Modern zamanlar her türlü şiddetin tüm yoğunluğuyla yaşandığı zamanlar. Hümanist manifestoların, demokratik ütopyaların, dinler arası diyalog söylemlerinin, tüm insanların kardeşliği vurgularının dillere pelesenk edildiği bir dönemde şiddetin dozajının arttığına tanığız. Sevgi, dostluk söylemi şiddet realitesini ortalıktan kaldıramadı. Şiddet üreten, hatta büyük savaşlara yol açan çeşitli unsurların yanında din faktörünü de görmekteyiz. Dinsel şiddet… İnsanlığın huzurunu, temel değerlerini, yaşam hakkını korumayı, gözetmeyi birincil hedef olarak vaaz eden din neden şiddetle yan yana anılır? Öğretisinin merkezine insanı yaşatmayı, can, mal ve ırzı korumayı, emniyeti alan din hangi saikler dolayısıyla şiddetle yan yana gelebilir? İnsanın mutluluğunu ve kötülükten uzaklaşmasını amaçlayan dini inançlar ve metinler nasıl şiddetin kaynağı/referansı olabilir? Veya iyiliğin ve kurtuluşun müjdecisi din tarih boyu süren şiddetin nedenlerinden biri olarak gösterilebilir?

Zaman zaman düşündüğüm ve kendime sorduğum bu soruları, dinler tarihi alanında kaydadeğer çalışmaları olan Şinasi Gündüz Hoca da sormuş ve bulduğu cevapları Dinsel Şiddet & Sevgi Söyleminden Şiddet Realitesine Hıristiyanlık adlı kitabıyla bizlerin istifadesine sunmuş. Gündüz, dinsel şiddeti sorgulamadan önce bir takım değerlendirmelerde bulunuyor. Gündüz’ün de belirttiği üzere tektanrıcı (Monoteist), çoktanrıcı (politeist) ya da iki tanrıcı (düalist) dinlerde ufak tefek farklılıklar olmasına rağmen insan, diğer canlılardan üstün olarak kabul görür. Materyalist anlayışta bile insan diğer varlıklara nazaran ayrıcalıklı bir yerde konumlanır. Bütün dinler kendi hakikat ve kurtuluş eksenine göre insanın sahip olduğu üstün değerleri ön plana çıkarmayı, kötü ve yanlış yönelimi engellemeyi amaçlar. Aslolan insanın saadeti ve kurtuluşudur. Öyleyse temel gayesi insanın mutluluğu ve huzurlu bir yaşam olan dini inançlar ve metinlerin şiddetle bir arada anılması paradoks bir yapı arzetmiyor mu?

Şiddetin arka planı çok yönlü ve kompleks bir yapıya sahip

Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra Ortadoğu’da, Ön Asya’da, Kafkasya’da ve Afrika’da meydana getirilen kaos ve silahlı müdahale ortamında İslam’ın terörle ilişkisi sorgulandı. Bütün Müslümanlar dünya kamuoyu nezdinde terörist ve potansiyel teröristler olarak etiketlendi. Adı barış olan bir din Batının neoemperyalist akımlarına mazeret olarak görüldü. Dünya medyasının da büyük çabasıyla Müslümanların üzerine yapıştırılan terörist etiketinin arka planında yatan işgaller, baskılar, köşeye sıkıştırılmalar, küresel hegemonya merkezlerinden desteklenen diktatörlerin ve cuntaların sebep olduğu meseleler tartışılmadı. Kolay yoldan İslam şiddetle yan yana getirildi. Aslında bunu yapan paradigmanın dayandığı dinsel teoloji yani Hıristiyanlık ya da doğru anlamıyla tahrif edilmiş Hıristiyanlık sürekli şiddet üreten bir geleneğe sahip. Tarih boyunca Hıristiyanların Yahudilere uyguladığı baskılar ve oturdukları topraklardan göçe zorlanmaları, sonra Yahudilerin Hıristiyan Batılı devletlerin çabasıyla Filistin’e yerleştirilmeleri ve burada kurdukları İsrail Devleti’nin yerli halka uyguladığı insanlık dışı zulüm, şiddet ve terör örnek olarak yeterlidir.

Şinasi Gündüz, şiddetin arka planının çok yönlü ve kompleks bir yapıya sahip olduğunu, yalnız dini inanç ve metinlerle bağlantılı olmadığını söylüyor. Her dinsel görünümlü şiddet ve eylemin politik, ekonomik ve benzeri nedenlere dayandığını vurguluyor. Şiddete uğrayan insanlar da aynı şekilde dini inanç ve metinlerle karşılık veriyor. İsrail’in zulmüne karşılık veren Filistinliler ve Anadolu’da istiklal mücadelesi vermiş olan insanlar gibi… Şiddet hangi bağlamda yer alırsa alsın karşısında oluşacak şiddete haklılık kazandırır. Gündüz’ün deyimiyle şiddet, diğer tarafın uygulayacağı şiddete meşruiyet sağlayan bir metne dayanak olur. Yani ister dini temelli isterse daha başka bağlamlara sahip olsun şiddet değil, farklı tarafların oluşturduğu metinler arası çatışmalar ortaya çıkar. Bugün Müslümanların üzerine iliştirilen şiddet aslında sevgi, hoşgörü gibi söylemlerle bütün dünyayı işgale yeltenen küresel emperyalist vahşetin bir sonucudur. Dev silahlara, bombalara basit düzeneklerle karşı koymaya çalışan halk terörist olarak görülmekte, onların başına dünyayı yıkanlar demokrasi havarisi… Savunma hakkını kullanmak terörist olmakla, şiddeti kutsamakla nitelendiriliyor maalesef. İşgalcilere sesini çıkaran terörist oluyor, asıl teröristler dünyayı yakıp yıkarken…

