banner17

Dedelerimizin uzun süre diz üstü oturması bizleri neden şaşırtıyor?

Tümüyle farklı bir dünya görüşüne sahip olduğu söylenen insanların evleri birbirine neden bu kadar benziyor? Dünyaya sunacakları farklı bir yaşam modeli yok mu? Sedirler, yer sofraları nereye gitti? Şöyle soralım: Muhafazakâr insanlar neyi muhafaza etti? Kentleşme konusunda olduğu gibi evlerimizde de kendimize özgü bir model arayışımız bulunmuyor. Kemal Kahraman yazdı.

Dedelerimizin uzun süre diz üstü oturması bizleri neden şaşırtıyor?

Resmi bir davetteyiz. Arabamız Kore Konsolosluğu konutunun önünde durduğunda bizi beklediklerini anlıyoruz. Görevliler kapıya kadar gelip karşılıyor. Birlikte merdivenlere yöneliyoruz. İki katlı bir binanın alt katına giriyoruz. Antre ya da hol olarak bilinen giriş kısmında güler yüzlü görevli dostlarımız ayaklarımızı işaret ediyor. Kendileri çoktan ayakkabılarını çıkarmış, bir kenara koymuş. Onun yerine geleneksel motiflerle süslü terlikler giymişler. Böyle resmi ve de modern bir ortamda ayakkabı çıkarmak. Doğrusu hiç beklediğimiz bir şey değil. Şaşırdığımızı belli ederek ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Dışarıdaki kültürün bizi desteklediğinden o kadar eminiz ki şaşkınlığımızın içinde kendiliğinden beliren o biraz hor görme duygusunun varlığından rahatsız olmuyoruz.

Bu, ödünç alınmış bir şaşkınlıktır. Kendi evlerimize girerken “halen” ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Ama bir konsolosun ailesiyle ikamet ettiği eve girerken bunu yapmak bize tuhaf geliyor. İşte orada başkası oluyoruz. Resmi durumlarda başkası olmakta üstümüze yoktur. Bir makamın, bir ortamın hakkını vermek uğruna kabuk değiştirmekten kurtulamıyoruz. Kafka Değişim’i (Metamorfoz) bunun için yazmış olabilir. Ona uzun hikaye diyorlar. Bizimki kadar değil.

Olaya kendimiz gibi değil, adeta bir İngiliz diplomat gibi bakıyoruz

Kore Konsolosluğu konutundaki yolculuğumuza dönelim. Antrede terliklerimizi giydikten sonra bir salona geçiyoruz. Bizi konsolos bey ve eşi hanımefendi karşılıyor. Onları üzerlerinde resmi kıyafetler, ayaklarında ise cici terlikleriyle görmelisiniz. İster istemez ortamda bir sıcaklık oluşuyor. Resmiyeti bir kenara bırakıp dostça konuşmak istiyorsunuz. Uzakdoğululara özgü o sıcak, güler yüzlü, mütevazı tavırları görünce insan rahatlıyor. Karşısında bir makamdan önce bir insan bulunduğu izlenimi alıyor.

Fakat burada dikkat çekmek isteğim husus başka. Bir konsolosun dostçasına samimi ve mütevazı yaklaşımı, beklediğimiz bir şey değil. Ne de olsa bir tanıdığımız veya eski dostumuzla yüzleşmiyoruz. Elbette hoşumuza gidiyor ama içimizde bir yerlerde, ödünç alınmış şaşkınlığı takınmaya devam ediyoruz. Sanki konsolos veya büyükelçilerin davetlerine katılan herkes, bütün dünya bize bakıyor. Kendimize ona göre bir vaziyet planı çıkarıyoruz. Şu an içinde bulunmadığımız ortamların değer yargıları ve yaklaşımları aklımıza, davranışlarımıza hücum ediyor. Bu, biz değiliz.

Evet, terliklerimizle dolaştığımız salon, ayakkabı basılmadığı için bir temizlik, bir güven duygusu veriyor. Evlerimizdeki gibi. Ama atmosferin resmi olma mecburiyeti bizi farklı duygulara zorluyor. Sanki anamızdan ayakkabıyla doğmuşuz gibi, ayaklarımızdaki yumuşak terliklere şaşkınlıkla bakıyoruz. Kafamızdaki resmi dünyaya kösele tabanlı rugan ayakkabılar kuşkusuz daha bir uygun düşecekti. Şaşkınlığımız, ister istemez hafife alma duygusunu içinde barındırıyor. Olaya kendimiz gibi değil, adeta bir İngiliz diplomat gibi bakıyoruz; çok ilginç!

