İştikakçının Köşesi & Türk Dilinde Kelimelerin Ve Eklerin Hayatı Üzerine Denemeler, geçtiğimiz yılsonu Dergâh Yayınları tarafından yeniden yayınlandı. Kitabın ilk baskısı 2001 yılında Simurg Yayınları'nca yapılmıştı. Kitabın yazarı merhum Şinasi Tekin son büyük Türkologlardan. Türk dili üzerine çalışanların vazgeçemeyeceği bir isim. Dilimizin geçirdiği evreleri, dönemleri, eski ve yeniyi bilen ilim adamlarından. Kelimelerin yalnızca hâlihazırdaki durumlarını incelemiyor, nerden gelmiş, dilimize nasıl yerleşmiş, kökeni, soyu sopu hakkında da değerlendirmelerde bulunuyor.
Kitapta bir araya getirilen yazılar daha önce Tarih ve Toplum dergisinde “İştikakçının Köşesi” bölümünde yayınlanmış. Yazar dilbilimin ağır, sıradan insanın anlamayacağı diliyle mevzuları ele almıyor. Aksine mizahi bir dille, sohbet havasında konular açıklanıyor. Tekin, bütün herkesin anlayabileceği bir üslup kullanma derdinde. Bunu yaparken konulara kendi kafasından uydurduğu bilgilerle yaklaşmıyor. İşin uzmanlarının da dikkatini çekmek için düşüncelerini, iddialarını, varsayımlarını temellendirmek gayesiyle birçok kaynağı da sıralıyor.
İştikakçı nedir?
İştikak, yazarın da söylediği gibi “yarma, yırtma, kırpma, türetme” gibi manalara gelen ve aslının Arapça olduğu söylenen bir kelime. Şinasi Tekin bir nevi cerrah gibi kelimeleri kesiyor, biçiyor, köklerine ayırıyor, eklerini çıkarıyor. Kelimenin büründüğü halleri, zaman içindeki yolculuğunu da araştırıyor. Dildeki sözcüklerin kökeni ve diğer dillerle ilişkisini de… Tekin, yazılarında “iştikak” kelimesini iki anlamda kullanıyor: Birincisi “etimoloji”, buna aynı zamanda “iştikak ilmi” diyor. İkincisi ise “türetilen kelime”. Ayrıca yazar “iştikakçı” diye bir kelime olmadığını, “iştikak” kelimesine “-çı” ekini getirerek kendisinin uydurduğunu belirtiyor.
Kitabı okurken sıkılmamanın yanında yazarın komplekssiz bir şekilde meseleleri ele aldığını görüyoruz. Bir zamanlar kendi dilinden ve kültüründen utanan Batıcı, kompleksli aydın duruşu yok burada. Yazar aslında eğitiminin büyük bölümünü yurtdışında tamamlamış. Birilerine kendini beğendirmek gibi bir iddiayla yazmıyor. Bazı ideolojik mahfillerin tarihe ve kültüre sakat bakışı yazarımızda yok. Kimi araştırmacıların görmezden geldiği İslam medeniyetinin dilimiz üzerindeki derin etkilerini bihakkın tespit ediyor.
Muhammed/Mehemmed ayırımı sadece Oğuz Türklerine özgü bir durum
Kitabı okudukça birçok ilginç ayrıntı bizi karşılıyor. Mesela ilk pasaport Fatih Sultan Mehmet zamanında gayrimüslimler için tanzim ediliyor. Yalnız bu pasaportlar günümüzdeki gibi sadece yabancı ülkeye girip çıkmada ve gezilerde kullanılmıyor. Bu pasaportlar Osmanlı ülkesinde seyahat ve ikâmet etmeyi temin maksadıyla düzenleniyor. Bunlar günümüzdeki pasaportlardan daha ziyade ‘vize’ veya ‘ikâmet tezkeresi’ne denk düşüyor. Şinasi Tekin bahsi geçen pasaportları incelerken, metinleri okurken çok önemli bir konuya dikkat çekiyor. Bu konu, Muhammed-Mehemmed-Mehmed isimlerinin kullanımıyla ilgili. Anadolu’da insanlar peygamberimizin adının korunması ve başkalarıyla karışmaması için diğer insanlara Mehemmed adını veriyorlar. Muhammed adı yalnızca peygamberimiz için geçerli. Hatta yazarın belirttiğine göre Bizans kaynaklarında peygamberin adı Muhammed, Osmanlı padişahlarının adı Mehemmed ve bunlar dışındakilerin adı ise Mehmed olarak belirtiliyor.
