Erol Göka: "Bir kez daha anladık ki psikiyatri ve psikoloji, insanın zayıflıkları kadar ve belki de ondan daha fazla insandaki gücü, dayanıklılığı, sağlamlığı araştırmalıdır."

Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Ankara Şehir Hastanesi Psikiyatri Eğitim ve İdari Sorumlusu; Toplum Bilimleri Kurulu Üyesi Prof. Dr. Erol Göka ile Covid 19 salgını, küresel ve içtimai sonuçları ile kendi çalışmaları hakkında oldukça doyurucu ve keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Erol Göka: "Bir kez daha anladık ki psikiyatri ve psikoloji, insanın zayıflıkları kadar ve belki de ondan daha fazla insandaki gücü, dayanıklılığı, sağlamlığı araştırmalıdır."

COVID-19 salgınının yarattığı küresel kriz, iş dünyasında birçok değişikliğe sebep olurken bireyler üzerinde de karamsarlık, umutsuzluk gibi etkileri oldu. Salgının bireyler üzerindeki psikolojik etkilerini genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Küresel salgın ile ilgili olarak konuşurken mutlaka sürecin hangi aşamasında olduğumuzu belirtmeliyiz zira her aşamada yeni durumlar, yeni olgular ortaya çıkıyor. Şimdi Nisan 2021’deyiz, salgının içindeki ikinci Ramazan ayına girmek üzereyiz. Salgının başlangıcından ve ortasından hayli farklıyız. Aşılamaya başladık ama mutant virüsleri de öğrendik. Geçen süre boyunca ortak olan en önemli olgu, hâlâ tünelin ucunda ışık görünmeyişi… Dolayısıyla küresel salgının başından beri psikolojimiz üzerindeki temel etkisi, tüm dünyada korku ve endişe olmayı sürdürüyor. Korku ve endişe, hiç şüphesiz, salgının başlangıç dönemlerinde çok yoğun ve şiddetliydi, panik düzeyindeydi. Tüm hayat planlarını Covid-19 hastalığına yakalanmamak dışında erteleyen her şeyden nem kapan “Coronayak”lar, “Bana bir şey olmaz.” diye hiç tedbir almayan Covidiotlar başlangıçta çok daha fazlaydılar. Ama bir süre sonra, belirsizlikler biraz azalıp salgınla ve yapmamız gerekenlerle ilgili bilgimiz arttıkça tam eskisi gibi olmasa da endişe düzeylerimiz de azalmaya başladı. Takıntılı insanlar çok daha fazla arttı. Hemen hepimiz, bir süre temizlik ve hastalık bulaşma fobisi olan takıntılı kimseler gibi davrandık ama çoğumuz artık biraz daha rahatız. Salgın süreci boyunca özetle, bilinmeyen bir düşmanın saldırısında ne yapıyorsak yine onu yaptık, siperlerimize çekilip korku ve endişe içinde bekledik, bekliyoruz.

Küresel salgının psikolojimiz üzerinde etkilerinden bahsederken salgının başlangıcında pek konuşmadığımız iki kavramı daha gündeme getirmeliyiz. Bunlar; “Travma” ve “Matem”… Birçok meslektaşımın gözünden kaçsa da bizi psikolojimizin katlanamayacağı ve yeni mekanizmalar bulmak zorunda kalacağı bir duruma sokmuş olması nedeniyle, “Covid-19 salgını” hemen hepimiz için “Travmatik” bir etkiye sahip. Söylemesi zor ama bu gerçek, ileride hepimizin “Travma sonrası stres bozukluğu” hastalığına yakalanma adayı olduğumuz anlamına geliyor. Büyük felaketler mesela bir deprem yaşayan insanların üçte birinde bu rahatsızlık ortaya çıkabiliyor, belirli bir süre sonrasında da kalıcı hâle gelebiliyor. Küresel salgın sonrası nasıl bir tablo ortaya çıkacağını hep birlikte göreceğiz ama şimdiden hazırlanmamız, salgının travma boyutuna dikkat kesilmemiz gerekir. Özellikle salgın sürecinde maddî, manevî kayıp yaşayanlarımızda, psikolojileri hayli zorlayan salgın manzaralarına tanık olan başta sağlık çalışanları olmak üzere herkeste ve öncesinde bu rahatsızlığa yatkın olanlarımızda “Travma sonrası stres bozukluğu” gelişebileceği konusunda uyanık ve hazırlıklı olmalı, çok araştırma yapmalıyız.

