İslâmî ilimler ve İslâm düşüncesi tarihinde bir dönüm noktası olan Gazâlî’nin, iki risalesinin yer aldığı bir eserinde; risalelerden birisi “Ledünni İlim Risalesi” diğeri ise “Eyyühe’l-Veled - Hak Yolcusuna Öğütler’dir” Eyyühe’l-Veled-Hak yolcusuna Öğütler risalesi, Gazâlî’nin talebelerinden birinin sorduğu bazı sorulara cevap olarak kaleme alınmıştır. Soruları soran kişi, yıllar boyunca öğrendiği ilimlerden hangilerinin kendisine, ahirette faydalı olacağını merak etmekte ve bununla ilgili meseleleri hocasının küçük bir risalede özlü ve derli-toplu bir biçimde kaleme almasını rica etmektedir. Bu risale ahret yolunda yürüyen bir mümine kılavuzluk etmek üzere gerekli ilkeleri içeren ve yüzyıllar boyunca çok okunmuş olan bir risaledir. Bu risalede bir bölüm olan terk edilmesi gereken dört öğütten bahsedeceğiz.

Ey oğul! Bunları kabul et ki kıyamet gününde ilmin senin düşmanın haline gelmesin.

Terk etmen gereken dört öğüt şunlardır:
Gücün yettiği kadar hiç kimseyle hiçbir mesele hakkında tartışma, çünkü bunda birçok zararlar vardır. Bunun günahı faydasından büyüktür. Çünkü riya, hased, kibir, kin, düşmanlık, övünme ve diğerleri gibi her türlü kötü huyun kaynağı bu tartışmalardır. Seninle başka birisi veya bir grup arasında bir mesele olur da senin isteğin hak olanın, ortaya çıkması olursa, burada tartışma caizdir; fakat isteğinin böyle meşru olması için iki belirti olması gerekir:

Birincisi, hakkın senin veya karşıdakinin ağzından çıkması arasında senin için fark olmamalıdır.

İkincisi, tartışmanın tenhada yapılmasını kalabalık arasında yapılmasına tercih etmendir.

Burada sana faydalı bir kural öğreteceğim: Bilmiş ol ki zor bir meselenin halledilmesi için soru sormak, kalp hastalığını doktora sormak, buna cevap vermek de o hastalığı tedavi etmeye çalışmaktır. Bil ki cahiller kalpleri hasta olanlar, âlimler de doktorlardır. Eksik âlimlerse tedaviyi tam yapamaz. Kâmil âlimde her hastalığı tedavi edemez. Ancak tedaviyi kabul edip iyileşmesini umduğu hastalıkları tedavi eder. Şayet hastalık kronikse veya ümitsiz olup, tedavi kabul etmiyorsa, doktorun mahareti burada bu hastalığın tedaviyi kabul etmediğini ve iyileştirmek için uğraşılmaması gerektiğini, çünkü bunu yapmanın ömrü boşa harcamak olduğunu söylemekten ibarettir.

Sonra yine bilmiş ol ki cehalet hastalığı dört çeşittir; Bunlardan birisi tedaviyi kabul eder, diğerleri etmez.

Birincisi, tedaviyi kabul etmeyen cahillerden bir grubun soru sorması, karşı tarafa olan hasedinden ve öfkesinden ileri gelir. Ona en güzel, en açık, en fesih (Açık, geniş) cevabı versen bu onun öfkesini, düşmanlığını ve hasedini arttırmaktan başka işe yaramaz. Burada tutulacak yol, böylelerine cevap vermemektir. Nitekim şöyle denilmiştir:
“Her düşmanlığın giderilme umudu var
Hasedden kaynaklanan düşmanlık hariç…”

Senin yapman gereken ondan yüz çevirmen ve hastalığıyla ilgili onu baş başa bırakmandır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Zikrimize arkasını dönen ve sadece bu hayatı arzu edenden yüz çevir.” (Necm 53/29) Hasedçi, her söylediği ve yaptığıyla amel tarlasını ateşe verir. Peygamber efendimizin (sav) buyurduğu gibi: “Ateşin odunu yediği gibi, hased de iyilikleri yer bitirir.”

