Gecenin de bir dili vardır Dersaadet'te

Beşir Ayvazoğlu’nu, “Geceleyin Dersaadet” kitabındaki bu topraklara özgü kadim bir bakış açısının sindirilmiş, özümsenmiş haline bakarak, eskilerden ses veren bir yeni şehir sesinin sahibi olarak bile değerlendirebiliriz..

Gecenin de bir dili vardır Dersaadet'te

Geceleyin Dersaadet, Beşir Ayvazoğlu yazınında onu bir şehir tarihçisi hatta bir şehrengiz yazarı olarak nitelemeye yeter mi bilmiyorum. Ama bu kitaba bakarak, Beşir Ayvazoğlu’nu kendi deyimiyle ‘Üç Ahmet’ten, Haşim, Rasim ve Tanpınar’dan sonra özellikle Salah Birsel, Selim İleri, Mustafa Armağan, Orhan Pamuk, Tahsin Yücel gibi çokça İstanbul’u yazan yazarlar arasında saymak gerekir diye düşünüyorum. Bundan da öte, bu kitaptan yola çıkarak Beşir Ayvazoğlu’nu, genel anlamda şehir tarihlerine ve başta Bursa ve Sivas olmak üzere şehirlere düşkünlüğüyle bildiğimiz ilk dönem yazarlarından sonra gelen pek çok yazardan daha fazla öne çıkarabiliriz.

Bu anlamda onun Dersaadet dillendirmesi ile ortaya koymuş olduğu bu topraklara özgü kadim bir bakış açısının sindirilmiş, özümsenmiş haline bakarak, onu eskilerden ses veren bir yeni şehir sesinin sahibi olarak bile değerlendirebiliriz.

Zira ona göre Dersaadet, kalbi Beyazıt’ta atan bir canlı organizma gibidir. Sadece öne çıkardığı bu Dersaadet ifadesiyle bile Ayvazoğlu’nun İstanbul’a bakış açısındaki farkı görmek mümkündür. Çünkü bu Dersaadet, bir biçimiyle de süzülmüş bir biçimde Anadolu’dur. Bütün kendi ışıltısıyla birlikte ışıkla ve ışıkla birlikte gelen enerjiyle ortaya çıkan bir Dersaadet’ten söz eder Beşir Ayvazoğlu.Beşir Ayvazoğlu, Geceleyin Dersaadet

Gecenin de bir dili vardır Dersaadet’te

Ayvazoğlu’nun bize bu şekilde gece içindeki bir İstanbul’u anlatırken, okuru hayran bırakacak şekilde o bildik, kanıksanmış, ayrıcalıklı ve epeyce jakoben tavırlı İstanbulluluk’tan söz etmek yerine gerçek bir Anadolu insanı, memleket evladı olarak baktığı bir İstanbul’dan söz ediyor oluşu ise, özellikle bütün araştırma, inceleme ve portre çalışmalarına sinen bir memleket adamının dilini ele verecek nitelik taşıyor.

Bu bakımdan Beşir Ayvazoğlu’nun yer yer kendi anlatısını kesmek pahasına İstanbul’u özgün ve özel biçimlerde görebilmiş pek çok eski ustanın gözlemlerine yer veriyor oluşu ise bu memleket adamının geniş görüşüne oldukça manidar örnekler teşkil ediyor. Sözgelimi; Ahmed Cevdet Paşa’dan nakille mehtaplı gecelerde Boğaz sularının ayrımsız bir halk kalabalığıyla dolup taştığından ve ‘Bebek ve Büyükdere koylarında suya vurarak servileri gümüşe boyayan bir mehtabın güzelliğinden’ söz ediyor oluşuyla, çoklarının dilinde bir sınıfa ya da tabakaya mensup İstanbulluların gezip dolaştıkları mekânlar olarak anlatılan bu yerlerdeki gerçek İstanbul’u ve gerçek İstanbulluları genel bir toplamda öğrenmek fırsatını veriyor.

Ona göre hemen her şeyin olduğu gibi gecenin de bir dili vardır Dersaadet’te. O kadar ki, ta kadim zamanlardan günümüze kadar, ayın ve güneşin, sonra da ay ve güneşin suda titreyen aksine bir başka renk katan enerjinin, elektriğin bile hiç bozamadığı, sadece katılarak çoğaltabildiği bir renk cümbüşüdür bu.