Matem için de aynı durum söz konusu… Bu süreçte, milyonlarca insan hastalığa yakalandı, hastanede yattı, yoğun bakımlarda kaldı. Başta vefat edenlerin yakınları ve hastalığa yakalan insanlarımız olmak üzere birçok insan matem yaşadı, yaşıyor. Bu matemler pekala kronikleşebilir, komplike bir hâl alabilir. Özellikle salgının başlangıcında maalesef, yalnız başlarına yoğun bakıma kapatılan insanlar, hiçbir görüşme sağlamadan ve kimseyle vedalaşamadan vefat ettiler. Sadece onlar yalnızlık ve acı içinde vefat etmedi, yakınları da derin bir kedere boğuldu ve matemlerini yaşayamadılar, dinî görevlerini yerine getiremediler... İnsanın sevdiklerini kaybetmesi sonrasında bir matem sürecini yaşaması psikolojik sağlık ve denge açısından çok önemlidir. Nasıl bir yaranın iyileşmesi için zamana ihtiyaç varsa psikolojik acı ve kayıplar için de matem sürecine ihtiyaç var.  Bu matem sürecinin sağlıklı ilerlemesi noktasında destek olunmalıdır. Bir araya gelerek acımızı dindirmek, acımızı dindirmek için ritüeller ortaya koymak ve onlara uymak, bütün kültürlerin yapmaya çalıştığı görevlerdir. Tedbirlerle, insanlar acılarını paylaşmak ve dayanışma sağlamak için bir araya gelmeleri arasındaki ilişkiyi, birbirlerini zedelemeden hayata geçirmek durumundaydık. Bunu yapamadığımız çok oldu. Matem deyince sadece vefatlar, hastalık geçirenler anlaşılmamalı. Birçok orta ve dar gelirli insan salgın sırasında, maddî kayıplar yaşadılar, çoğu salgın öncesi hayat standartlarına bir daha asla gelemeyecekler. Onları da matem tepkileri açısından araştırmak, yakın gözlem altında tutmak zorundayız.

Bu arada şunu da belirtmeliyim: Küresel salgının ilk zamanlarında gerek Dünya Sağlık Örgütü gerek Birleşmiş Milletler, psikiyatrik hastalıkların ve sorunların da yaygınlaşacağına dikkat çektiler. Biz de bulunduğumuz kurullarda yoğun bakım yatakları gibi psikiyatri yataklarının da sayılarının arttırılmasını, ruhsal bir salgına hazır olmamız gerektiğini vurgulayıp durduk. Ruh sağlığı alanında birçok kıyamet senaryoları vardı. Elbette hâlâ temkinli olmak lazım, süreç henüz bitmedi ve ne zaman biteceği de belli değil ama bunlar büyük ölçüde gerçekleşmedi çok şükür… Hatta insanın psikolojik dayanıklılığının sandığımızdan daha çok olduğuna, psikolojik bakımdan sandığımızdan daha sağlam olduğumuza bir kez daha şahitlik ettik. Psikolojik yapıları güçsüz olan insanların böylesi bir felaket karşısında daha kötüleşeceklerini kolayca tahmin ediyorduk. Böylesi felaketler regresyonu yani insanın çocuklaşmasını arttırır ve önceden hastalığın varsa onun semptomları giderek şiddetlenir, yenileri tabloya eklenir. Olaylar, tüm dünyada bu tahminleri doğrulamakla birlikte, kıyamet senaryoları da ortaya çıkmadı. İnsanlar sandığımızdan daha güçlü kalarak küresel salgınla gelen felaketlere dayandılar. Kolay teslim olmadılar. Bir kez daha anladık ki psikiyatri ve psikoloji, insanın zayıflıkları kadar ve belki de ondan daha fazla insandaki gücü, dayanıklılığı, sağlamlığı araştırmalıdır.

