Duyular ile akıl arasında bir metafizik alan: Hayal âlemi

Hayal etmek, bizleri bir bakıma zevale ve ayrılıklara mahkum olan fiziksel dünyanın acı veren görüntüsünün ardındaki sonsuz güzelliğin ve iyiliğin sahibi olan Yüce Allah’a ulaştırarak mutluluğun ve huzurun dâimi hâline sebep olmaktadır. Fatih Durgun yazdı.

Duyular ile akıl arasında bir metafizik alan: Hayal âlemi

Gündelik dilde çokça cümle içerisinde kullanılan “Hayal” duygusu bazı kimseler tarafından gelecekte ulaşılması arzulanan başarıyı, elde etmek istediği durumu ve maddi kazancı ifade ederken bazı kişiler tarafından da an’ın acı veren ve ürküten görüntüsünden sıyrılarak gelecek veya geçmiş içerisinde özgürlüğe adım atmak anlamına gelmektedir.

Bu öyle garip bir duygudur ki kullanmadığınız zaman amaçsız, boş insan yaftasına uğrarsınız kullandığınız zaman da gerçeklerden kopmuş hayal dünyasında yaşayan bir insan olarak isimlendirilirsiniz. En nihayetinde bu durum hayal duygusunun her insan için öznel ve biricik olduğunu bizlere göstermektedir.

“Hayal” kelimesi Arapça’da “zannetmek ve benzetmek” anlamlarına gelen hayl (hayelân) kökünden gelen bir isimdir. Aynı zamanda “tahayyül” “muhayyile” ifadeleri de gerçek sanılan veya gerçeğe benzetilen idrake işaret etmektedir. Bu anlamda hayal fiziki alem ve metafizik alem arasında bulunan bir köprü olması hasebiyle hayal dünyasına adım adan kişiler orada gördüklerini ifade etme yolunu ancak benzetmeler yoluyla sergileyebilir. Nitekim hayal gücü alem-i misale açılan bir kapı olması ve dış duyu organlarının sınırlarına sahip olmaması sebebiyle sınırlılığın içinde ancak benzetmeler ve semboller yoluyla anlam kazanabilir.

Peki hayal tam olarak nedir?

Hayal sayesinde soyut şeyler, somut şekillere bürünür. Bu anlamda hayal âlemi maddi hakikatlerin ötesindeki bir alemdir ve hakikatin benzerini ifade eder. Bir nevi hayal, alemi şehadetten misale açılan bir kapıdır. Her ne kadar bizler yalnızca 5 duyu organın varlığından haberdar olsak da bu 5 dış duyunun dışında iç duyuların varlığı artık kabul gören bir gerçekliğe dönüşmüştür. Bu açıdan hayalin belli şekiller ve suretler arasında bulunan bir sınırı olduğu anlaşılabilmektedir ve bu sınırların ötesine geçmek ise ancak 5 dış duyunun sınırlarından kurtulmakla mümkün hale gelmektedir.

İbnü’l-Arabî’ye göre hayal kurmak; duyular ile akıl arasında bir idrak ve metafizik âleme açılan bir kapıdır. Bu, hayalin insani olan yönüdür. Öte yandan hayal, Hakk’ın ilk zuhur ettiği mertebe ile bütün âlem (mâsivâ) arasında kendine özgü işleyiş şekli olan bir ara âlem özelliğini taşımaktadır. Farabi bunu, “Muhayyile kuvveti, duyu kuvveti ile akıl kuvveti arasında bulunan bir orta kuvvettir” şeklinde ifade etmektedir.

Üstad Bediuzzaman (r.a) ise hayali; aklın ve kalbin bir hizmetkarı ve tasvircisi olarak tanımlamaktadır. Ona göre hayal, farklı şekilleri bir araya getirme ve resmetme özelliğinin yanı sıra geçmişte başına gelmiş herhangi bir olayı aynı anda hatıra getirir, suret verir ve şekillendirir. Yani hayal, akli şeylerden fazla temsillerle hayali şeyleri kabule daha yakındır ve insanın ihtiyarı her ne kadar pek dar olsa da hayal tüm duyguların en genişi olma özelliğine sahiptir. Bir anlamda sonsuzluğa açılan bir kapı ve misal aleminin varlığına tam bir delildir.