Yaşam kültürü çevresinde

Böyle mi olmalıydık? Salonun ortasında hazırlanmış masayı ve çevresindeki sandalyeleri görünce rahatlıyoruz. Çok doğal karşılıyoruz. Kendimize en uygun bulduğumuz bir sandalyeye yöneliyoruz. Tabi şöyle buyurun diye yer gösterilmediyse. Gösterilen yerden içimiz tatmin olmayabilir. O zaman “konsolosun karşısına ben oturmalıydım” gibi şeyler geçiririz içimizden. Bunu herhangi bir makam olarak da düşünebilirsiniz. Şimdi amacım protokol psikolojisine girmek değil. Yaşam kültürü çevresinde bir şeyler söylemeye çalışıyoruz.

Salonun ortasında masa ve sandalyeleri görünce neden rahatladık? Çünkü onu normal karşıladık. Alıştığımız bir şeyler gördük. Şimdi nasıl davranacağımızı daha iyi biliyoruz. Kafamızdaki kalıplara ulaşmış durumdayız. Ayaklarımızdaki terlikleri benimseyemedik ama sandalyeleri hemen kabullendik. Bu makamdan işte bunları bekliyorduk. Bazı davetlerde on kişinin katıldığı bir yemek için masaya isim kağıtları bile koyuyorlar. İsminizi bulup oturuyorsunuz. Yetinmeyip bir de takdir ediyorsunuz; ne güzel düşünmüşler. Yoksa nereye oturacağımızı bilemezdik!

Bazı Japon filmlerinde çok az eşyanın bulunduğu sade odalarda insanların yerlere oturduğunu ve geceleyin de yine yerde yattığını görüyoruz. Bu sadelik ve tevazu hoşumuza bile gidiyor; Japonlar geleneklerine ne kadar bağlı! Bravo doğrusu! Ya bizler? İş bize gelince normal bulduğumuz hayata dönüş yapıyoruz. Evet, bizim de dedelerimiz şöyle şöyle evlerde oturuyorlardı. Divanlar, yer minderleri, döşekler... Ama bu zamanda öyle olmaz tabi.

Öğrencilik yıllarımızda bir tecrübe yaşamış olabiliriz. Bakımsız odaların kenarlarına dizilen sünger yataklar, gündüzleri yer minderi, geceleri yatak olmuştur. Ama onlar öğrencilik yıllarıydı. Bazı tarihi konakları restore edip içini orijinal eşyalarla donatıyorlar. Geleneksel Türk evi tarzında. Gidenler sedirleri, divanları, bakır tepsileri görünce şaşırıyor. Çayını kahvesini içip eski hayat tarzını tahayyül ediyor.

İşte size, içinde küçümsemeyi barındıran, bize ait olmayan, turistik bir şaşkınlık daha. Bu ortamı seviyoruz, takdir ediyoruz, hatta ruhen kendimizi iyi hissediyoruz. Ama bütün bunların normal hayatımızda, evlerimizde, işlerimizde uygulanabilir şeyler olmadığını ön kabul şeklinde biliyoruz; olacak şey değil. İsteseniz de bu tür mobilyaları kolayca bulamazsınız. Sorumuz zaten burada yatıyor; bunca varlığa, imkana rağmen, geleneksel hayat tarzı neden kayboluyor? Soru doğru olmadı galiba. Muhtemelen bütün bunlara zaten varlık sebep oluyor.

19. yüzyıla kadar devam eden geleneksel hayat tarzımız nereye uçup gitti? Dolmabahçe Sarayı’nda Harem bölümünde eski tarzda sedirler, yer minderleri görmeniz mümkündür. Günlük hayat bölümlerinde yemekler yer sofralarında yeniyormuş. Sarayda kullanılan dev siniler, halen sergileniyor. Yabancı konukların ağırlandığı kısımlarda, yani Selamlık adı verilen resmi dairede ise sadece koltuklarda oturuluyor, yemekler masalarda yeniliyor. Çünkü bizde yenileşme kendiliğinden değil, devletin öncülüğünde gerçekleşen bir süreçtir.