Bu süreçte gerek sosyal hayatın sekteye uğraması gerek alışkanlıkların değişmesi ve ekonomik kaygılardan kaynaklanan olumsuz duyguları yönetmek ve sağlıklı kararlar almak adına neler yapabiliriz? Özellikle bu dönemde artan kaygılarımızı nasıl kontrol altında tutabiliriz?

İlk anlamamız gereken şey böyle olağanüstü bir durumda yaşanan kaygının ve olumsuz hislerin normal olduğudur yani öncelikle kendi kaygımıza karşı anlayışlı davranmamız icap eder. Böyle bir zamanda ne kalkıp oynayabiliriz ne de salgın yokmuş gibi davranabiliriz. Böyle yaparsak da sağlıklı değil tam tersine gerçeği inkâr üzerine bina olmuş hayli sağlıksız bir tepki vermiş oluruz. Kendimizi, sevdiklerimizi, insanları ölüme, sağlık sistemimizi çöküşe götürebilecek bir hastalık tehlikesi söz konusu olduğunda, kaygılanmak, endişelenmek doğal ve olması gereken bir tepki. Kaygı ve endişeden tamamen uzak durmak salgın zamanları mümkün değil. Bir de şunu aklımızdan çıkarmamamız lazım; hafif ve orta düzeydeki anksiyete, bırakın zararlı olmayı faydalıdır da. Bu tepki, bizi aslında bir yandan motive ederek gerekli önlemler almamıza, aktif olmamıza yardımcı olur. Bu nedenle endişelenmekten, kaygı duymaktan korkmamalı, tam tersine bunun çok normal olduğunu kendimize hatırlatmalıyız. Bir yandan da bu endişenin bize gerekli önlemleri aldırma görevini tamamladığında zaman içinde kendi kendine kaybolacağını da akılda tutmalıyız. Sağlıkla ilgili bir endişe hâlinde, insanların bedenlerine odaklanmaları da beklenen bir durum. Sağlık kaygısı olan bir kişi, herhangi bir zamanda da olabilecek bir öksürüğü, ağrıyı, aşırı odaklanma nedeniyle normalden daha fazla hissedebilir.

Olağanüstü bir dönemden geçtiğimizin, bir kriz yaşadığımızın bilincinde olmak, böyle durumlarda psikolojimizin belli ölçülerde sarsıntı geçireceğini bilmek, her işin başıdır. Daha sonra da bir biçimde sakin olmayı başarabilmek, daha önce sakin olmak için hangi tedbirlere başvuruyorsak ne bizi rahatlatıyorsa onu yapmak gerekir. Sakin kalmaya çalışmalı olabildiğince pandemiden önceki hayatımızı sürdürmeye gayret etmeliyiz. Ekranlardaki kitap okuma, “Bu fırsatı en iyi şöyle değerlendirin, şu kitapları okuyun, şu filmleri izleyin.” türü önerileri ancak kendimizi iyi hissedince yapmaya girişmeli yapamazsak da üzülmemeliyiz. Yoğunlaşamamak nedeniyle işlerimizi ve hayatımızı eskisi kadar iyi organize edemediğimizi bilmeli kendimizi heder etmemeliyiz. Dikkatimizi daha çok kendimizi ve çevremizi psikolojik bakımdan güçlü tutmaya, dayanışmaya vermeli, medyanın ve sosyal medyanın bizi zehirlemesine izin vermemeli, sadece güvenilir kaynaklardan haber almalıyız.

Bu dönemde aile içi ilişkilerimizi nasıl düzenlemeliyiz?