Tekin, son iki değerlendirmenin herhangi bir geçerli dayanağı bulunmadığı, padişah ve diğer insanların adlarının Mehemmed, Mehmed’in ise bu adların bugünkü şekli olduğunu söylüyor. Yani bir yanda peygamberimizin adı Muhammed, öte yandan yeni zamanlarda Mehmed’e dönüşen Mehemmed… Bu Muhammed/Mehemmed ayırımı yazarın iddiasına göre sadece Oğuz Türklerine özgü bir durummuş. Bunu da Oğuzların tabu geleneğine bağlıyor. Kısaca tabu, kutsal addedilen kimi insanlara, hayvanlara, nesnelere dokunulmasını, bunların kullanılmasını yasaklayan dinsel bir inanç. Oğuzlar, Muhammed ismini peygamberimizden başka kimseye vermiyorlar. Bu ismi kutsal addediyorlar. Tabu geleneklerine göre bu adı başkasına verip bozmamak, kirletmemek gayesi güdüyorlar.
Şinasi Tekin aynı teorinin ışığında Türklerin ‘kurt’ simgesini de çözümlüyor ve ‘bozkurt’un bütün Türklerin totemi olmadığını, yalnızca Oğuz Türklerinin totemi olduğunu söylüyor. Eski Türkçe metinlerde ‘böcek’ için ‘kurt’, ‘canavar’ için ‘böri’ kelimesi kullanılıyor. Kaşgarlı Mahmud 11. yüzyılda bütün Türklerin ‘böcek’ ve ‘solucan’ için ‘kurt’ kelimesini kullandıklarını, Oğuzların ise ‘böri’ye ‘kurt’ dediklerini belirtiyor. Tekin de Anadolu’da bugün ‘böri’ kelimesinin kullanılmadığını, Orta Asya’da ‘böri’ kelimesinin halen kullanıldığını söylüyor. Buna göre yukarıda dediğimiz gibi ‘bozkurt’ bütün Türklerin totemi değil.
Dilimiz de durmadan değişmiş
İştikakçının Köşesi, “yazı yazmak nereden geliyor” sorusunu da soruyor. Yazıyla yazgımız arasındakince bağlantıyı, omuzlarımızdaki hayır ve şerrin yazıcısı melekleri, alınyazımızı, defter-ü divanımızı kökeniyle sorguluyor. Türklerin dünyaya hediye ettiği üzengi kelimesinin nerden gelip nereye gittiğini de sorguluyor aynı zamanda. “Ev bark nedir” diye soran dostunun sorusuna da cevap arıyor. Ev bark kelimesine ilk defa en eski metinlerimizden olan Göktürk kitabelerinde rastlamışız. “Eb bark” olarak geçiyormuş, hem de ikileme şeklinde. Eb, çadır, karargâh ve ordugâh diye anlamlandırılıyor. Bark ise ilk defa eb’den ayrı olarak ‘türbe, anıt-kabir’ anlamında kullanılmış. Günümüzde ise ev bark ikilemesi yaygın olarak kullanılmakta. “Yabancı kelimelerin Türkçeye giriş yolları ve oruç kelimesinin hikâyesi” adlı makale ayrıca okunmayı ve üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.
Dünyada çok sık ve hızlı kültür değiştirmiş bir milletin çocuklarıyız. Kültür değişimleri de iddia edildiği gibi kitleler halinde, herkesi kapsayıcı bir şekilde gerçekleşmemiş. Şinasi Tekin’in vurguladığı gibi kimimiz Budizm’i, kimimiz Hıristiyanlığı, kimimiz Mani dinini, kimimiz Museviliğin bir mezhebini seçmiş. En sonunda İslamiyet’i kabul etmişiz. İslam’la şereflenmişiz. Yine aynı şekilde topluca, hep beraber bir yerde ve zamanda İslam’ı seçmemişiz. Kimimiz Orta Asya’da, kimimiz Anadolu’da İslam’ı kabul etmişiz. Bir kısmımız yerini yurdunu terk etmemiş, bir kısmımızın bütün ömrü yollarda geçmiş. Bu kadar karmaşık, hızlı, hareketli bir ortamda dilimiz de durmadan değişmiş. İşte bu hızın, hareketin içinde dili anlamlandırmak, tanımak gerçekten önemli. İştikakçının Köşesi iyi bir başlangıç olacak. Konuştuğumuz, kendimizi ortaya koyduğumuz dilin hangi yollardan geçtiği, bugüne nasıl geldiği konusunda bize kılavuzluk edecek.