Alman asıllı Elias Canetti Bulgaristan’da doğdu. Buna karşın ne Bulgardı ne de Alman, o Sefardik bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Elias Canetti toplumbilimci olmasının yanında deneme ve oyun yazarlığı yaptı. Kendisi edebiyat eleştirmenleri tarafından James Joyce ve Dostoyevski ile karşılaştırılacak derecede güçlü bir kaleme sahiptir. Üstelik bütün bu şöhretini yazdığı tek roman “Körleşme” ile elde etmiştir. Hatta bu eseriyle 1981 yılında Nobel ödülüne layık görülmüştür.

Dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olduğu tartışmasız kabul edilen “Körleşme”, Almanya'da edebiyatın, politikanın kirli gölgeleri altında yitip gitmeye yüz tuttuğu bir dönemde yazılmıştır. Ancak, Elias Canetti kurguladığı zaman ve mekân, kullandığı dil ve üslup, karakterlerindeki soyutlamanın isabetliliği ve bunları aktarmadaki başarısı sayesinde sınırları aşmış, evrenselliğin en üst boyutlarına ulaşmıştır.

Kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde cisimleşen “Körleşme”, insanoğlunun kendi eliyle kurduğu, sonra da kendisine yabancılaşmış, düşman kesilmiş bulduğu dış çevreyi, son derece özgün bir biçimde ve en uçta sayılabilecek araçlarla tasvir etmeyi başarıyor. İnsanın gerçeklik karşısında ne ölçüde körleşebileceğini, her dönemde ve her toplumda rastlanabilen "aymaz" aydın karakterinde ustalıkla yansıtan Canetti, düşünce ile gerçeklik arasındaki kopuşun hikâyesini anlatırken yarattığı dehşet atmosferiyle okuru derinden sarsıyor.

Kitaptan altı çizilen satırlar:

"Kişi, öteki insanlardan uzaklaştığı ölçüde hakikate yaklaşır. Günlük yaşam, yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendir."

“Kitaplar dilsizdir, konuşurlar ama gene de dilsizdirler, görkemli olan yanları da budur, onlar konuşurlar ve sen de onları kulak vererek duyabileceğinden çok daha kısa bir sürede duyabilirsin.”

“Körleşme, düşünce ile gerçeklik arasındaki sürekli savaşımın görkemli bir simgesidir.”

“Varolmak, algılanmak demekti; algılanmayan bir nesnenin varlığından söz edebilme olanağı yoktu.”

“Tarihin çok daha derinlerde yatan ve çok daha özgün nitelikteki itici gücünden, başka deyişle insanların daha yüksek bir hayvan türü olan kitle ile birleşmek ve bu kitle içerisinde kendilerini, sanki tek bir insan bile hiç yaşamamışçasına yitirmek içgüdülerinden haberleri yoktu. Çünkü okumuş kişilerdi; okumuşluk ise, bireyin kendi içindeki kitleye karşı kullandığı bir güvenlik kuşağıydı.”

“Yüzdeki ifade, her şeyin anahtarıdır. Bir insan hakkında kafanızda biriken bütün soruların karşılığını onun yüzünü okuyarak bulabilirsiniz!”

"Körlük, zamanı ve mekânı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız tek dayanağını duygularımızla, gerek yapıları gerekse kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavradığımız bir kaç kırıntının dışında, sonsuzluğa dek uzanıp giden bir kötülükte bulunur. Evrende egemen olan kuram körlüktür.”

"İnsanların tutumlarını izle, davranışlarına yön veren nedenlere bak, nelerden zevk aldıklarını, neleri doyurucu bulduklarını gözle. İnsanoğlu hemcinslerinden tümüyle saklayabilir mi kendisini? Başarabilir mi bunu hiç?"

“İnsanlar özgür oldukları sürece hiçbir şey öğrenmek merakına kapılmazdı; ancak özgürlüklerinden olup zindanların dört duvarı arasına girdikten sonradır ki, bir şeyler öğrenebilmek, kültürlerini artırmak konusunda eşi bulunmaz bir fırsat elde etmiş olurlardı.”

“Körlük, birbirlerini görmeleri halinde beraberlikleri düşünülemeyecek nesnelerin ve yaratıkların yan yana bulunabilmelerine olanak sağlar. Zamanın artık çekilmez olduğu, taşıması olanaksız bir yüke dönüştüğü noktada koparılabilmesi, ancak körlüğün yardımıyla düşünülebilir.”

“Adına yaşama kavgası denen kavgayı, karnımızı doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar, içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz. Kimi koşullar altında bu kitle, bireyi bencillikten tümüyle uzak, dahası kendi yararlarına aykırı davranışlara dek götürebilir. ''İnsanlık'', bir kavram olarak bulunmazdan ve suladırılmazdan çok önce, kitle olarak vardı. Bu kitle vahşi, coşkun, kocaman ve sımsıcak bir hayvan gibi hepimizin içinde, anasal etkilerin uzanabildiğinden çok çok daha derinlerde bir anafor gibi kaynar. Kitle, yaşına karşın, dünyanın en genç hayvanı, en öz yaratığı, ereği ve geleceğidir. Onun üzerine hiçbir bilgimiz yok; hala birer birey olduğumu varsayımıyla yaşamaktayız. Kimi zaman kitle, gök gürültülerinden örülü bir fırtına, içinde her damlanın yaşadığı ve aynı şeyi istediği coşkun bir okyanus gibi saldırır üzerimize. Bu saldırının hemen ardından parçalanıp gitme alışkanlığını henüz koruduğu için, fırtına geçince yine biz olarak, zavallı ve bırakılmış şeytancıklar olarak kalırız.”

“İnsan adını koyabildiği anda, nesneler tehlikeli büyülerini yitiriyordu”

“Sanrı, kendisiyle savaşılmadığı sürece ayakta kalabilir. Yapılması gereken, insanın içinde bulunduğu tehlikeyi kendi kendine somutlaştıracak gücü bulabilmesidir. Korkulan görüntü, bilinç düzeyine yansıtılmalıdır. Sanrı için yazılı bir tutuklama emri kaleme alınmalı ve bu tutuklama emri her an hazır bulundurulmalıdır. Sonra insan kendini gerçekliği görmeye zorlamalı ve bu gerçeklik içerisinde sanrı bulunup bulunmadığına bakmalıdır. Gerçeklerin dünyasının herhangi bir noktasında sanrıya rastlandığında, insan deli olduğunu anlamalı ve iyileşmek için bir uzmana başvurmalıdır.”

“Tutkusuz insanlar ise gezici kalıplardan farksızdır, ne dolabilirler ne taşabilirler: donmuş kaleler gibi yeryüzünde gezinir dururlar.”

Hazırlayan: Nihan Su

Editör Hakkında