Herkes o Hak olan mutlaktan bir nasip taşır

Araştırmacı ve yazar Mustafa Özdamar, radyodaki bir sohbet programında, Efendimiz (sav) ve evliya âleminden örneklerle ‘halk’, ‘muhalefet’, ‘hoş görü’, ‘üzerine vazife olan şeyleri yapmak’ gibi kavram ve durumlar üzerine konuştu..

Herkes o Hak olan mutlaktan bir nasip taşır

Sufiler üzerine çalışmalarıyla tanınan Mustafa Özdamar, geçtiğimiz haftalarda Radyo İstanbul Ajansı’nın Nesrin Özlek tarafından hazırlanıp sunulan ‘Ayan Beyan İstanbul’ programının konukları arasındaydı. Özdamar, Hz. Peygamber’in ve onun vekili olan evliyanın bakış açısından ve duruşundan yola çıkarak ‘muhalefet’ kavramını yeniden tanımladı. Zıtların birbiriyle kaim olarak kavrandığı geniş bakış açısının muhalif bakış açısı olduğunu, bunun da ‘üzerine vazife olanı yapmanın’ en azından yarısı olduğunu ifade etti. Bunun için öncelikle, tahrif ettiğimiz, çarpıttığımız diğer bazı kavramları ayetlere, hadislere ve tasavvuf ıstılahatına başvurarak, kendi tabiriyle ‘yerli yerine oturttu’.

“Elhamdülillah”

Söze “muhabbete geldik” diyerek başlıyor Mustafa Özdamar ve o arada kendisine yöneltilmiş olan “Nasılsınız?” sorusuna karşılık olarak devam ediyor “ve madem sohbet yumağı önümüze geldi… Eskimeyen eskiler bu soru karşısında hep “Elhamdülillah..” demişler. Elhamdülillah, Elhamdülillah, Ehamdülillahi alâ külli hâl.. ‘Elhamdülillah’, her şeyi güzel yapmak Allah’a mahsustur anlamına gelir. “Her şeye rağmen, her duruma rağmen Elhamdülillah..” demek, yani herhangi bir olumsuz durum olduğu zaman dahi “Elhamdülillah..” demek ‘elhamdülillah’ın ne anlama geldiğini kavramamış olanlara tuhaf gelebilir. Halbuki her halükarda, her zaman, her an, her türlü övgü yüce Allah’a yaraşır, yakışır. Onun için “Elhamdülillah..” demek çok güzel bir şey” diyor.

İkinci olarak tasavvufun genel ilkesine işaret eden kenz-i mahfi (gizli hazine) hadisini zikrediyor: Cenab-ı Hak diyor ki: “Ben bende gizli bir hazineydim, tanınmayı sevdim ve halkı yarattım.” Şimdi bu hadis-i kutside buyurduğu gibi güzel Allah sevmiş ve yaratmış. Ne yarattıysa. Bize göre güzel-çirkin, iyi-kötü, şöyle ya da böyle” diyerek, muhabbetle sohbet yumağını açıyor ve ‘üzerine vazife olanın’ etrafında döndürmeye başlıyor.

‘Halk’ cümle mahlûkattır

‘Elhamdülillah’tan sonra Özdamar ‘halk’ kelimesinin anlamı üzerinde duruyor. Bu konuda yakaladığı ipuçlarından biri kenz-i mahfi hadisinde geçen ‘halk’. “Biz ‘halk’ kelimesini genellikle insanlar için kullanırız. Halbuki ‘halk’ kelimesi sadece insanlarla sınırlı değil; “bütün mahlûkat, bütün yaratıklar o ‘halk’ kelimesinin içinde var” diyor. Bizim cansız dediğimiz şeylerin sufiler için kendine özgü bir cana sahip olduğunu, bu nedenle, dört mahlûkat kademesinin; cemadat, nebatat, hayvanat ve insanatın canlılık giderek artacak şekilde birbiriyle bağlantılı görüldüğünü söylüyor.

