in bu cümleleri, içinde bulunduğu hâl, durum ve şartlar dâhilinde okunursa daha anlamlı olur. Yeryüzünde yaşanan bütün kıyımları yakinen takip eden bir insanın, kin ve öfkeyi bir kalkan gibi görmesi anlaşılır bir şeydir. Olumlu gelişmeler insanı memnun eder. Ne ki olumsuzluklar daha fazladır. Olumsuzlukları gören ve bunun giderilmesinden kendisini sorumlu sayan insanlar, huzursuz ve öfkelidir.

Cemile Sümeyra, “Çelik Adam’ın Dervişlik Serüveni” isimli yazısında, bir bakıma Pakdil’in öfkesini tartışır, ona hak verir ve şu sözleriyle de eleştirir: “Hayatı sadece zoruyla, öfke uyandıran yanıyla görmek, hayatın güzelliklerinden uzaklaşarak öfke duygusunu diri tutmaya kalkmak insanî bir duruş sergilemez. Evet bir çelik adam olmayı gerektirir, ancak insanî olmaz bu hâl. İslâmî öğretiye dayandırılamayacak bir hâldir bu. Çelikten de olsa insan o zaman yorulur ve ‘Neden güzel şeyler kalmıyor geride’ sözleriyle, perdelenmiş gözlerle bakakalır hayata.” (Hayatı Kurgulamak, s. 107) Cemile Sümeyra’nın bu sözleri, yukarıda söylediğimiz “Takvim Yırtıkları’nda Pakdil, sorgulanmaya açıktır” ifadesindeki sorgulama noktasını özetler.

Gerçekten de nebevî bir metodu takip eden, hadislere angaje olan, İslâmî öğretiyi vurgulayan bir zihnin, böylesine yalnızlığı seçmesi, otelde yaşaması, hayatına kimseyi almaması, dostluğunun bir dağı yüklenmek kadar ağır olması, öfkeden bir kalkan yapması İslâmî ilkelerle ne kadar örtüşür? Aslında Pakdil’in bu tavırları da bir şeyler anlatmaktadır. Bu tavırlarında, bu çağın insanı/ferdi olarak bir Müslüman’ın duruşu vardır. TV ve radyo aracılığıyla yeryüzünde, nerede hainlik ve kötülük yapıldığına kayıtsız kalamayan Pakdil, elinden bir şey gelmediği için öfkelidir, kızgındır. Yüreği, cendere acısıyla doludur. Kudüs ve Filistin, ‘orada bir yer’ değildir; üzerinde yaşadığı topraklardır. Burada yapılanları, “Çağın kötülüklerini size haber veriyorum” dercesine etrafındakilere anlatır. Amacı, insanları uyandırmak, bir fitili ateşlemektir. Bu sebeple hadislere farklı yorumlar getirir. Bu yorumların anlaşılmayışına öfkelenir: “Hadislerin, kendisinin yorumladığı gibi anlaşılmayışı âdeta deli ediyor, çıldırtıyordu onu. (…) Bazen öfkeden köpürüyor ve eli ayağı titriyor.” (TY-I, s. 54) Namaz ve oruç ibadetlerine de çok farklı yorumlar getirir. Bu yorumlar, dikkat çektiği siyasi, sosyal, dinî, ekonomik ve toplumsal yönler itibariyle çok orijinaldir.