Tedavi kabul etmeyen ikinci grup, cahillerin hastalığı ahmaklıktan ileri gelir. Hz. İsa şöyle buyurmuştur: “Ölüleri diriltmekten aciz kalmadım da ahmakları iyileştirme konusunda aciz kaldım” Ahmak kişi kısa bir süre ilim peşinde gider, akli ve şer’i ilimlerden bir şeyler öğrenir, daha sonra ömrünü akli ve şer’i ilimleri öğrenmekle geçiren büyük âlime, ahmaklığından dolayı sorular sorup itiraz eder; bu ahmak bilmez ve zanneder ki kendisine zor gelen mesele, o büyük âlime de zor gelecektir. İşte bu kadarını bile bilmeyince sorusu ahmaklığından ileri gelmiş olur. Böylelerinin sorularına cevap vermekle de uğraşılmamalıdır.

Üçüncü grup, cahil irşad (Hidayete erdirmek) edilmek, doğru yola kılavuzlanmak ister; büyüklerin sözlerini anlayamadığı zaman bunu kendi anlayışının eksikliğine yorar. Sorusu da gerçekten yararlanmak içindir. Fakat abdal olduğu için hakikatleri anlayamaz; bunlara cevap vermekle de meşgul olmamalı. Nitekim Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur; “Biz Peygamber topluluğu, insanlara akılları nispetinde konuşmakla emrolunduk.”

Dördüncü olarak, tedavi kabul eden hastalığa gelince, bu kişi irşad olunmak isteyen akıllı ve anlayışlı, hased ve öfkeye, arzularının, mevki ve paranın sevgisine mağlup olmayan kimsedir. Doğru yolun taliplisidir, soru ve itirazın sebebi hased, inat ve imtihan kastı değildir. Bu kişi tedavi kabul ettiği için sorusuna cevap vermekle meşgul olmak caiz, hatta vaciptir.

Sakınman gereken ikinci husus, insanlara vaaz ve nasihat vermektir, çünkü bunda birçok sakıncalar mevcuttur. Ancak söylediğinle önce sen amel eder de sora başkalarına nasihat edersen durum değişir. Bu konuda Hz. İsa’ya söylenen şu sözün üzerinde düşün: “Ey Meryem oğlu! Kendi nefsine nasihat et, o bunu tutup kabul ederse diğer insanlara o nasihati et. Aksi takdirde rabbinden utan.!” Eğer bu işi yapmak gibi bir imtihanla karşı karşıya gelirsen şu iki şeyden kaçın:

Konuşurken söz ve hareketlerinde, okuduğun beyit ve şiirlerde, tekellüften (Gösteriş), tumturaklı (Kulağa hoş gelen kelimelerle konuşma) hallerden, yapmacıktan uzak dur. Çünkü Allah Teâlâ böyle davrananlara gazaplanır; haddi aşan tekellüf sahibi böyle yapmakla gönlünün harap, kalbinin gafil olduğunu ortaya koymuş olur. Tezkirin, yani nasihat ve hatırlatmanın manası; kula ahiretteki ateş azabını ve nefsinin Yaratan’a olan kulluk ve hizmetindeki eksikliklerini hatırlatmak, boş şeylerle zayi ettiği geçip giden ömrü üzerinde tefekküre sevketmek, önünde bulunan son nefeste salim iman sahibi olamama tehlikesi üzerine düşünmek, ölüm meleğinin ruhunu aldığındaki halinin nice olacağını göz önüne getirmek, Münker ve Nekir’in sorularına cevap verip veremeyeceği üzerinde durmak, Kıyamet gününde ve Kıyamet’in uğraklarında durumunun ne olacağını nazar-ı itibara (Dikkate almak) almak, Sırat’tan salimen mi geçeceği, yoksa Cehennem çukuruna mı yuvarlanacağı sorusunu akılda bulundurmak demektir. Bu hususları kişi kalbinde hatırlamaya devam eder ve bu onun rahatını bozar. İşte bu ateşlerin galeyana gelmesi ve bu musibetlerin feryad u figanına (Bağırıp çağırma, ağlayıp sızlama) tezkir (Hatırlatmak, dile getirmek) denir.

