Efendimiz günlük hayatında nelerle ilgilendi?

Fatımatüz Zehra Kamacı, 2013 yılında çıkan "Hz. Peygamber’in Günlük Hayatı 1: Mescid-i Nebevî" isimli kitabı üzerine Fatma Toksoy'un sorularını cevaplandırdı.

Efendimiz günlük hayatında nelerle ilgilendi?

1982 yılında İstanbul’da doğmuş olan Fatımatüz Zehra Kamacı, çok başarılı bir öğretim hayatı olan âlimelerimizden biridir. 1999 yılında Adapazarı İmam Hatip Lisesi’nden birincilikle mezun olup, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni de 2003’de üniversite birincisi olarak bitirmiştir. “Hz. Peygamber Devrinde Kadınların Süslenmesi” başlıklı teziyle 2005 yılında yüksek lisans eğitimini tamamladı. 2011 yılında “Hz. Peygamber’in Mescid-i Nebevî’deki Günlük Hayatı” başlıklı teziyle de doktora eğitimini tamamladı. 2013 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yardımcı doçent olarak göreve başladı. Fatımatüz Zehra Kamacı, evli ve bir çocuk annesidir.

Odasında ney gördüğümde kendisinin neyzen de olduğunu öğrendiğim, Fatımatüz Zehra Kamacı Hanım'la, İnkılâb Yayınevi’nden 2013 yılında çıkmış olan “Hz. Peygamber’in Günlük Hayatı 1: Mescid-i Nebevî” isimli kitabı üzerine sohbet etmek üzere Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki odasına konuk olduk. Bu zarif ve konuksever hocamızla ikramları eşliğinde güzel bir sohbet yaptık. İşte o sohbetten sayfamıza sızanlar.

Fatımatüz Zehra Kamacı Hocam, sizi “Hz. Peygamber’in Mescid-i Nebevî’deki Günlük Hayatı” isimli doktora tezinizle tanımıştım. Sonra o teziniz güzel bir kitaba dönüştü. En çok da sevinen ben oldum. Çünkü bu konuda dipnotlu, bibliyografyalı, zengin içeriğe sahip çok fazla araştırma yok. Sizden ve bu kitabı basan İnkılâb Yayıncılık'tan Allah razı olsun. Neden bu konuyu seçtiniz? Zor oldu mu böyle bir konuda yazmak? Bu kadar ayrıntılı bilgileri bulmak, devşirip kotarmak kolay olmasa gerek. Yazma aşamasında ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Öncelikle teşekkür ederim, güzel temennileriniz için. Böyle bir konuda doktora çalışması yapmak elbette kolay olmadı. Bir kere konu çok genişti. Son zamanlarda artık sosyal bilimlerde makrodan mikroya geçiş hâkim oldu. Son dönemlerde verilen yüksek lisans- doktora konularına bir göz atınız, hep nokta konularla karşılaşırsınız. “Falancanın filanca kitabında şu düşünce, bu düşünce” gibi. Artık yüksek lisans ve doktora öğrencileri, bir kitabı temel alıp konuyla ilgili benzer birkaç kitapla da mukayese yaptıktan sonra tezlerini nihayete erdirebiliyorlar. Benim öyle bir imkânım olmadı. Şikâyetçi miyim? Hem evet, hem hayır.

Bir kere Hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili devasa bir literatür var ve “Hz. Peygamber’in Günlük Hayatı” başlıklı bir konu hepsine hâkim olmayı gerektiriyor, geniş bir okuma alanınız var, çok yetiştirici bir husus. Öte yandan yıpratıcı da, hele fişlemeye başladığım ilk zamanlarda, zihnimde hiçbir sınırlayıcı kıstas olmadığından, neyi alıp neyi dışarıda bırakacağım hususunda çok zorlandım, ama zamanla oturdu her şey. Bugün geriye dönüp baktığımda son 8 yıldır hep Hz. Peygamber’le ilgili okuyup yazmışım, 8 yılımı didik didik bir başka kimsenin hayatını anlayıp yazmaya adasaydım sanırım, bugün derin pişmanlıklarım olurdu, ama söz konusu Hz. Peygamber olunca, ne mutlu bana… Bu vesile ile böyle mesuliyetli bir işin altından kalkacağıma inanıp güvenen kıymetli hocam Prof. Dr. Mustafa Fayda’ya teşekkürü bir borç biliyorum.

Bu kitabın size manevi getirisi ne oldu?

Dediğim gibi, hayatımın son 8 yılını “Resûlullah (s.a.v.) ne yerdi, ne içerdi, nasıl giyinirdi, nasıl davranırdı, ahlakı nasıldı” gibi soruların cevabını aramakla geçirdim. Manevi getirilerini anlatmak imkânsız. Hepsi benim içimde, bende gizli, tarifi mümkün değil.