“Böyle yukarı doğru çıktıkça itaat azalıyor, biraz isyan var. En yüksek insanda oluyor bu. Bir hikmetle böyle” diyor. Bu hikmete işaret eden bir ayet-i kerimeyi de zikrediyor: “Ve Rabbin meleklere muhakkak ki ben yeryüzünde bir halife var edeceğim demişti. (Melekler de): “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi var kılacaksın? Biz tespih ediyoruz, yüceltiyoruz hamdınla, takdis ediyoruz seni dediler. (Rabbin de): “Muhakkak ki ben, sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi” (Bakara 30).

En kötünün içinde bile iyi bulunur

Evet, geniş bakmak cümle mahlûkata ve bir bütün olarak bakmak, ama aynı zamanda olumlu bakmak, yani  ‘hikmet kapısından’, ‘hikmet penceresinden’ bakmak demek. Çünkü yaratan her şeyi bir hikmetle, yani bir sebeple yaratmış, boşa yaratmamış. Yeryüzünün yaratılışıyla ilgili bir ayet-i kerimede geçiyor bu: “Sen bunu boşuna yaratmadın Rabbimiz” (Ali İmran 191). Boşa olmadığı için hiçbir şey boş değil, bizatihi, kendine göre, kendi içinde hoş. Öyle ki en kötünün içinde bile iyi var. Hikmet penceresinden görülen bizatihi hoşluğun bir şekli bu. Diğeri ise her şeyin zıddıyla kaim (birbirine dayanarak, çatılı bir şekilde ayakta duran) olması; her şeyin, herkesin bir diğeri için var olması.

Özdamar’ın çağımız velilerinden zirve bir şahsiyet olarak andığı Harputlu Kemal Efendi, kendisi en sıkıntılı günlerindeyken olayların akışından şikâyetçi olan etrafındaki kişilere şöyle söylermiş: “En kötünün içinde de en iyi vardır. Hüner onu açığa çıkaRabilmektir”. En kötünün içinde bile bulunan iyiyi görmeyi sağlayan olumlu bakış açısını tarif ediyor Özdamar: “Diyelim ki lağım patlamış. Bizim Bab-ı Âli yokuşundan ya da Gülhane’nin önünden pislik akıyor diyelim. Her tarafı ağır şekilde kokutuyor.  Ona bile olumlu bakacaksın. Ona bile “Bu bir yerlere gidecek, gübre olacak, o gübrenin içinden güzellikler fışkıracak” diye bakacaksın. Evliya hazeratının olumlu bakışı işte aynen böyledir. Bu bakış Peygamber aleyhisselamdan gelen bir bakıştır. Her şeye rağmen olumlu bak. Olumlu bak illa ki. Sadece sende değil o hoş gördüğün şeyler, hoş zannettiğin şeyler. Her şeyde ve herkeste var. Allah sadece sende değil. Allah her yerde ve her şeyde. Sıfât, esmâ, ef’âl, âsârıyla… Olmadığı bir yer yok.”

Hak tektir, mutlaktır; herkes o mutlaktan bir nasip taşır

Olumlu bakışın daha önceki peygamberlere emrolunduğuna işaret eden ‘kavli leyin’e (yumuşak söz) (Taha 44) atıfta bulunarak, geniş bakışı yumuşak bakış olarak da tanımlıyor Özdamar. Buradan sözü muhaliflik konusuna bağlıyor ve insanlarımızın genelde olayları, kişileri hepten aleyhte görmeye, bu nedenle muhalif olduğu şeylere karşı çok sert tepki vermeye şartlı olduklarını, ondan dolayı da kayıplar olduğunu, duygusallıklarla, paldır küldür davranmanın işgüzarlık olduğunu, netice vermeyeceğini, olayları daha da büyüteceğini söylüyor. Özdamar’a göre, muhalif dediğimiz insanın kendi hâlinin ve kâlinin, duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının da birilerine ters gelebileceğini hesaba katması, daha ötesi kendisinde hoş gördüğü şeylerin, hoş zannettiği şeylerin her şeyde, herkeste olduğunu kabul etmesi lazım. Hep “Ben haklıyım, onlar haksız” diyemem. O haksızlık olur. Herkesin kendine özgü bir haklılığı vardır. (Özdamar’ın uygun gördüğü şekilde; büyük harfle) Hak’sız olan yoktur. İster inansın Hakk’a ister inanmasın. Hak tektir, mutlaktır. Herkes o mutlaktan bir nasip taşır.