Nuri Pakdil, çevresindeki insanların, kendisi gibi eyleme adanmadığını düşünür. Kendisi gibi direnen bir tane insan olmadığına inanır. Bu yüzden kırgın ve öfkelidir. Böyle bir insan, şimdi aramızda olsa acaba kaç kişi onu dinleyebilir, onun samimiyetine inanabilir? Pakdil’in başarısı buradadır. İki kişinin bir araya gelip birliktelik kurmasındaki zorluğu düşününce, Pakdil’in bir nesle öncülük etmesi ve Edebiyat dergisinin etrafında bugün de kitaplarını okuduğumuz pek çok ismi toplayabilmiş olması yüksek bir başarı örneğidir. O dönemin şartlarında, böyle bir ortamı sağlaması gözden kaçırılmamalıdır. Hüseyin Su, Kalemin Yükü’nde böyle kişilikler için “yörünge insanlar” tabirini kullanır. Bu kişilikler, nevi şahsına münhasır olduklarından, başkalarına benzemediklerinden, yeni bir yol açtıklarından ve iz bıraktıklarından karizmatik otoritedir. Başka bir sosyolojik ifadeyle onları karizmatik lider olarak da tanımlayabiliriz. Bu insanlar, dinî değerleri yaşatmak için çabaladıkları gibi toplumun buhranlı dönemlerinde ortaya çıkar ve hitap ettikleri insanlara umut olurlar. Algıları ve dikkatleri yüksektir. Pakdil’in gündelik olay ve durumlarla ilgilenmediği söylenir. Takvim Yırtıkları’ndaki Pakdil ise, günlük olay ve durumları takip eden, bunlardan gelecek tasarısı çıkaran bir insandır. Günü, bir bilinçlilik hâliyle geçirmek en büyük kaygısıdır. Özellikle de giderek artan ölümler, cinayetler, tecavüzler ve ahlâksızlıklar odağındadır. İnsanlık için endişelidir. İnsanlığın geldiği bu durum, onun ifadesiyle “taksitli özöldürüm”dür. Böyle bir tespit, yalnızca algıları açık insanlara özgüdür.

Gerçek bir yazarla tanışıklık, genç edebiyatçıya büyük bir sorumluluk yükler

Hüseyin Su’nun Pakdil ile geçirdiği günleri yazdığı satırlara ilk bakıldığında, sanki sadece nakil işlemi yapılmış, değerlendirme ve kritik etme yapılmamış gibidir. Böyle görülmesinde, Hüseyin Su’nun anlatma hünerinin yanında, sözüyle kimseyi incitmeme, her şeyi en güzeliyle söyleme hüneri de etkilidir. Günlüklerin sayfalarında, Pakdil de dâhil olmak üzere hiçbir insanı incitecek tek bir söz yoktur. Dedikoduya, ilence, kırgınlığa veya herhangi bir sıkıntıya sebebiyet verecek bir ifade kullanmaz. 10 Ağustos 1990 tarihli günlük, Pakdil ile yürünen yolun içtenlikli bir dökümüdür. Dikkatli okunduğunda, Pakdil’i ve eylem anlayışını kritik ettiği ve sorguladığı görülür. Edebiyat dergisi yazarlarının, Pakdil konusunda düştükleri çelişkiyi şu sözlerle dile getirmesi, Hüseyin Su’nun hem gözlem ve nakil yeteneğini hem de kritik ederken kullandığı dilin karakteristiğini gösterir: “Hemen hemen hepimiz, Nuri Pakdil konuşulurken çelişkiye düşüyoruz. Bu da onu tanıyan ve seven her insan için âdeta kaçınılmaz bir durum. Nuri Pakdil’in yanlış anlaşıldığı, hatta anlaşılamadığı konusunda hepimiz hemfikiriz. Ardından, ‘bunu biraz da hatta bütünüyle Nuri Pakdil sağlamıyor mu?’ sorusuyla hepimiz susuyoruz. Ona yetişemiyoruz bir türlü. Ama o zaten hep yetişilemeyen bir insan olarak sunmuyor mu bize kendisini? Yetişilmesi mümkün olmayan bir insan! Böyle durmuyor mu önümüzde? Böyle inanmıyor muyuz? Yetişebilsek her şey tuz buz olacak belki?” (TY II, s. 110-111)

Gerçek bir yazarla tanışıklık, genç edebiyatçıya büyük bir sorumluluk yükler. Belirli bir yol yüründükten sonra genç yazar, tanıştığı ve bağ kurduğu yazarın kendisi için bir kaynak olduğunu fark eder. Bu kaynak, içinde kaybolunan bir yapı değildir. Bir etkileniş ve uyanıştır. Genç yazar, buradan kendi dünyasını ve yolunu bulur. Âlim Kahraman, Cahit Zarifoğlu ile tanışıklığı üzerine şu cümleleri kurar: “Bir edebiyat ilgilisinin bilmeden kendini aramaya başladığı ilk dönemde, sahici bir edebiyat adamıyla karşılaşmasının; hiç olmazsa belli bir müddet onunla yol arkadaşlığı yapma imkânını bulmuş olmasının anlamını gerektiği şekilde kavrayabiliyor muyuz? Bu beraber yürüyüş, dıştan bakınca hayatın kendi doğallığı içinde cereyan ediyor gibi görünse bile, iç âlem üzerinde, sonradan, kendini ifade hayatının bütününe biçimler kazandıracak o değiştirici ‘terbiye edici’ etkiyi yapar.” (Cahit Zarifoğlu’yla Yedi Yıl, Büyüyen Ay Yay., s. 8)