Hayalden beslenen sanat, hakikat içindir

Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbi’nin, her şeye şâhit olması yetmez mi? (Fussilet 53. Ayet)

Dil, belli sınırlara sahiptir bu yüzden insanlardan her hissettiklerini ve düşündüklerini dille ifade etmelerini istemek anlamsız olacaktır. Dilin ötesine geçme yolculuğu hayalde gerçekleşir ve bunu ifade etme çabasına da sanat denir.

Bu yolculuk sırasında fani olan bu dünya insanı tatmin edemez ve bu tatminsizlik onu sonsuzluğun arayışının bir çeşidi olan sanatın kucağına bırakır. Hiç şüphesiz bu sonsuzluk arayışına açılan kapılardan en etkilisi sanatın kendisinden beslendiği hayaldir. Bu açıdan insanın tüm sınırsız duygularını düzenleme işini hayal gerçekleştirir ve onu zorlu ve acı dolu hakikat yolculuğuna adım atması hususunda cesaretlendiren de yine hayalin kendisinden beslendiği bu sonsuzluk aşkıdır.

Kadim bilgelik sanatı, tarih boyunca saf metafiziği yalnızca sembollerle ifade edebilmesi sebebiyle derin hakikatlerin anlatımında yalnızca sembolik dil kullanmıştır. Aslına bakarsak bu sembolik dile, tüm kültürlerde ve inançlarda rastlamamızın nedeni de bir bakıma hayalin, suret verme ve resmetme yoluyla hakikate ulaşmaya imkan bulamayan çoğunluğu hakikate yaklaştırma çabasından kaynaklanmaktadır.

En nihayetinde Sokrates’in de ifade ettiği gibi: “Biz insanlar doğuştan doğru bilgiye sahip olarak doğarız ve çabalarımız neticesinde unutmuş olduğumuz bu hakikatleri hatırlamaya çalışırız.” Kimi zaman bu hakikati hatırlama süreci düşünce yoluyla gerçekleşirken kimi zamansa sanat dalları aracılığıyla mümkün hale gelmektedir. Tabii ki bu süreçte sanatın içerisine duygularında katılması yoluyla ve hayalin etkili bir şekle bürünmesi sebebiyle sanatın çok daha etkili bir hatırlama zeminine sahip olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır.

Hayalin bir tasvir şekli olarak sanat

Bu bölümde görsel sanatlar üzerinden örnek bazı sanatçıların çalışmaları yoluyla her ne kadar sanatsal perspektifin derinliğine sahip olmasak da sanat üzerinden hayal dünyasının tasvirini ve şekillere büründürülmüş olan düşüncelerini keşfetmeye çalışacağız.

Mesut Toprak

İlk çalışmamızda sanatçının farklı din, ırk mensubu insanları ve hayvanları bir araya getirdiğine ve merkezi Kâbe olan bir daire çizgisinde tavaf halinde betimlediğine şahit olmaktayız. Ayrıca kontrast renklerin geçişlerinin bulunması da farklı dillerin, milletlerin ve düşüncelerin varlığının bir ifadesi olabileceği gibi bu zıt renklerin yumuşak geçişlere sahip olması da tüm varlıkların birbirlerini anlaması yoluyla birlikteliği ve bütünlüğü yakalayabilme imkanına sahip olunabileceğini göstermektedir.

En nihayetinde hayal dünyasında bulunan bir arayış çabasını gösteren bu çalışma yoluyla bağnaz ve dışlayıcılığa sahip olmadan âleme baktığımızda tüm hakikat arayışlarının aynı ancak farklı yollarda gerçekleşen bir süreç olduğunu anlamaktayız. Bu durum tıpkı tek bir renge sahip olan ışığın prizmadan farklı renklerle çevreye yayılması gibidir. 

Nadiye Odabaşı

İkinci çalışmamızda sanatçımızın resmin ortasına kendisini yerleştirmesi yoluyla hayatının başrolüne sahip olduğu ifade edilmiştir. Kalın bir kırmızı çizgi yoluyla da kendisine aşağılayıcı bir şekilde tepeden bakan tribünlerdeki sesleri yani vesveseleri engelleme çabasının bulunduğu anlaşılmaktadır. Renk tercihi anlamında kırmızının kullanılması tehlikeye işaret edebileceği gibi aynı zamanda sanatçımız için dış dünyanın sakinlerine karşı kendi aleminde keskin bir ayrımının (death-line) var olduğuna da işaret edebilir ki bu bir nevi konfor alanının tasviri gibidir. Dış dünya ifadesindeki bu tribünlerdeki koyu ve karamsar renk tercihleri ise kendisi gibi olmayanları dışlamaları ve bireyin özgürlüğüne kastetmeleri bağlamında bir olumsuzluğu çağrıştırmaktadır. Güllerle çevrili dünya ise kişinin kendi özgürlüğünü tecrübe ettiği ve hissettiği bir nevi kendi cenneti gibidir.