Eğer birisini kendi tarafına çekmek istiyorsan, yani hakkı temsil edebiliyorsan, o zaman onun hakkına hukukuna çok iyi, çok sağlıklı riayet etmen lazım” diyor. Bununla ilgili olarak bir de ‘kavli leyin’ ile çelişir görünen “Ey peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara galiz ol…” (Tevbe 73) ayet-i kerimesine atıfta bulunuyor. Buradaki ‘galiz’ (İng. harsh) kelimesinin Türkçe karşılığını çok araştırmış Özdamar. Muhtelif meallerdeki karşılıkları içinde ‘çetin’ kelimesinin en uygunu olduğuna kanaat getirmiş. Daha sonra zikrettiği, üç kere uyardıktan sonra gereğini yapmayı tavsiye eden hadis-i şerif ise yumuşak söz ile çetin olmanın çelişmeyeceğine işaret ediyor. Muhalifliğin, eğer üzerine vazife olan oysa, vakti saati gelince, kaçınılmaz hale gelince, çetin olma işi olduğunu ekliyor Özdamar.

Evliya hazeratı boş bakmadılar, hoş baktılar

Evet, evliya hazeratı “Elhamdülillah..” dedikleri gibi muhabbetle bakıyorlar; güzel bakıyorlar ve vazifelerini yapıyorlar. Bu, mertlik, yani özü sözü bir olmak demek. Geniş bakıyorlar. Geniş bakmak öncelikle cümle mahlûkata bakmak demek. İnsana, eşyaya, tabiata, kâinata, yani bütün varlığa boş bakmayan, hoş bakan insanlar veliler. Buna bağlı olarak cömertler. Her şeyi buyur edip ağırlıyorlar, izzet-i ikramda bulunuyorlar. Demek ki hiçbir zaman, hiçbir durumda basireti, eli kolu bağlı kalmıyorlar. Geniş bakmak, aynı zamanda mahlûkata hikmet penceresinden bakmak, olumlu bakmak demek.

Yunus hazretlerinin dile getirdiği gibi bir bakış bu: “Yaradılana hoş baktık, hoş gördük yaradandan ötürü.” Hoşgörüden anladığımız da bu olmalı Özdamar’a göre. “Arkadaşlara hep söylerim, hoş görmek hoş görenin karşı tarafa bir lütfu değildir. Onda bizatihi olan hoşluğu görebilmektir. Eğer öyle değilse, yani “Sen berbatsın, ama ben seni hoş görüyorum” dercesine hoş görüyorsa, o hoş görü hoş görü değildir. Allah’ın yarattığı yaratıktaki hoşluğu yakalayabilmektir. Herkeste de o vardır” diyor.

Her şey zıddıyla kaim

Özdamar’ın açıklamalarına göre hikmet penceresinden görülen bizatihi hoşluğun diğer şekli her şeyin zıddıyla kaim (birbirine dayanarak, çatılı bir şekilde) olduğu ve her şeyin bir şey için var olduğu. Cihatla ilgili bir ayet-i kerime’de buyrulduğu gibi [Bakara 216] “Sizin için kerih olan, hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayır, sevdiğiniz, hoşlandığınız bir şey sizin için şer olabilir.” Kavramları yerli yerine oturtmak, yerli yerince kullanmakta çok ağır yanlışlar yaptığımıza işaret eden bir ayet-i kerime bu. Özdamar’a göre biz niye yaratıldıkları şöyle dursun, hayır nedir, şer nedir, üzerine düşünmüyoruz bile. Varlığı kendi ölçülerimiz içerisinde “hayır” ve “şer”, iyi-kötü, güzel-çirkin, ila nihai bir tasnife tabi tuttuğumuzu, iyi dediğimiz şeyler oluyorsa sevinmeye, kötü dediğimiz şeyler oluyorsa öfkelenmeye, nefret duymaya şartlı olduğumuzu, ama Kur’an-ı Kerim'in girdaplarının arasında, arada sırada yakalayabildiğimiz ipuçlarının önümüzü aydınlattığını söylüyor.