Takvim Yırtıkları’nda da böyle bir durum söz konusudur. Edebiyat ilgilisi bir genç olarak Hüseyin Su, sahici bir yazarın hayatına, dostluğuna, kitap ve yazı ile olan ilişkisine yakinen tanıktır. Onun rahlesinden, talim ve terbiyesinden geçer. Edebiyat dergisi yayın hayatına son vermesine rağmen bu dergiye olan aidiyet ve bağlılığını sürdürür. Birtakım sorgulamalar, başka bir dergiyi yayın hayatına geçirme veya başka bir dergide yazma gibi konular konuşulsa da Edebiyat dergisiyle olan bağlar korunur. Hüseyin Su, sahici bir yazarı tanımanın ve bir derginin atmosferinden geçmenin anlamını şu sözlerle anlatır: “…bütün sorunlar ve sorular bir yana, Edebiyat dergisi sürecine tanık olmak, bu sürece şöyle ya da böyle katılmak, herkese tarihsel bir sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluk bilinciyle, samimiyetle bir çıkış yolu aramak gerekiyor. Buradan bakmalıyız belki. Aynı zamanda bu tanıklık, tarihsel bir şanstır da hepimiz için…” (TY II, s. 111)

Takvim Yırtıkları ve Bağlanma’nın karşılaştırılması

Bağlanma, Nuri Pakdil’in Fethi Gemuhluoğlu’nun dostluğunu anlatırken aslında kendi dostluk anlayışını da anlattığı kitabıdır. “Dostluğun temelinde ne olmalı" sorusunun peşinde olan Bağlanma, Peygamber (sav) sevgisini de en güzel anlatan kitaplardan biridir.

Bağlanma ve Takvim Yırtıkları, yapı itibariyle birbirinden çok farklıdır. Bağlanma’nın ithaf kısmında Fethi Gemuhluoğlu’nun ismi anılır ve kitapta başka bir isme rastlanmaz. İthaftan sonra Gemuhluğlu da kişi zamiriyle kullanılır. Mekânlar ve konuşmalar, düşünsel cümlelerle, çağrışımlı ifadelerle anlatılır. Köprü’den Eminönü’ne giderlerken mekân, birdenbire kaybolur. Sonrasında iki sevgili dost, Ayasofya ve Süleymaniye’nin açtığı yolda yürür. Birbirlerinin neyi, nasıl yorumladıklarına dikkat kesilirler.

Hüseyin Su, Pakdil’in ayet ve hadisleri yorumlayışındaki farklılığa dikkat çekerken; Pakdil de Bağlanma’da Gemuhluoğlu’nun, Peygamber’i anlatışına ve O’nun hayatındaki olayları yorumlayışına pürdikkat ve pürheyecan kesilir. Bir gece yürüyüşünde, Peygamber’in (sav) Mekke’den Medine’ye gidişini aklına düşüren bu dosta hayranlık duyar ve der ki, “O’nunla içilen çaylar ne güzel çaylardı!” (Bağlanma, s. 36)