Giderek eğilemeyen, yere oturamayan bir toplum haline geliyoruz

Ülkemizde insanlar artık yerlerde oturmayı bırakıp sandalye ve koltuklara “terfi” etmiş durumda. Ne kadar varlıklı iseniz o kadar görkemli koltuklarda, sandalyelerde oturuyorsunuz. Koltuk, özellikle devlet memurlarının hayallerini, rüyalarını süslüyor. Makamlar yükseldikçe koltuğun haşmeti artıyor. Binaların da yükseldiğini düşünürsek, topraktan, zeminden, yerden uzaklaşıyoruz. Bu nefsimizin yükselişine bir işarettir. Namaz kılma şeklinin sabit olması bir ölçüde yer ile olan temasımızı sürdürmemizi sağlıyor. Diz çöküyoruz, oturuyoruz, alnımızı ayak bastığımız zemine değdiriyoruz. Lakin namaz biter bitmez dikleşme, yukarda bir yere yerleşme ihtiyacı duyuyoruz. Kendimizi en yakın sandalyeye, koltuğa atıyoruz. Camilerde bile tabure, sandalye veya oturakların sayısı artıyor. Şunu demek istiyorum; giderek eğilemeyen, yere oturamayan bir toplum haline geliyoruz. Aynı süreçte, insanların birbirine saygısı azalıyor.

Dedelerimizin uzun süre hiç rahatsız olmadan diz üstü oturması bizleri şaşırtmıştır. Dizlerine ağrı girmiyor mu diye geçmiştir içimizden. Yerde oturmak onların doğal haliydi. Bizim nesillerimize artık yerde oturmak yakışmıyor. Onlar uzun süre diz üstünde duramıyor. Hemen bağdaş kurma, yan oturma ihtiyacı duyuyor. Yerde vakit geçirmeleri gerektiğinde doğal hallerinde olmadıklarını hemen anlarsınız. Oturma şekli sürekli değişir. Dizler yukarıya kalkar. Yaslanacak duvar veya sütun aranır. Mümkünse ayaklar uzatılır.

Muhafazakâr insanlar neyi muhafaza etti?

Her ne ise, bunun geçici bir durum olduğu bellidir. Bir süre sonra katlanılan durum bitecek ve bu insanlar doğal hayat tarzı olan sandalyelerine, koltuklarına kavuşacaklar. İşte orada saatlerce durabilirler. Neyle meşgul oldukları önemli değil. Bir bilgisayar başında veya elinde cep telefonuyla olabilir. Nadiren kitap da okunuyor olabilir. Ama ille de uygun bir koltuk arayışı sonunda, alışılan oturma şekline ulaşılmıştır.

Ev eşyalarımızda muhafazakar ve modern ailelerin tercihleri dekoratif düzeye inmiş durumda. Duvardaki resim, konsoldaki heykel vs. Tümüyle farklı bir dünya görüşüne sahip olduğu söylenen insanların evleri birbirine neden bu kadar benziyor? Dünyaya sunacakları farklı bir yaşam modeli yok mu? Sedirler, yer sofraları nereye gitti? Şöyle soralım: Muhafazakâr insanlar neyi muhafaza etti? Kentleşme konusunda olduğu gibi evlerimizde de kendimize özgü bir model arayışımız bulunmuyor.

Dünyamızı daraltıyoruz

Yerde oturmanın faziletlerine dair kültürümüzde ne kadar çok kayıt vardır. Ama artık kültürümüz evlerimize giremiyor. Bugün sedirli, yer sofralı evler, olsa olsa yoksulların evleri oluyor. Bu da onların kararlı tercihleri değil. İmkan bulduklarında “normal” eşyaya terfi ediyorlar. Yolumuz yoksul evlerine düştüğünde yukarıdan bakıyoruz. Oturamazsanız ister istemez yukarıdan bakarsınız. Lütfedip oturursak bir yandan kıyafetimiz, bir yandan dizlerimiz sorun olup çıkıyor.