“Allah niye yaratmış şer dediğimiz şeyi, bir işe yaramıyorsa? İnsan olarak, kul olarak biz bile işimize gelmeyen şeyi yapmazken, Allah niye yaratsın? Mecbur değil, mahkûm değil, yaratmak zorunda değil.” diyor ve ekliyor: “Musa aleyhisselam varsa onun karşısında bir Firavun olacak, İbrahim aleyhisselam varsa onun karşısında bir Nemrut olacak. Adı güzel kendi güzel Muhammed aleyhisselamın karşısında bir Ebu Cehil olacak. Zıddıyla kaim her şey. Evliyanın geniş bakışından yola çıktık. Evliya öyle bakar.” Özdamar, bunun da Hz. Peygamber’den gelen bir bakış olduğunu söylüyor. O her şeye o kadar geniş bakmış ki, hatırladığı kadarıyla, cihatla emrolunan, kendisine cihat izni verilen neredeyse tek peygamber Muhammed aleyhisselam. Dışarıdan, diğer dinlerden insanlarca kendisine “insanların eline kılıç verdi”, “savaşa izin verdi” gibi eleştirilerde bulunulduğunu, savaşın bir çözüm olmadığını, ama kördüğümün içerisinde, karmaşanın içerisinde bir çözüm arama, çözüm bulma arayışı sonucunda savaş kaçınılmaz hale gelince, insanoğlunun onu zorunlu olarak yapmak durumunda olduğunu söylüyor.

Bununla ilgili olarak, “Kur’an-ı Kerim’de birbirine ters gibi görünen ayetleri yerli yerince konumladığımız zaman öyle bir tersliğin, zıtlığın olmadığını da görürüz. Ama bunu herkesin anlaması mümkün değil” diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Kur’an öyle bir derya ki; girdapları olan bir derya. Girdabı fazla olan bir okyanusta herkesin denize girmesi, hele hele derinlere inmesi mümkün değil. Yani orada çok iyi yüzücü olmak lazım. Yıllardır bu işin içersinde uğraşan birisi olmamıza rağmen zaman zaman, aman ya Rabbi, ürperiyorum.” Demek ki evliya hazeratı zıtları geniş bir bakış açısından birbiriyle kaim (çatılı) görürken, bizler nefsî, öznel, mevzii, dar bir bakış açısıyla terslik (birbiriyle çatışır) olarak görüyoruz. Özdamar bunu ‘renge esaret’ olarak ifade ediyor: “Her şey yerli yerince olduğu halde renge, olaylara esir olduğumuz için o bağımlılıklar bize her şeyi, pek çok şeyi ters, çatışır gösterir. Üstad Nursi’nin ifadesiyle ‘hadisatın tazyikatı altında kalmak’ insanı çok kötü yakalar.” Renge yaptığı atıf, “Levn-i mâ levn-i inardır” sözünü hatıra getiriyor. Zira sufiler için renk ancak eşyada bulunur ve istidat derecesinde müşahede edilir. Nur-i Hak mutlak olup renkten ârî olduğu için, onunla bakabilenler, yani nur-i basiretleri saf olanlar eşyayı renksiz görürler, Hakk’ ın tecellisini cümle mahlûkatta renksiz müşahede ederler.