Dersaadet ve renk denildiğinde belki hepimizin aklını karıştıracak biçimde onun aklını da karıştıran ve kendi deyimiyle, kitabına isim verirken bir an kararsız kalan Ayvazoğlu, son tahlilde geceden ve geceyle birlikte izlediği İstanbul’dan söz etmektedir bu kitabında.

Kitabın başlangıcından itibaren geceyi ve şehri izlemeyi seçen Ayvazoğlu, bunu yaparken başka bir anlamda da geceden yola çıkarak okura Sivas’ta geçen çocukluğundan izler taşıyan bir anlatı sunmaya ve kitabın ilerleyen sayfalarında da, Ahmet Haşim, Ahmet Rasim ve Tanpınar’dan almış olduğu feyizle gecenin insan ve şehirle kurmuş olduğu ilişkiyi çözerek az çok otobiyografik izler taşıyan bir anlatıma yöneliyor. Onun hemen her çalışmasında karşımıza çıkan bu usta isimlere bakarak Beşir Ayvazoğlu’nun sanata, edebiyata ve şehirlere yönelirken hangi ustaları izlediğini de görmemiz böylece mümkün olabiliyor ve böylece bize ustalarını anlatan bir usta ile karşılaşıyoruz onu okurken…

İstanbul’un elektrikle tanışmasının hikâyesi de var kitapta

Bize Sivas’ı ve çocukluğunun gecelerini anlatırken farklı bir zaviyeden Tezer Özlü’nün ‘Çocukluğun Soğuk Geceleri’ni de hatırlatan bu satırlardan yola çıkarak sözü İstanbul’a ve İstanbul’un gecelerine getirmekteki ustalığı ise, bir yandan onun anlatmak sanatındaki özel başarısını gösterirken, öte yandan da bakış açısındaki özgün detaycılık ve ayrıntılara dikkat edişindeki inceliği ortaya koyacak nitelikte… Zira, Ayvazoğlu, kitabın ilerleyen sayfalarında daha da belirginleşen okurla sohbet havasını, en küçük bir basitliğe meyletmeden ve bir o kadar da anlatıcının kaçınılması zor didaktizmine yönelmeden sürdürüyor oluşu ile de bu başarı ve titizliğini ortaya koyuyor.

Beşir Ayvazoğlu hem de ışıl ışıl bir gece izleğinde böylesine geniş bir eksenden izlediği İstanbul’u anlatırken, ondan beklediğimiz biçimde, kendini anlatmaktan alamadığı biçimde bir detaya girerek, yakın zamanlarda daha önce kimseden okumadığımız ve dinlemediğimiz bir katkı yaparak okura İstanbul’un elektrikle tanışmasının hikâyesini de aktarıyor. Bu bakımdan Ayvazoğlu’nun anlatmış olduğu İstanbul’u izlerken yakın tarihin derinliklerine ulaşarak, elektrik enerjisinin olumlu katkılarının yanında özellikle Ahmet Haşim’in deyimiyle ‘güneş mimarisinin katili’ olarak tarif edilen bir başka teknoloji eleştirisi boyutundaki elektrik tarifiyle de karşılaşabiliyoruz.

Öte yandan sanatsal ve yazınsal bir bağlamda Ayvazoğlu’nun bu kitabında kah şairlerin kabus dolu rüyalarına kaynaklık eden, kah romancıların elmas yağmurlarıyla ıslandıkları bir İstanbul ve gece izleği edinebiliyoruz…

Kapı Yayınları’ndan çıkan bu kitabı daha özel kılan bir başka bilgi ise Beşir Ayvazoğlu’ndan öğrendiğimize göre onun geceye olan sevgisi ve gecenin bereketine yönelik inancında aranmalı belki de: “Geceleri çalışmayı, özellikle herkes uykuya çekildikten sonra okuyup yazmayı çok severim. Gecenin bereketi bir başkadır. Geceleyin Dersaadet'in giriş bölümünde çocukluğumda yaşadığım geceleri uzun uzadıya anlattım. Hayal gücü geceleri daha iyi çalışır; karanlık, arkasında olağanüstülükler barındıran bir sır perdesi gibidir. Bu perdeyi şairler ve mistikler aralayabilirler ancak. Necip Fâzıl'ın 'Her gece periler uyur odamda/ Derinlerden gelir uzun nefesler/ Yanan mum bir rüya seyreder camda' mısralarını gecelerle dost olanlar daha iyi anlayabilirler bana kalırsa…”

Şahin Torun yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2019, 18:18
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13