Günümüzde yaygın olarak yaşanan eklem ve bel rahatsızlıklarını düşünürken, hayat tarzımızla olan ilişkisini dikkate almamız gerekiyor. Koltukta, sandalyede oturmanın insan vücuduna etkilerini uzmanlar sürekli vurguluyor. Ortalık eklem ve bel rahatsızlıklarından dem vuran insanlardan geçilmiyor. Giderek daha genç insanlar oturma güçlükleri çekiyor. İmkanı olanlar yaz aylarında sahillere koşarak çözüm arıyor. Kapalı mekanlarda topraktan olduğu kadar güneşten uzaklaşmamız da çağımızın afetlerinden birisi. Şu dünyada ne yaparsak, nasıl yaşarsak onun sonuçlarını devşiriyoruz. Konuyu sadece beden sağlığı açısından almak eksik olacaktır. Burada ruh ve bedeni, madde ve manayı bir bütün olarak algılayan tabii bir kültürden söz ediyoruz.

Manevi dinamiklerimizi ne kadar ciddiye alıyoruz?

Maddeyi ihmal ederseniz ruhu, ruhu ihmal ederseniz, maddeyi kaybedersiniz. Manevi dinamiklerimiz dünyamıza ne kadar şekil verebiliyor? Bu onları ne kadar ciddiye alabildiğimizle ilgilidir. Ne yazık ki günlük hayatımızda iyice sekülerleşmiş durumdayız. Yani inançlarımız hayat tarzımıza şekil verme hassasını giderek kaybediyor. Belli ki özgün kültürümüzün aktarımında büyük kayıplar yaşanıyor. Eski dünyayla bir ölçüde teması olan bizler belki bazı şeyleri anlayabiliyor, hissedebiliyoruz. Ama bize intikal eden miras gelecek nesillere nasıl aktarılacak? Tevazu içinde yerde oturmasını bilen, evlerini kabirlerle iç içe kıbleye doğru inşa eden, dünya ve ahiret, madde ve mana iklimlerinin birbirini kucakladığı bir atmosferde yaşayan, her olay ve olguda hikmet arayan, sabırlı, sağlam duruşlu, ağzından dua ve zikir eksik olmayan insanların dünyasından elimizde ne kaldı?

Bizim nesillerimiz o insanlarla şöyle veya böyle yüzleşme imkanı buldu. Onlar, maddi anlamda daha yoksul ama manevi olarak daha zengin, daha özgün bir dönemde yaşadılar. Bizler daha varlıklı bir dönemin çocuklarıyız. Ne var ki varlığımızı kullanacak özgün bir plan yok elimizde. Herkes gibi yaşayarak biz olmaya çalışıyoruz. Evlerimize eşyaları öyle yığıyoruz ki insanlara yer kalmıyor. Oturacak, diz çökecek bir yer bulamıyoruz. Nereye dönsek bir eşyaya çarpıyoruz. Kendi elimizle kendi dünyamızı daraltıyoruz.

Bana öyle geliyor ki biz oturabildiğimizde içimizdeki değerler ayağa kalkacaktır.

Kemal Kahraman

Güncelleme Tarihi: 25 Aralık 2018, 17:42
YORUM EKLE
YORUMLAR
ESRA
ESRA - 12 ay Önce

ah okurken bi acı tebessümle okudum .ara sıra daldım düşündüm aynı konu hakkında geçenlerde ev halkı ile bir konuşma yaptım benim evim olursa koltuk vs almıycam soyle boydan boya sedırlerden olsun oh mıs ara sıra sıra geces de yaparız ev halkının hosun agıtmıstı gulustuk .çunku 7 kısılık bır oturma odasında maslardan sandalyelerden kendımıze sıgamıyorduk guya çay içiyorduk çayını alan koltuga geciyordu uzun lafın kısası bın mulabele aynı durumdan muzdarip genç bir okuyucu

HAYRİ BOSTAN
HAYRİ BOSTAN - 11 ay Önce

Kemal Kahraman benim hayallerimi iyice kamçıladı. On dört yıllık İstanbul yaşamını saymazsak 17 Ağustos Marmara Depremi sonrası yerden 17 kat göğe uzanan yüksek bir apartmanın zeminden on üçüncü katında 18. yılımıza giriyoruz. Kasabamızda babamızdan kalma yerimizden bir kısmı miras, bir kısmı satın alma şeklinde sahibi olduğum altı yüz kürsü metrekarelik arsaya tek katlı kara taş duvarlardan oluşan, geniş verandalı bir ev yapmak ve emekliliğimi orada yaşamak istiyorum. Meyve ağaçlı, kameriyeli.

banner19

banner13

banner20