Hayret isteyeni olağanlaştırmak

"Düşünce dünyasındaki duraksama ve gerilemenin ortaya çıkardığı bir başka problem de toplumdaki din anlayışı ile bilim anlayışı arasındaki çizginin belirginliğini yitirmesidir." Saliha Türkmen yazdı.

Hayret isteyeni olağanlaştırmak

İnsan doğumundan itibaren belirli kuralların asla aksamadan işlediği bir sistemle muhatap olmaya başlar. İlk aşamada çevresindeki sesler kulaklarında birtakım sinyallerin oluşmasına sebep olur ve bu sinyallerin kulaklarından beynine iletilmesiyle birlikte o sesleri anlamlandırma çalışmaları başlamış olur. Sonra gözlerini açar, çevresinde ışık varsa bu, yine gözlerinde birtakım sinyallerin oluşmasını sağlar ve beyne iletilmesiyle birlikte gördüklerini de anlamlandırmaya çalışır. Gözleriyle gördüğü veya sesin kendisinden çıktığı bazı nesnelerin onunla teması hâlinde bedeninden beynine yine farklı birtakım sinyaller ulaşır ve onları da anlamaya çalışır.

Zamanla oturmayı ve ayakta durmayı öğrenir ve tabii düşmeyi. Bu acı deneyim ona, bedeninin yer tarafından daima çekildiğini sözsüz bir dille öğretir. Sonra hemen hemen hiçbir şeyin yerle teması olmaksızın sabit kalamayacağını öğrenir ve eline geçirdiği her şeyle bunu test eder. Aynı zamanda bazı maddelere dokunulmaması gerektiğini, dokunursa “yakmak” adı verilen bir fiilin gerçekleştiğini yine birtakım acı deneyimlerle öğrenir.

Neden sonra bir dönem gelip gözlerini kapattığında çevresinde temas ederek var olduklarından emin olduğu şeyleri göremediğini, açtığında ise görebildiğini fark etmeye başlar. Daha da ilerleyen dönemlerde görmek için sadece gözlerini açmanın yeterli olmadığını, bir de ışık adı verilen bir şeyin var olması gerektiğini fark eder.

Işıkla alakalı düşüncelerine gün kavramı da tabii olarak eklenir. Çünkü Güneş’i tanır ve Güneş’in hareketleriyle gündüz ve geceyi bağdaştırır. İlerleyen vakitlerde okuma yazma öğrenir ve kitaplardan Güneş’in her zaman belli bir vakitte belli bir noktadan doğduğunu, belli bir vakitte belli bir yerden battığını öğrenir.

Aynı şekilde yerçekimini öğrenir, böylece havaya fırlattığı bir taşın ne kadar sürede yere varacağına kadar ince hesaplamaların yapılabildiğini, tüm bunların da belirli formüller dahilinde modellendiğini görür. Kimya ile ilgili araştırmaları öğrenir ve çevresindeki kimyasal tepkimelerin hangi durumlarda ne oranda gerçekleşebileceği hesabına varıncaya kadar ince sistemlerin varlığını öğrenir.

Yüzeyselleşen hakikatler

Nihayetinde, bu sistemlerde bazı problemler çözüm bekliyor olsa da kâinatın kusursuz bir sistemler topluluğu olduğunu, aksaklıkların da bu sistemlerin daha iyi çözümleneceği günleri beklediğini düşünmeye başlar.

Uzaya fırlatılacak bir uzay aracının hangi modelleme kullanılarak fırlatılacağı nettir, sadece belirli bazı bölgeler için revizyona ihtiyaç vardır ve nitekim bu revizyon da günümüzde doğruya çok yakın oranlarda yapılabilmektedir. İnsan bedeninin analizleri ve biyoloji ve kimya alanındaki ilerlemelerle belirli oranlarda bir araya getirilerek elde edilen ilaçların insan bedeninde hem nasıl iyileştirmeler yapacağı hem de nasıl yan etkiler bırakacağı büyük bir doğrulukla belirlenebilmektedir.

Fizik biliminin mikro düzeydeki ilerlemeleriyle insanlar arası iletişimin küresel düzeye taşınmasıyla kalınmamış, aynı zamanda iletişimde ciddi bir dakiklik hâkim olmuştur. Örneğin, bir raylı toplu taşıma aracının tam olarak hangi dakikada istasyona geleceğini biliriz, tüm planımızı bu dakikaya göre yaparız. Üstelik elimizdeki saat ile istasyondaki saat büyük oranda aynı ânı göstermektedir, neredeyse saniyesine kadar.