Bir anlamda bu çalışma, sanatçımızın hayal dünyasının özgürlüğünü kullanmaya sonuna kadar hakkının bulunduğunu ifade ettiği bir deklarasyon gibidir. Nitekim sanatçımız bu çalışma yoluyla başlarda da ifade ettiğimiz üzere hayal duygusuna sahip olan her kişinin hayal dünyasının biricik ve öznel olduğunu ve kendisi gibi olmayanları dışlamaya meyilli olan tribünlerin yargılayıcı ve aşağılayıcı tavırlarına karşı varoluşu gereği masum olan insanı hesaba çekme kudretine kusurlu olan insanların değil ancak iyiliğin ve adaletin kaynağı olan yaratıcımızın hakkının bulunduğunu sade bir üslupla ifade etmiştir.

Sonuç

Çoğumuzun düşünce dünyasında hayal; an’dan yani gerçeklikten kaçış olarak düşünülür halbuki hayal, perdelerle örülü olan âlem-i şehadetten perdelerin yani sınırların biraz daha azaldığı âlem-i misale geçiş iken bu halde hayal etmeyi gerçekten gerçeklikten kaçış mı yoksa gerçeğe doğru bir uzanış olarak mı kabul etmeliyiz?

Elbette hayali gerçek hayattan bir kaçış değil aksine daha gerçek bir boyuta uzanan bir yol olarak kabul etmemiz daha uygun olacaktır. Çünkü kişinin hayal dünyasında özgürlüğünün belli bir sınırı yoktur yani insanın bizzat kendisiyle tatmin olduğu sonsuzluğu ancak hayal yardımıyla kavrayabilmektedir. Hâl böyleyken hayal etmek, bizleri bir bakıma zevale ve ayrılıklara mahkum olan fiziksel dünyanın acı veren görüntüsünün ardındaki sonsuz güzelliğin ve iyiliğin sahibi olan Yüce Allah’a ulaştırarak mutluluğun ve huzurun dâimi hâline sebep olmaktadır.

Hayal dünyasında kişinin isterse uçabilmesi isterse karınca gibi kendisini küçültebilmesi gibi durumlar da insanın tüm kâinatın bir numunesi olmasından kaynaklanmaktadır. Yani kuantum açısından düşünecek olursak koca sistemin içerisinde bulunan kişi, hayal yardımıyla bütünün bir parçası olduğunu kavrıyor ve mevcut tüm olasılıkların ve şekillerin tıpkı damlanın denize, denizin de damlaya işaret etmesi gibi bir bütünleştiricilik özelliğine sahip olduğunu idrak ediyor.

Bu açıdan her ne kadar sonsuzluğa açılan bir kapı olsa da hayal gücünün sanat yoluyla betimlenmeye çalışılması sonucunda sanatı, Yüce Allah’ın yarattığı mahlukatının bir taklidini yaparak ona benzemeye çalışma çabası olarak değil de tüm bu süreci, sanatçının tefekkür âleminden kâinatın maliki olan Rahman-ı Zülcelal’in ilim ve rahmet okyanusuna varıp içerisine atlayıp eriyerek nihayetinde güneşin ışığını yansıtan bir damlaya dönüşme yolculuğu olarak görebiliriz. 

NOT: Mesut TOPRAK ve Nadiye Odabaşı’na çalışmamıza yaptıkları büyük katkılarından dolayı müteşekkir olduğumu belirtmek isterim.

Fatih Durgun

Yayın Tarihi: 12 Mayıs 2021 Çarşamba 15:00
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet M. Turap
Ahmet M. Turap - 1 ay Önce

Bu kulvarda ki eksikliğe bir nebze yer kaplayan bir yazı olmuş. Emeğinize sağlık. Sanat alanında ilmi ve İslami yazilari daha çok görmek dilegindeyiz.

banner26