İnsandan insana geçen akım, sözcüklerle sağlanabilir. Hâlin sirâyeti gibi sözcüklerin de sirâyeti vardır. Yürüdüğümüz, bakıştığımız, tartıştığımız bir insanın kelimelerindeki tını neyse içimizde duyduğumuz tını da odur. Ölgün kelimelerin sağanağında kalan bir insan, bitkinleşir ve karamsarlaşır. Coşkulu bir ırmak gibi konuşan bir insanın kelimeleriyse muhatabını heyecanlandırır. Onun soluğunu genişletir, ufkunu açar. Bu bağlamda Pakdil, Gemuhluoğlu’nun kendisinde bıraktığı hissiyatı şöyle dile getirir: “İnsanın, bazen, kendini yalnız duyumsaması, bu yalnızlığından korkması, kendi kendine üşümesi olur ya; işte o zaman, yanına gitmesini, varıp görmesini dilediği biri olur ya, o biri O olurdu: ulu ağaç gibi. Yalnızlığımız dağılırdı, üşümemiz giderdi, umutlu yanımız yeniden devinimleşirdi, birden en önüne sıçrardık kavganın; sığamaz olurduk yeryüzüne.” (Bağlanma, s. 30) Takvim Yırtıkları’nda da Hüseyin Su, Pakdil’in kendisinde bıraktığı etkiyi şöyle anlatır: “Nuri Pakdil’le yaşamak, voltajı zaman zaman değişse de mütemadiyen elektrik akımına tutulmaktır. Gerilim sözcüğü, bu hâli tam olarak ifade etmeye yetmez. Belki yüksek gerilim biraz ifade edebilir. Esnediğiniz an yakalanırsınız. Sizi izlemesine de gerek yok. Devre dışı kalan, boşluk bırakır çünkü. Gaflete kesinlikle yer yoktur onun lügatinde.” (TY I, s. 291)

Her iki kitapta da kendisiyle dostluk kurulan şahsiyetler, tepeden tırnağa mercek altına alınır. Kitap konusunda Pakdil’in Gemuhluoğlu’na dair gözlemi şöyledir: “Hiç kimsenin, O’nun bir kitabı karıştırışındaki sıcaklıkla karıştırdığını görmedim kitapları. Bir annenin çocuğuna dokunuşundaki yufka yüreklilikle yaklaşırdı kitaba. Merhametle, yani. Bir canlı gibi görürdü kitabı, öyleydi bakışı kitaba O’nun.” (Bağlanma, s. 25) Hüseyin Su’nun da kitaplar konusunda Pakdil’e dair gözlemi şöyledir: “Kitapları okuduktan sonra masasından hemen kaldırmazdı. Çizdiği yerleri hem yalnızken hem de büroya (ve kaldığı evlere) gelip gidenlere döne döne defalarca okurdu. Bu da onun okuduğu her kitabı yüzde yüz hazmetmesini sağlıyordu. Son derece ciddi ve dikkatli bir okurdu Nuri Pakdil. Neredeyse onun gibi bir okur yoktu, diyeceğim ve bu yanlış bir yargı olmayacak.” (TY I, s. 289-290)

Bağlanma’da Pakdil, Gemuhluoğlu’nu idealize etmeye eğilimlidir. Takvim Yırtıkları’nda Hüseyin Su, Pakdil’i idealize etmez; bütün gerçekliğiyle “bir insan”ı anlatır.

Takvim Yırtıkları’nda okunan kitaplardan, gidilen mekânlardan bahsedilir. Hüseyin Su’nun andığı kitap sayısı ve Pakdil’in önerdiği kitapların sayısı öyle kabarıktır ki, buradan uzun bir okuma listesi çıkarılabilir. Bağlanma ise mekân ve Kur’ân-ı Kerîm odaklıdır. Pakdil’in önemli şahsiyetler ve olaylar üzerine anlattığı birtakım anekdotlar sebebiyle Takvim Yırtıkları, tarihî bir hava taşır. Bağlanma için böyle bir durum söz konusu değildir. Bağlanma’da Pakdil’in kendine has noktalama işaretleri ve vurguları vardır. Takvim Yırtıkları’nda da Hüseyin Su’nun cümlenin anlamına göre kullandığı noktalama işaretleri, dikkatli bir okurun gözünden kaçmaz. Bunlar, imlâda olmayan noktalamalardır. Hüseyin Su’nun iki noktanın sonuna koyduğu bir ünlem ya da bir soru işaretinin ardına koyduğu üç nokta, cümledeki anlamı daha çok hissettirir.

Manevî kaynaklardan uzaklaşma, Ortadoğu ve yeryüzündeki kıyımlar, her iki kitabın da gündemindedir. Kitaba konu olan kişiler, birbirlerini bu konularda bilinçlendirir. Bu konular konuşulduğunda bu üç insan, yeryüzüne sığamaz olur. Hüseyin Su’nun çocuklarıyla birlikte bir bayram sabahı, haritayı açıp Ortadoğu halkıyla bayramlaşması etkileyici bir kesittir.