Başlangıçta gayet makul olan bu ilerlemeler, zamanla böyle bir sistemin içine gözlerini açan bir insanın düşünce dünyasının yüzeyselleşmeye başlamasıyla ciddi bir gerileme olarak karşılığını bulur. Yaşanılan hayat o denli gerçek ve kapsayıcıdır ki üzerine düşünme ihtiyacı hissedilmemeye başlanır. Öğrenilmiş bilgilere olan alışkanlık, onların en temel mantık ilkeleri yerini almasına sebep olmaya başlar. Örneğin, kütleli bir cismin serbest bırakıldığında yer yüzeyine doğru çekilmesi, sebebi araştırılmaya muhtaç değilmiş gibi “1+1=2” şeklindeki tartışmaya neredeyse kapalı diyebileceğimiz ilkelerin yerini almışçasına merak konusu olmaktan çıkar. Yani bir cisim bırakıldığında düşmek zorundadır.

Aynı şekilde fizikte mikro düzeyde incelemekte olduğumuz ve pozitif yüklü olduğunu düşündüğümüz parçacıkların negatif yüklü parçacıkları çekmesi zorunluluğu, yükten kastımızın ne olduğu konusunda bir fikrimiz olmasa da mutlak bir zorunluluktur. Ateşe uzanan sıradan bir insan elinin yanması, aksi aklen düşünülemez bir hakikattir.

Düşünce dünyasındaki bu duraksama ciddi problemleri ortaya çıkarmaya başlar. Fiziksel modellemelerin en temel mantık ilkelerinin yerini alması gibi insanın en temel kuvvetlerinden biri olan mantık yürütmeye ket vuracak gerilemeler meydana gelir. Zira mantığın temel ilkeleri ve yöntemi doğru bir biçimde belirlenmezse bazı ifadeler temel ilke olmadığı hâlde temel ilke olarak mantığa dışarıdan eklenecek olursa, mantık gerilemeye muhtaç olacaktır.

Düşünce dünyasındaki duraksama ve gerilemenin ortaya çıkardığı bir başka problem de toplumdaki din anlayışı ile bilim anlayışı arasındaki çizginin belirginliğini yitirmesidir. Mutlak hakikatin yerini alan bilim, kendisine o günün şartları altında ters gelen dinî anlayışları mantıksız olduğu iddiasıyla direkt reddeder. Örneğin, Efendimizin  elinin bir işaretiyle yeryüzünün tabii uydusu olan ayın ikiye ayrılması olayı, zihinlerde mümkün olamayacak bir safsata hâline gelir. Hâliyle toplumun bir kısmı bu olayı inkâra, bir kısmı komple bu olayın gerçekleştiğini iddia eden dini metinleri inkâra, bir kısmı da “mantık dışı olma” etiketine rağmen bu olayı kabule gider. Bu da toplum genelinde toplumu oluşturan en temel ortak kavramlardan biri olan dini, bu görevinden uzaklaştırır.

Öyleyse tüm bu problemlerin meydana gelmesini önlemek için bilimi bilimin sınırlarını ve yöntemini bilerek ele almak, mantığı mantığın sınırlarını ve yöntemini bilerek ele almak gerekir. Dini ise yapısı gereği mantığın da bilimin ilgili olduğu nesnelerin de üstünde bir kaynak olduğu bilinciyle akla hitap eden yönünü aklın sınırları ve yöntemi dahilinde ele alarak incelemek gerekir. Akla direkt hitap etmeyen yönünü de Allah’ın Efendimiz  aracılığıyla bizlere öğrettiği yöntemler dâhilinde ele alarak incelemekten başka makul bir yöntem yoktur. Yalnızca bu gerçekleştiğinde ilgilenilen her türlü kavramın hakkı kendisine iade edilmiş olacaktır. Bu da ilgilenilen tüm bu alanların ilerleme kaydetmesine kapı aralayacaktır.

Saliha Türkmen

Yayın Tarihi: 11 Haziran 2022 Cumartesi 13:00 Güncelleme Tarihi: 01 Temmuz 2022, 11:51
YORUM EKLE

banner19

banner36