Evliya hazeratı üzerlerine vazife olan şeyleri yaparlar

Söz ‘üzerine vazife olanı yapma’ya geldiğinde, Özdamar onu şöyle tanımlıyor: “Allah’ın yarattığı yaratıktaki hoşluğu, kimisinde şu kadar, kimisinde bu kadar, kimisinde açık, kimisinde kapalı herkeste olan hoşluğu yakalayabilmek, üzerine vazife olanı yapmaktır. Ona oradan (hikmet kapısından) girmeye çalışırsan buluşursun bir yerlerde. Tam anlaşmak diye bir şey söz konusu değil elbette.” Evliya hazeratının, işgüzarlık değil, üzerlerine vazife olanı yaptıklarını, bundan dolayı herkes tarafından daha çok sevilen insanlar olduklarını söylüyor. Onlar Efendimiz aleyhisselamın bakışıyla geniş bakarak, cümle mahlûkatta ve olayda, en kötüsünde dahi bulunan hoşluğu yakalamaya çalışmışlar, gizem boyutundan, hikmet penceresinden bakarak ve her birinin bir diğeri için var olduğunu görerek, cümle mahlûkatla bir yerde buluşmuşlar.

Onları ayırt etmenin kolay olmadığını söyleyen Özdamar, mertlik ve cömertlikleriyle meşhur iki zattan söz ediyor. Biri son üzerinde çalıştığı dosya olan Şevket Baba, diğeri Peygamber efendimizden yüzyıllar önce yaşamış olan Hatem-i Tâi. Şevket Baba’yla ilgili olarak “Herkesin çok iyi tanıyabildiği bir insan değil. Geleni gideni çok olduğu halde, ağırladığı insanlar çok olduğu halde, onu tam anlamıyla anlayamamışlar. Evliya hazeratının öyle bir özelliği vardır; onlar ne kadar hâlini açık etse de, açarken aynı anda örttüğü için herkes kavrayamıyor” diyor. Özdamar’ın ‘olayların gizem boyutu’ dediği boyutta, ‘bir hikmetle böyle’ dediği türden bir özellik olsa gerek bu. Anlaşılıyor ki, açarken örtmeyi bilen, örtülü olanı da açmayı biliyor.

Özdamar’a göre, bize ters düşen bir şey olduğu zaman, yani hoşluk bize örtülü olduğu zaman, nefsî hareket ederek, benlikle hareket ederek çok ağır ve kaba bir şekilde kişilerin ve olayların üzerine gitmeden, onları kendine getirmeye çalışmak lazım. Bütün yaratıklar arasında da aynı tavra sahip olmamız lazım. Özdamar hoşluğu açığa çıkarmanın dağı kazmak, taştan topraktan sonra o madenin cevherine ulaşmak, ulaşmak yetmez fabrikaya taşımak,  kazanlarda kaynatmak, haddeden geçirmek gibi bir sürü işlem gerektiren zor bir iş olduğunu söylüyor. İnsanın içindeki hoşluğu, içindeki özelliği, güzelliği yakalayabilmenin ve harekete geçirmenin çok daha fazla ince davranmayı gerektirdiğine dikkat çekiyor. Kifayetsizlik ve isabetsizlik ihtimali daha yüksek bunda. Tam anlaşmak diye bir şey söz konusu olmamakla birlikte, negatifi fazla, nuru nar olan insanlar karşısında pozitifliğimizin (nur) yetersiz kalabileceğini, bu nedenle onlara karşı pozitifliğimizi artırmamız lazım geldiğini belirtiyor. Buna rağmen senin nurun onun narına galip gelemezse, “Ben karşılayamadım, yetmedim, yetemedim” diye düşünmenin bile bir kazanç olduğunu, en azından bir şey kaybettirmeyeceğini söylüyor. “Yani her halükarda, aşağılık kompleksine girmeden, çok rahat şunu söyleyebilmeliyiz” diyor: “Ben anlatamadım.”