Takvim Yırtıkları, günlük türünde olması nedeniyle yaşananlara tarih düşer. Bağlanma, anı türüne yakındır. Bu nedenle tarihsel bir kayıt yoktur. Her iki kitapta da bölümler vardır. Bölümlerin girişinde, içeriğe uygun ifadelere yer verilir. Takvim Yırtıkları’nda bu bölümler, yıl esasına göre yapılır ve her bölümün girişine yerli ve yabancı yazarlardan bir alıntı eklenir. Bağlanma’da ise durum biraz farklıdır. Pakdil’in soyut ve çağrışımsal yaklaşımı, bu bölümlerdeki başlıklarda da kendini gösterir. Her bölüme, “damar derinlerde”, “enkazların arasından” gibi içeriğe uygun bir başlık seçer.

Netice olarak Bağlanma ve Takvim Yırtıkları tür ve yapı bakımından birbirinden ayrılsa da insanın insana eklemlenmesi, insanın insana sığınak olduğunu anlatması ve insanın iç dünyasının çok büyük bir giz olduğunu söylemesi bakımından benzerlikler gösterir. Bağlanma’nın Gemuhluoğlu’su insanlarla ilişkilerini yoğunlaştıran, hemen her insana ulaşmaya çalışan, onlarla muhabbet eden bir insandır. Takvim Yırtıkları’nın Pakdil’ine ise herkes ulaşamaz. Onunla herkes muhatap olamaz ve O, herkesle muhatap olmaz.

Takvim Yırtıkları’ndan Hüseyin Su’yu okumak

Takvim Yırtıkları, Pakdil ile geçen yıllara odaklanmış günlükler toplamı olsa da Hüseyin Su’nun yaşamına dair bilgiler de mevcuttur. Öykü anlayışı, okuma ve yazma dikkati, sevdiği ve sevemediği kitaplar, yazma ritüeli, insanî ilişkilere yönelik duygu ve düşünceleri, öğretmenliği, çocuklarıyla ilişkisi, edebiyat ve sanat dünyasına bakışı gibi pek çok alt başlıklar çıkarılabilir. ‘Kırpıntı’ ve ‘ders notları’ olarak adlandırdığı küçük bölümlerde, alıntılamalar yapar.

Hüseyin Su’nun hayatı ve edebî serüveni hakkında etraflıca bir bilgiye sahip değiliz. Eserleri üzerine yapılan hatırı sayılır bir inceleme külliyatı vardır. Fakat hayatı hakkında, Yeni Eleştiri Bağlamında Hüseyin Su kitabındaki biyografi dışında, elimizde derli toplu başka bir veri yoktur. Aslında bir yazarın eserleri dışında, hayatı çok merak edilmeli midir ve bu merak giderilmeye çalışılmalı mıdır, bundan pek emin değilim. Çünkü bir şey açıldıkça yaralanmaya daha müsait hâle gelir. Günlükler, mektuplar ve hâtıraların, yazarın hayatına ilişkin merak duygumuzu giderdiği bir gerçektir. Ancak bu türlerin başka işlevleri de vardır. Bu türler, yazıldığı dönemin şartları, imkânları ve sosyolojik alt yapısı hakkında hiçbir yerde bulamayacağımız bilgiler içerir.

Takvim Yırtıkları, yazma sancısıyla geçirilen bir ömrün defteridir. Yazma sancısını anlattığı satırlar, bir filmin en can alıcı sahnesi gibidir. Yazamama sancısını, bazen tembellik, bazen de bir kaçış hâli olarak görür. Aslında bütün bu sancılar, sözün en güzelini söylemek içindir. Bu yüzden Hüseyin Su’nun yazı ve öykülerindeki cümlelerde, incecikten bir sızı hissedilir. Onu okurlarına sevdiren ve Gülşefdeli Yemenidiye okurlarının zihnine kazıyan bu yazma sancısıdır.