Halka bu konuları bildirmek ve onları haberdar etmek, eksikliklerine ve aşırılıklarına tembihte bulunmak, bu ateşlerin hararetinin mecliste bulunanlara temas etmesi ve musibetlerin onları ürpertmesi için nefislerinin ayıplarını göstermek, böylece mümkün mertebe Allah Teâlâ’ ya taat (İbdet) yolunda geçmeyen günlere hayıflanmalarını ve gelecektekileri telafi etmelerini temin etmeye de vaaz denir. Mesela bir adam ve ailesi evindeyken oraya doğru selin akıp geldiğini gören bir kişi, “Çabuk olun, sel geliyor kaçın!” diye uyarıda bulunur. Böyle bir durumda gönlün ev sahibine tekellüflü sözler, latife ve imalarda bulunmayı hiç arzular mı? Elbette böyle bir şeyi istemez ve yapmaz, işte vaiz de böyledir, oda böyle şeylerden kaçınmalıdır.

Halka vaaz ederken “Ne güzel meclis bu” demeleri için insanların coşup vecde gelmelerini, elbiselerini yırtmalarını bekleme. Çünkü bütün bunlar dünyaya olan meyilden ileri gelir ve gafletten kaynaklanır. Aksine zemin ve himmetin insanları dünyadan ahrete, masiyeten taata, hırstan zühde, cimrilikten cömertliğe, şüpheden yakine, gafletten uyanıklığa, gururdan takvaya yöneltmek olmalıdır. Onlara ahreti sevdirip dünyadan soğutmalısın, ibadet ve zühd bilgisini öğretmelisin. Onların Allahın keremi ve rahmetine güvenmelerine yol açma. Çünkü onların doğalarında çoğunlukla baskın olan özellik; şeriatın yolundan sapmak, Allah Teâlâ’nın razı olmayacağı işlere gayret sarf etmek, kötü ahlaka yönelmektir. Şu halde kalplerine korku sal, karşılaşacakları dehşet verici şeylerden sakındır. Böylece umulur ki içteki sıfatları değişir, dıştaki davranışları farklılaşır.

İşte vaaz ve nasihatin yolu budur. Bu özellikleri taşımayan her vaaz, söyleyen ve dinleyen için bir vebalden başka bir şey değildir. Hatta böyle vaizlerin insanları doğru yoldan saptırıp helak eden şeytan ve hortlak olduğu da söylenmiştir. Böylelerinden kaçmak lazımdır; çünkü insanların dini hususunda böyle bir vaizin yaptığı kötülüğü şeytan bile yapamaz. Gücü ve yetkisi olan böylelerini minberlerden indirmesi, yaptığı işi engellemesi gerekir, böyle yapmak, marufu emretmek, münkeri yasaklamak kapsamındadır.

Kaçınılması gereken üçüncü şey, idareciler ve sultanlara yakın ve samimi olmaktır. Onlarla görüşmek, meclislerinde bulunmak, içli-dışlı olmakta büyük bir mahzur vardır. Eğer böyle olmak gibi bir mecburiyetin varsa, sakın onlara övgüler düzme. Nitekim Allah Teâlâ fasık ve zalim kişi övüldüğünde gazaplanır. Onların uzun süre baki kalmaları için dua edildiği takdirde Allah’ a yeryüzünde isyan edilmesi istenmiş demektir.

İdarecilerden gelen hediye ve ihsanları, bunların helal olduğu bilinse bile kabul etmek de yapılmaması gereken bir şeydir. Çünkü bunlara tamah etmek dini ifsad (bozma) eder. Bunu yapmanın neticesinde yağcılık ikiyüzlülük ve zulümlerine onay vermek durumu ortaya çıkar. Bütün bunlar ise dinde fesadın zuhur etmesidir. Onlardan gelen ihsanları kabul edip dünyalıklarından yararlanmanın en hafif zararı onları sevmektir. Birini seven ise zorunlu olarak onun uzun ömürlü olmasını da istemiş olacaktır. Zalimin uzun ömürlü olmasını istemekte ise Allah Teâlâ’nın kullarına zulmetmeyi ve alemin harap olmasını arzu etmek demektir. Din hususunda ve akıbet için bundan daha zararlı ne olabilir.? Şeytanların seni aldatmasından korun. Bazı insanların sana ondan gelen paraları alıp fakirlere dağıtmanın en uygun ve güzel yol olduğu, aksi takdirde o idarecilerin bu parayı kötü yollara, günah işlere harcayacağı, senin zayıf insanlara harcamanın onların harcamasından daha hayırlı olduğu hakkındaki sözlerine de kulak asma. Mel’un şeytan birçok kimseyi bu vesvese yoluyla mahvetmiş, helaka sürüklemiştir.

Mahmut Şevket Serik

Editör Hakkında