Hoşluğu, güzelliği yakalayabilmekteki isabetsizliği ise “işgüzarlık” olarak tanımlıyor Özdamar. İnsanlarda genelde birilerini iyileştirme arzusunun olduğunu, fakat negatifi fazla çoğu kişinin, iyi taraflarını görmediği için bir diğerini tıpatıp kendine benzetmeye çalıştığını söylüyor. Bu da işgüzarlıkla sonuçlanıyor. Negatifi fazla insanların muhalefet diye yaptıkları şeyin bu olduğuna dikkat çekiyor. Bize ters düşen, hoş gelmeyen kirli duyguları, düşünceleri, davranışları arıtmak ve bunun için üstümüze vazife olan şeyleri yapmakla mükellef olduğumuzu, öyle bir yükümlüğümüz olduğunu, olumlu bakmanın, her şey Allah’tan geliyor diye yan gelip yatmak anlamına gelmediğini söylüyor. “Yani herkes üzerine vazife olan şeyi bilecek, yapacak, yapması lazım. Lakin üzerimize vazife olan ne? Bütün mesele bu. Çünkü herkes kendi üzerine vazife olan şeyi belirlemekte çok zorlanır.  Yani o çok büyük bilgeliği gerektiren bir şey. O zaman bilenlerden, bilgelerden herkes kendi üzerine vazife olan şeyleri öğrenmek durumunda. Yoksa iş değil işgüzarlık yapmış olur, ortalığı karıştırır” diyor.

Kırkları arayan işgüzar adamın hikâyesi

Bununla ilgili olarak, Harputlu Kemal Efendi’den dinlemiş olduğu, “Aslında her şey çıkar bunun içinden” dediği bir hikâyeyi anlatıyor Özdamar. Kırklar’a meraklı, uzun yıllar “Kırklar! Kırklar! Kırklar!” diye gezip onları nerede görebileceğini soran bir adam, günün birinde rastladığı birisinin tarifi üzerine kırklar meclisine ulaşır. Başları olan kişi henüz şehit düşmüş olduğu için, onu hemen baş olarak aralarına alırlar. Adam buna uygun olmadığını öne sürerek itiraz etse de, onu ikna ederler. Görevleri dolayısıyla dışarı çıkıp akşam döneceklerini, kendisinin, yaşadıkları mağaradaki postun üzerine oturup karşıdaki duvarda dünyada olup biten her şeyi izleyebileceğini, olaylara istediği gibi yön verebileceğini söylerler. Onlar gittikten sonra adam posta oturur ve dünyadaki karışıklıkları izlemeye başlar.

Bunlardan biri, bizim insanlarımızı çok ilgilendiren şekilde, ‘kâfirlerle’ ‘Müslümanlar’ arasında bir deniz savaşıdır. Mü’minler zayıf durumda, savaşı kaybetmek üzeredirler. Adam hemen müdahale etme, mü’minleri galip getirme düşüncesine kapılır. Adeta önündeki bir havuzdaki kâğıttan gemileri parmağıyla alabora eder gibi müdahalesini yapar, küffarın gemilerini batırır ve savaşı tamamen kaybetmek üzereyken mü’minleri galip getirir. Çok mühim bir iş yaptım diye içinden geçirerek bir ‘oh’ çeker ve ‘elhamdülillah’ der. Akşam olup diğer otuz dokuzu döndüklerinde durumu öğrenirler ve kırkların özelliği gereği, hepsi aynı anda ‘eyvah eyvah’ çekerler. Adam hiçbir şey anlayamaz ve yaptığını savunmaya devam eder. Üçüncü ‘eyvah eyvah’tan sonra ona derler ki “Bugün o savaşta şu kadar mü’min kardeşimiz peygamberlikten sonra en yüksek mertebe olan şehitlik mertebesine ulaşacaklardı, sen onların o mertebeye ulaşmalarına engel oldun”. Özdamar bunun zaman zaman anlattığı bir hikâye olduğunu, burada bırakırsa “Hadi canım sen de. Adam da ne anlatıyor. Elime fırsat geçecek, filan yerdekiler şehitlik mertebesine erecek diye, ben müdahale etmeyeceğim” şeklinde düşünenlerin çıkabileceğini söylüyor. “Hayır,” diyor “bu kırklar hikâyesi bu mesajı vermiyor. Öyle bir mesaj yok. O mesajı çıkaran kendi yanılgıları içerisinde kotarıyor onu. Bu hikâyeden öyle bir mesaj çıkarmıyorum ben. Çıkarılmaması da gerekir. Sen üstüne vazife olan şeyleri yapmaya devam edeceksin. Ne ise o üstüne vazife olan. Herkesin üstüne vazife olan şeyler de farklıdır.”