Bu konuda da ilk söyleyeceğim “Gerçekçi” olmaktır. Yaşanan yoğun kaygı ve sıkıntılar, kayıplar, matem ve travmalar, çoluk çocuk uzun süre eve kapanmalar, çocuklarımızın okula gidememeleri, evlerin aynı zamanda okula ve iş yerine dönüşmesi, planlarımızın alt-üst olması aile hayatımızı olumlu etkilemiş olamaz. Zaten tüm dünyadan gelen raporlar, aile-içi şiddetin ve boşanmaların arttığını gösteriyor. Gerçekçi olmalı, gereksiz yere pohpohlamalar, “Ne güzel hep bir aradayız.” hissini abartmalar yerine birbirimize sahiden destek olmalı, her birimiz diğerine âdeta bir kazazedeye davranır gibi davranmalı, karşılıklı anlayışımızı, toleransımızı artırmaya çalışmalıyız. Her fırsatta ailecek dertleşmeliyiz.

Salgın sürecinden her yaş grubu kendilerine göre etkileniyor. Çocuklar, gençler, yaşlılar, dezavantajlı gruplar özel önem taşıyorlar. Bu gruplar, diğerlerine göre çok daha uzun süre evlerde kısıtlı kaldıkları, arkadaşlarından, akranlarından uzak kaldıkları için de çok özel ilgiyi hak ediyorlar. Kendi hayatımızı salgın ne kadar etkilediyse evdeki çocukların, gençlerin, yaşlıların, engellilerin onun en az birkaç misli olumsuz etkilendiklerini hesaba katalım. Davranışlarımızı bu gerçeğe göre ayarlayalım.

Hastalık riski geçse bile psikolojik etkileri kalıcı olacak mı? Salgın ve karantina sürecinin uzun vadede olası psikolojik etkileri neler olacak?

Keşke bu sorunuza tam olarak cevap verebilseydim zira kimse için hastalığı geçirenler ve aşı olanlar dahil hastalık riski tam olarak geçmiş diyemiyoruz. Dünyanın ve psikolojilerimizin, bu küresel salgın ile birlikte, geriye dönüşü olmayan yeni bir rotaya girdiğini söyleyebiliriz. Ama bu rotanın zaten uzun zamandır olup bitenin yeni bir boyuta sıçraması olduğunu da görmeliyiz. Zira küresel salgın öncesinde yani 2019 öncesinde dünya iyi bir dünya değildi, korku kültürü vardı. İnsanların asansörlere bile rahat binemediğinden, yanındaki insandan ürktüğünden bahsediliyordu. Küresel salgın, böyle bir korku ve endişe kültürünün üstüne bina oldu. “Virüs bitti, biz de Çin gibi sıfırlandık.” dense bile; maskeli, mesafeli, yeni duruma uygun selamlaşma, ev içi hayat, seyahatlerin ona göre düzenlendiği yeni bir dünya bizi bekliyor.

Bu arada yakın zamanda 2019 Aralık öncesi hayatımıza dönebileceğimizi sanmıyorum. Sonunu şimdiden göremediğimiz bir zaman dilimi boyunca âdeta “Protez psikoloji” ile yaşamak zorunda kalacağımızı, toplumsal yaşamımızda sandığımızdan çok daha büyük değişiklikler olacağını söyleyebilirim.