Sayın hocam, biraz da kitabınızdan soralım. Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mescid-i Nebevî'deki günlük hayatı, mescidin inşâsı ile başlamış. O, mescidin yapımı sırasında ashabıyla birlikte bizzat çalışmış. Hatta mescidin temeline ilk taşı Hz. Peygamber koymuş, ardından sahâbîler teker teker ellerindeki taşları temele yerleştirmişlerdir. Bize bunu anlatır mısınız, nasıl inşa edilmiştir mescid?

Mescid, Hz. Peygamber’in, ashâbının başında bizzat çalışması, her işe önce onun koşması sayesinde bayram havasında, şenlikli, dualarla, tekbirlerle, şiirlerle, heyecanla inşâ edilmiştir. İmecenin vardığı son noktadır esasen. Herkes maharetini ortaya koymuş, bir tuğla da ben koyayım iştiyakıyla hareket etmiştir.

Mescid, o gün temelleri atılan bir binadan ibaret değildir esasen. Sahâbîler de bunun bilincine varmış kimselerdir. Sadece mescidin inşâsı değil, Hz. Peygamber’in 10 yıllık Medine yaşantısında olan hiçbir konu yaşandığı yer ve zamanla sınırlı kalmamıştır. Asırlarca etkileriyle, anlamıyla yaşamayı sürdürmüş, her yeni doğan Müslümanla yeniden doğmuş, sıfırdan başlamıştır. Mescidin inşâsı İslâm kültür ve medeniyetinin inşâsı için bir miladdır.

Peygamberimiz (s.a.v) ashabıyla nasıl ilgilenirdi? Bir iki örnek verebilir misiniz?

Kitapta o kadar çok detay var ki özenle anlatmaya çalıştığım. Burada sadece şunu söyleyebilirim, Hz. Peygamber’in Medine’deki günlük hayatında en çok zaman ayırdığı iş, eylem, uygulama ne diye sorarsanız, cevabı hiç tereddütsüz “Ashabıyla İlgilenmesi”dir.

Peygamberimiz (s.a.v.) ashabına nasıl iltifatlar yapardı?

Peygamberimiz ashabını çok iyi tanırdı, Medine’de mukim olanları kastediyorum hiç şüphesiz. Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra Mekke’nin de fethiyle peyderpey bütün Arap yarımadası İslâmiyet'e girmişti. Dolayısıyla Hz. Peygamber vefat ettiğinde sahâbe sayısı epey fazlaydı ama benim bu kitapta öncelediğim, Medine’de oturan ve sıklıkla Resûlullah’ın sohbetine iştirak eden kimseler. Hz. Peygamber onları çok iyi tanırdı, yokluklarını fark ederdi. Zaaflarını, yeteneklerini de bilirdi, iltifatları hep bu yeteneklerle ilgili olmuştur. Toplum içerisinde olumlu yönlerini ön plana çıkartıp kendilerini daha da geliştirmeleri için teşvikte bulunmuştur.

Kitabınızda bahsettiğinize göre, Peygamberimiz de şakalar yapardı zaman zaman. Nasıldı şakaları?

Mizah, çok etkili bir silahtır; akıllı, zeki, üstün yetenekleri olan bir kimse bu silahı edinirse etkili olacağı aşikârdır. Ancak Hz. Peygamber, Allah tarafından ona verilen ağır sorumluluk gereği, mizahı günlük hayatında çok fazla kullanmamıştır. O her daim çevresindekilere tebessüm ederdi, güler yüzlü bir peygamberdi, pozitifti, bakanların yüreğine ferahlık gelirdi ama devamlı şakalar yapan, insanları güldürme çabası içerisinde olan bir peygamber değildi. Hz. Peygamber, çok az, yerinde ve dozunda şaka yapmıştır. Peygamberlik görevinden ötürü de esasen, sahâbîler ondan çok fazla şaka sadır olacağını düşünmemişlerdir. Nitekim şaka yaptığı nadir durumlarda muhatabının, bunun şaka olduğunu anlamadığı dikkatleri çekmektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber çok az, yerinde, dozunda, dünya ve ahirete müteallik gerçeklere dayalı şakalar yapmıştır.

Yine dikkatimi kitabınızda bir şey çekti. Bizdeki şikâyet dilekçeleri gibi o dönemde de şikâyet mektupları gönderilirmiş. Peygamberimiz (s.a.v.)’e gönderilen bu mektuplar ve şikâyetler ne yöndeydi, biraz bahsedebilir misiniz?