Yazamama sancısı karşısında takındığı tavırlarsa şöyledir: Mektup ve günlük yazar; sıkı kitaplar okur; duygusal ve düşünsel anlamda bağ kurduğu yazarlar ve yazılarla hâlleşir; içinin bentlerini açacak türküler dinler. Bu tavırlarda, kendini dağıtmamak için çabalayan bir insanın edası vardır. Bu edanın şerhi şudur: Bir insan kendine bir dünya kurabilmeli. Bu dünyanın içinde kendisi olarak kalabilmeli. Kendi sancısının üstesinden gelebilmeli. Kendi masasında ve kendi odasında okuyup yazmaktan haz alabilmeli. Neticede “kendisini yoluna koyan insan, hem duruluyor hem de dinleniyor…” (TY III, s. 255)

İnceleme yazılarındaki üslubundan anladığımız kadarıyla Hüseyin Su, itidalli ve vakur biridir. Söyleyeceklerini özel veya genel bir alana hasretmeden bir denge üzerine inşa eder. Öykülerindeki karakterler, öfke ve sevinç gibi zıt duyguları uçlarda yaşamazlar. Deneme, makale ve eleştirilerinde ölçülü bir söyleyiş tercih eder. Günlüklerinde de aynı tutumdadır. Genel ifadelerden kaçınır. Sorguladığı noktalarda sorular sorar. Yüzeysel bir anlatımı yoktur. Olabildiğince sözlerindeki manayı derinleştirir. Böylece okurla arasında bir mesafe kurmak ister. İnsan ilişkilerinde de mesafeyi korumanın, insanı birçok incitici ve yaralayıcı durumdan koruduğunu düşünür. İnsanın kendisini kollaması gerektiği fikrindedir. “Mesafeyi, sevgisizlik sanıyoruz. Hâlbuki en sevdiğiniz insanla bile aranızda bir mesafe olmalı ve bu mesafeyi korumak gerekir. Karı koca arasında, anne babayla çocuklar arasında, kardeşler, arkadaş ve eş dost arasında da bir mesafe olmalı.” (TY III, s. 347)

Hüseyin Su, okuma oburluğu, kötü okurluk ve verimli okuma konusunda uyanık olmak gerektiği görüşündedir. Okuma oburluğu, zaman ve maddiyat açısından külfetten başka bir şey getirmez. Kötü okurluk, zamanını kötü bir kitaba gönüllü olarak vermektir. İşin en kötü yanıysa kişinin bunun farkında olmamasıdır. Verimli okumaysa bir hücre yenilenmesi gibidir. İyi kitaplar okuyan bir okur, bir nevi kendi kendisinin bahçıvanıdır. Bahçıvan, daha çok ürün almak ve düzgün bir biçim vermek için bitkiyi budama makasıyla keser ve kırpar. Böylece bitki, yeniden filizlenir ve daha güzel bir surete bürünür. Verimli okumanın okurdaki aksi de bu şekildedir. Bu tarz bir okuma, insanı tazeler, yeniler ve inceltir. Hüseyin Su, okumanın çeşitli evrelerinden geçerek iyi bir okumanın, çok kitap okumaya tercih edileceğini söyler. Kötü bir kitap karşısında öfkeli bir okur olmaktan kendini alamaz. Bu nedenle kötü kitaplar için “balya küspe” tabirini kullanır.

Sözlü kültür, aramızdan son sürat çekilirken, bunun kaygısını duyan okurlar için günlük ve nevi türlerindeki kitapların yayınlanması sevindiricidir. İnsan, başka birisine kendini anlattığında, benliğinin dağılmış parçaları birleşir. Anlamsız görünen ayrıntılar, anlattıkça bir bütünlük oluşturur. Bu durum, kendisini anlatan bir insanı dinleyen için de geçerlidir. Bir insanın hikâyesini anlatması ya da anlatılan bir hikâyeyi dinlemesi, başıboş bırakılmadığını bir kez daha fark etmesini sağlar. Buna ister terapi diyelim, ister telkin diyelim, insan yaşadığı müddetçe buna hep ihtiyaç duyar. Takvim Yırtıkları, bu ihtiyacın bir parçasıdır. Fikirlerden, yorumlardan, anlatmalardan, açıklamalardan, düşünce ve duyguların aktarımından mürekkep bir kitap olarak insan ömrünün değeri bir yana dursun, bir ânın ne kadar değerli olduğunu anlatır. Hüseyin Su, bir döneme ve şahsiyete tanıklık ettiklerini yazma niyetiyle yola çıktığı Takvim Yırtıkları’nda, bir yazar-insanın okuya yaza bir ömrü nasıl geçirdiğini anlatır.

Hüseyin Su, Takvim Yırtıkları, Şule Yayınları

 

Hatice Ebrar Akbulut

Güncelleme Tarihi: 20 Kasım 2018, 17:41
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20