Şiddetin, terörün hası bu Batılı hıristiyanlarda

Dinsel Şiddet & Sevgi Söyleminden Şiddet Realitesine Hıristiyanlık kitabının ikinci bölümünde ele alınan “Hıristiyanlıkta Şiddet” konusu özellikle okunmayı ve düşünülmeyi hak ediyor. Başta içinden neşet ettiği Yahudiliğe ve diğer dini geleneklere karşı hoşgörü ve sevgi ilkesini benimseyen Hıristiyanlık, zamanla şiddet pompalayan bir öğreti haline geliyor. Hıristiyanlığın içinde yer alan Mesihçi ve Milenyarist (Binyılcı) mezhepler şiddet hareketlerini geçmişten günümüze devam ettiriyorlar. Kendi içlerindeki çekişmeler, cemaatlerdeki toplu intiharlar… Mesihçi ve Milenyalist Hıristiyanların dünyanın sonu ile ilgili birçok beklentileri söz konusu. Bunlar akla mantığa sığmayan, bir dinin öğretilerinde yer almayacak kadar kötü beklentiler. Bu gruplar Mesih’in gelmesi ve altın çağın yaşanmasının an meselesi olduğundan hareketle, kutsal metinlerinde belirtilen Mesih öncesi kaos, savaş ve şiddet ortamını hazırlama peşinde. Mesih’in gelişini hızlandırmak için bilinçli bir şekilde savaş çıkarmayı, kan dökmeyi dindarlık sayıyorlar.

Aynı zamanda Hıristiyanlığın teoloğu olan ve Hıristiyan öğretiye yeniden şekil veren St. Pavlus, Roma döneminde resmi din olarak kabul edilen kendi Hıristiyanlık anlayışı dışındaki hiçbir harekete müsamaha göstermiyor. Kilisenin iktidarda söz sahibi olmasıyla birlikte Hıristiyanlık dışı bütün dini akımlara karşı şiddetli tavırlar alınıyor. Din siyasallaşarak iktidarın yanında yer alıyor. Evet, yaşadığımız bu zamanlarda şiddet ve terör denince akla İslam ve Müslümanlar geliyor. Aslında şiddetin, terörün hası bu Batılı hıristiyanlarda. Mesihçileri, Bınyılcıları, Adventistleri, Davidianları, Yahova Şahitleri, Mooncuları, Evanjelikleri… Özellikle ABD yönetiminde etkin olan bu evanjelikler (içlerinde Reagen, Bush gibi başkanlar da var) dünyanın sonunun gelişini hızlandırmak ve Mesih’in yanında yer almak için savaş, çatışma, kan ve yıkım peşindeler. Nitekim Bush Afganistan işgalini bu mantıkla temellendirmişti.

Hıristiyanlık bir din olarak şüphesiz ki bu ahmakça şiddeti onaylamaz. Kitapta da vurgulandığı gibi İncil’le ilgili metinleri okurken bunların doğrudan İsa’dan tevarüs eden metinler olmadığını, anlatılanların erken dönem kilisesi tarafından şekillendirilmiş metinler olduğunu unutmamak gerekir. Özellikle bu duruma St. Pavlus’un etkisi büyük olmuş. İncil’e eklenen metinler şiddete göz yuman ve şiddeti onaylayan bir karaktere sahip. Hıristiyan teolojisindeki ilk günah, dünyaya sürülme ve İsa’nın çarmıha gerilmesi kavramları bu çevrimi destekliyor. Hıristiyanlığa göre insan günahkâr olarak doğmuş ve İsa çarmıha gerilerek bu günahlara kefaret oluyor. Pavlus’a göre acı çekerek ölen İsa insanların günahlarının bağışlanması için kurban ediliyor. İsa’nın ölmesi Tanrı’nın insanları sevdiğini gösteriyor. Zira Tanrı oğlunu kurban ediyor. O ikinci gelişinde ise tertemiz olarak yeryüzüne inecek. Bu anlayış şiddeti meşrulaştırıyor. Çünkü İsa’nın şahsında bir şiddet söz konusu. Çarmıha gerilme… Çarmıh teolojisinin meydana getirdiği metin Hıristiyanların zihin dünyasında her dem şiddeti canlı tutuyor. İslam’da ise insan yeryüzünde bir halife. İyi ve kötü arasında seçim yapabilme iradesine sahip. Hem halife hem de sorumlu bir varlık. Ta en baştan cezaya çarptırılmıyor. Hıristiyan teolojiye göre insan zaten suçlu olarak doğuyor.

Dinsel Şiddet & Sevgi Söyleminden Şiddet Realitesine Hıristiyanlık, hacmi küçük ama dolu dolu içeriğiyle günümüzdeki dinsel şiddeti ya da en azından dini göstergeleri kullanarak yapılan şiddeti anlamlandırma açısından bize kılavuzluk edecek kitaplardan. Bizdeki baskı 2002 yılına ait. Etüt Yayınları tarafından basılmış.