Nasıl bir dişimize, kemiğimize gördüğü hasar neticesi bir protez yapılırsa bu süreç boyunca psikolojimiz kendi içinde âdeta “Protez” bir bölüm inşa etti. 2019’un Aralık ayından beri, o protez psikolojiye göre davranışlarımızı ayarlıyoruz. Bu protez psikolojiyle hareket etmemiz hemen geçmeyecek. Eğitimin yeniden yapılanması, eğlence, yeme-içme, seyahat, sinema, tiyatro, spor mekanlarının fiziksel mesafe kuralına göre düzenlenmesi, dış turizmin uzun süre eski düzenine kavuşmaması, ev ziyaretlerinin dışarıda buluşmalara, internetten alışverişlerin alış veriş merkezlerine tercih edilmesi, evden ve esnek çalışmanın, uzaktan eğitimin, görüntülü toplantıların, elektronik imzanın öne çıkması, fiziki temasın yabancılarla tamamen, yakınlarla kısmen sınırlanması, selamlaşmaların değişmesi, tokalaşmanın giderek azalması, sarılma ve yanak yanağa öpüşmenin ise çok özel, itibarlı bir davranış hâline gelmesi, salgın öncesi dünyadan çok  farklı bir yaşama tarzı ve örgütlenmesi ortaya çıkaracak. “Kalabalıklar” artık uzun süre korku yaratacak, dijital sosyalleşme yöntemleri artacak, eğlence ve spor faaliyetlerinde bireysel ve küçük grup etkinlikleri önem kazanacak. Dijital sosyalleşme yöntemleri, internet ve sosyal medya kullanımı artacak. Toplu taşıma çekinilecek bir hâle gelecek, bisikletlerin ve özel araçların sayısı artacak ama bununla birlikte çevreyi kirletmeyen, petrole bağlı olamayan temiz enerji arayışlarına girişilecek. Bulaşma riskini en aza indirebilmek için yeni normal yaşama standartları oluşturularak güncellenecek, hayatın tüm alanlarında ve onlarla birlikte psikososyal hayatta, algılama, düşünme, davranış ve tutumlarda da büyük değişiklikler ortaya çıkacak. 

Bu arada dört milyona yakın insanımız Covid-19 hastalığını geçirdi ve medyada bu insanlar düşünülmeden bu hastalığı geçirenlerin akciğerlerinin iflas ettiğini, beyinlerinde ve kalplerinde hasarlar olduğu şeklinde pek de gerçek olmayan kötü yayınlar yaptık. Bunları duyan, hastalığı geçirmiş insanlar, kendilerinde bu belirtileri aramaya, ölüm korkusu yaşamaya başlıyorlar. Atlatan kişilerde tekrar kötüleşme korkusu görülüyor. Hastalığı geçirenlerin çoğu gereksiz yere endişe etmemeli, birçok hastanemizde kurulmaya başlanan “Covid sonrası poliklinikleri”nden yardım almalıdırlar.


Son olarak, yakın zamanda hayata geçirmeyi düşündüğünüz bir projeniz veya yeni bir kitap çalışmanız var mı?

Küresel salgının gerek hekim olarak bizi zorladığı yoğun çalışma temposundan gerek dikkat, hafıza motivasyonumuzu hallaç pamuğu gibi atmasından fırsat bulabilirsem “Psikoloji, Varoluş ve Maneviyat” adında çok önem verdiğim bir kitap üzerinde çalışıyorum. Çok şükür yolun yarısını geçtik. Biliyorsunuz ben kendimi psikiyatri alanında “Dinamik-varoluşçu” dediğim bir ekolün içinde hissediyorum, son zamanlarda Müslüman bir kültürde bu yaklaşımın kavramlarını ve çerçevesini ele alan kitaplar yazıyorum. Ölümle ve matemle ilgili olarak “Hoşçakal”, anlamsızlık ve özgürlükle ilgili olarak “Hayatın Anlamı Var Mı?”, yalnızlık ve umutla ilgili olarak “Yalnızlık ve Umut” kitaplarından sonra Müslümanların “Kalp” anlayışlarından yola çıkarak Kalpten kitaplarımı yazdım. Bu son kitap tüm bunları derleyip toplayan ve Batı’daki varoluşçulukla bizimkinin farkını iyice belirginleştirecek bir çalışma olacak inşallah.

Söyleşi: Deniz Demirdağ

Yayın Tarihi: 13 Nisan 2021 Salı 14:00 Güncelleme Tarihi: 13 Nisan 2021, 14:50
banner25
YORUM EKLE

banner26