Bizim için tek model adı güzel kendi güzel Muhammed aleyhisselamdır

Özdamar, üzerine vazife olanı yapmada, Hz. Peygamber devrinde olduğu gibi bugün yüzyıllar sonrasında da tek model şahsiyetin adı güzel kendi güzel Muhammed aleyhisselam olduğunu, evvela bunu bilmemiz, bunun peşinde koşmamız gerektiğini söylüyor. Bu konudaki diğer sözleri şunlar: “Hayatın bu yakasında neleri, nasıl yaşamışsa, olaylar karşısında nasıl tavır takınmışsa, ‘duruşu’ neyse, öğrenebildiğimiz kadar öğreneceğiz ve ona uymaya çalışacağız. Ondan sonra da ona vekâlet eden insanlar var. Bunlar birinin bir teline dokunulduğunda hepsi aynı telden ses verecek kadar udları iyi akort eden ud ustalarına benzerler. Kendileri de aynı özelliği gösterirler. Kırklar gibi. Birisinin bir tarafı incinse aynı anda kırkının da aynı yerinin incindiğini, hangi konuda ne şekilde duygulansalar kırkının birden aynı duyguyu yaşadığını, aynı tepkiyi verdiğini söylerler. Bir olay karşısında hepsinin tavrı aynıdır. Gönüllerimiz, zihinlerimiz çok büyük, çok kaliteli ustalar tarafından aynı şekilde akort edilse karmaşa olmayacak. Hepimiz aynı sesi vereceğiz, aynı tepkiyi vereceğiz, aynı zevki, aynı şevki yaşayacağız.”

Peki, nasıl gerçekleşecek bu model alma? Bir kere, plan, metot gibi bir şeyden değil, ‘duruş’tan söz ediyor Özdamar. Hz. Peygamber’i model almak; önümüzde tek model şahıs olan Hz. Peygamber’in duruşunu edinmek demek. Özdamar’ın daha önceki bir sohbetinden hatırlanabileceği gibi, bunun için Efendimiz aleyhisselamı yaşamak, onu hayatımıza geçirmek vazgeçilmez. Davete icabet etmişler (imanı olanlar) olarak Habibullah sofrasına talib olmak yeterli. Onunla yemek içmek, oturup kalkmak mümkün. Onun ve vekilleri olan evliyanın sözlerini, anlattıklarını ve yaşadıklarını okumak, dinlemek bunun bir yolu. Özdamar da o rivayetlerden birkaçını naklediyor bu sohbette.

Bunlardan en duyulmuş olanı Peygamber efendimiz tarafından anlatılan, İsa aleyhisselamın yaşadığı bir olay. Rivayetler içersinde karışıp Peygamber efendimiz tarafından da yaşandığı söylenen bu olayda, bir köpek ölüsünün yanından geçerken havarilerin “Bu ne pis kokuyor,”  demesi üzerine İsa aleyhisselam gülümseyerek “Ne güzel dişleri var!” der.

Bir diğeri Özdamar’ın çok hoşuna giden, Aziz Mahmut Hüdayi’nin halifelerinden Mustafa Devati’nin yaşadığı bir olay. Bir gün isteği üzerine, dervişleri bugünkü Üsküdar’da Şeyh Devati Cami olarak kullanılan mekânın bakımsız kalmış bahçesindeki ağaçların sürgünlerini kırıp, yabani otları yolarlar. “İçimizdeki ne? İçimizde de bizim hep böyle şeyler vardır. Onları ayıklamamız lazım diyor” Özdamar ve Devati’den nakletmeye devam ediyor. O gece Devati hazretleri rüyasında kendisini bir odada, peygamber efendimizin meclisinde görür. Kapı açılır ve ellerinde dallar, sürgünler bulunan bir melek grubu içeri girer. İşte o dallar ve sürgünler Hz. Peygamber’e derler ki, “Ya Resulallah, Devati kulunuz bizi kırdı, kırdırdı, bizi incitti”. “Onlar öyle söyleyince Resulullah hazretleri bana şöyle bir nazar buyurdular ve “Devati! Arife yaraşan mahlûkatı incitmemektir” buyurdular” diye anlatır Devati hazretleri. Bu hikâyeyi okuduktan sonra kafasında bir soru belirmiş Özdamar’ın: “Bağa, bahçeye, tarlaya, tapana hiç dokunmadan olmayacağına göre, nasıl yapmak gerekiyor?”

Diyor ki “Aslında bütün yaratıkların birbirleriyle bir şekilde anlaşma imkânları var. Gönül diliyle konuşabilirseniz, çok içten davranabilirseniz, tahtaya da bir şey söylesen, taşa da bir şey söylesen, çere çöpe, şuna buna… O seni anlar.” Yani, her biri insanmış gibi ‘halk’ kavramı içinde düşünürsek diğer yaratıklarla iletişim kuRabiliriz demek bu. Şu hadis-i şerife istinaden bunu böyle rahat söyleyebildiğini belirtiyor: “Evinize bir yılan, istemediğiniz bir hayvan girmişse, “Bak burası benim yaşadığım mekândır. Aynı mekânda yaşayamayız. Ben korkmasam bile çoluk çocuk korkar. Uygun olmaz. Sen burayı terk et ve kendine başka bir yer edin” diye üç defa uyarın. Üç uyarıyı da dikkate alamazsa, o zaman gereğini yaparsınız.” Özdamar, bütün mahlûkata ulaşma imkânı olduğuna (ve yumuşak bir dille uyardıktan sonra ona karşı ‘çetin’ olunabileceğine) işaret eden bu hadis-i şerifin sadece inananlara hitap etmediğini, zira hiç inancı olmayan insanların dahi varlığın birbiriyle bir iletişim kanalının olduğunu bileceğini söylüyor.

Cümle mahlûkat için hüsn-ü hâller ve hüsn-ü hatimeler hâsıl eyle ya Rabbi

Sohbetin sonuna doğru “Baştan beri söylemeye çalıştığım, bizim insanlarımızın genelde kaderin akışı içinde ortaya çıkan, zuhur eden olaylara “battık, bittik ölüyoruz, çaresiziz”  şeklinde çok ağır tepki verdikleri, morallerini bozdukları, kendilerini yalnızlığa mahkûm ettikleri. Hele hele “her şey gitti, insanlık öldü” demek son derece yanlış bir şey. En ağır şartlarda bile… Hep negatif bakar da moralini bozarsan kaybedersin. Kendin de kaybedersin, etrafındakilere de kaybettirirsin. Hikmet kapısına, hikmet penceresine pek başvurmadıkları için, nefsî hareket ettikleri için karman çorman oluyor her şey, hep gürültü patırtı çıkıyor. Bütün mesele olayların hikmet boyutuna bakmadan, sadece görünen yüzüyle yetinerek yorumlamak. “O tür yorumlar insanı çok yorar. O yorgunluk içerisinde de insan çok ağır yanlışlar yapar” diyor Özdamar.

Sözü bilhassa Peygamber efendimiz adına bir şeyler sergileyenlere. “Peygamber efendimizi çok iyi tanımak ve yaşamak lazım. Onu çok iyi tanımayan ve onu yaşamaya çalışmayan insanlar kim olursa olsun çok ağır yanlışlar yaparlar” diyor ve bir hadis-i şerifi zikrediyor: “Bir kimse insanlar helak oldu derse, kendisi onların en ziyâde helak olanıdır.” Böyle negatif bakışla etrafını helak olma duygusuna itenlerden olmamak için duaların sonunda söylenmesi gerektiğini düşündüğü bir cümle var: “Cümle mahlûkat için hüsn-ü hâller ve hüsnü hâtimeler hâsıl eyle ya Rabbi.” Çok içten, çok yürekten, hiçbir şeyi dışında bırakmayarak söylenmesi gereken.

Hande Gültekin özetini yaptı

Güncelleme Tarihi: 29 Nisan 2019, 17:28
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13