Hz. Peygamber, sorunları çözen olarak toplumda çok önemli bir vazife ifâ ediyordu. Derdi, sıkıntısı olan soluğu onun yanında oluyordu. Dolayısıyla o dönemde Hz. Peygamber’e iletilen çok fazla talep ya da şikâyet var, çünkü insan ilişkileri söz konusu olduğunda dertler de bitmez, talepler de. Ancak incelediğimiz dönemde bu talep ya da şikâyetler daha çok sözlü olarak bizzat Hz. Peygamber’in huzuruna varıp anlatılmak suretiyle çözülüyordu. Mektuplaşma bu anlamda daha az ve nadir. Ancak Medine’ye uzak yerlerden iletilen çok önemli talep ya da şikâyetlerle ilgili mektuplar Hz. Peygamber’e ulaşabiliyor ama dediğim gibi Hz. Peygamber dönemi için mektupla şikâyet iletme ya da çözme nadirattan olan bir husus. Daha çok yanına gelip sözlü olarak konuşma şeklinde bu sıkıntılar çözülüyordu.

Yine kitabınızda dikkatimi çeken bir bölümdü evlilikle ve evlenemeyen sahâbîlerin şikâyetleri ile ilgili verdiğiniz bilgiler. Peygamberimiz maddi imkânsızlıklar yüzünden evlenemeyen sahâbîlere nasıl yardımcı olmuş ve bu konuda nasıl bir tepki göstermiştir?

Hz. Peygamber, evliliği her zaman teşvik etmiştir. Bu hususta erkeklere, kadınlara, gençlere yaşlılara hep kolaylaştırıcı olmayı tavsiye etmiştir. Tarafların bu olgunluğu gösteremediği ya da evlenme istediği halde hiçbir şekilde imkânı olmayan kimselere, eğer bu durumu suiistimal etme gibi durumları yoksa kendisi bizzat yardım etmiş, böyle bir durum varsa çalışmalarını istemiştir. Hz. Peygamber’in çözümleri kişiye özeldir, bu husus onun hayatını ele alırken hep göz önünde bulundurulmalıdır. Elbette genele uyarlanabilecek hususlar da vardır, ama her olay kendi içinde titizlikle incelenmelidir. Bu yüzden yeri gelmiştir Hz. Peygamber, kendisine gelip “evlenmek istiyorum, maddi gücüm yok!” diyen birisine yol göstermiş ve “çalış, kazan!” demiş, eline doğrudan bir mal vermemiştir, yeri gelmiş tam tersi bir durum söz konusu olmuştur. İnsanlar çeşit çeşittir, Resûlullah’ın çözümlemeleri de aynı çeşitliliğe sahiptir.

Kitabınızda, Peygamberimiz (s.a.v), torunu vefat ederken gördüğünde nasıl davrandığından bahsetmişsiniz. O bir peygamberdi ama aynı zamanda da insandı. Onun da sevdikleri, canları vefat etmiştir. O da sevdiklerinden ayrılmış ve üzüntü yaşamıştır, değil mi?

Hz. Peygamber çok yüce bir dağdır, karı hiç eksik olmamıştır. Günlük hayatın karmaşası içerisinde yorulanlar, sıkılanlar, bırakanlar, artık bu da fazla oldu diyenler onun hayatına dönüp bakmalıdırlar. İmtihana tabi olmak herkese nasip olmaz, Hz. Peygamber’den fazla kimse imtihan olunmamıştır. Yetim gelip bu dünyaya, henüz altı yaşında annesini kaybetmiş öksüz bir çocuktur o; Hz. Fatıma dışında bütün evlatlarını, henüz bebekken oğlu İbrahim’i kendi eliyle toprağa vermiş bir babadır o; gözbebeği Hatice’sini, vefâkâr-cefâkâr hanımını toprağa vermiş bir kocadır o; baba yarısı amcaları Ebû Tâlib ve Hamza’yı yitirmiş bir yeğendir o; torunlarını kaybetmiş bir dededir o; en yakın dostlarını şehit olarak toprağa vermiş bir arkadaştır o.

Fatımatüz Zehra Kamacı Hocam, gelelim yemek hususuna... Kitabınızda bundan da bahsetmişsiniz çünkü. Peygamberimiz hangi yemekleri severek yerdi?

Hz. Peygamber’in en sevdiği yemekler, kabak, yaş ve kuru hurmanın her çeşidi, özellikle acve ve bernî denilen türleri, süt, koyunun kol ve sırt kısmından pişirilen et, karpuz, kavun, soğuk şıra, tatlı, bal, hays ve herîse olarak kayıtlara geçmiştir. Hz. Peygamber, zaman zaman Mescid-i Nebevî’de de yemek yemiştir ancak daha çok evde yemek yediğinden, yediği yemekler ile ilgili detaylı bilgi sahibi olmak isteyenler biraz daha bekleyecekler. Kısmetse Eylül-Ekim aylarında “Hz. Peygamber’in Mescid-i Nebevî Dışındaki Günlük Hayatı” isimli çalışmam raflarda olacak, oradan detaylıca okuyabilirler.

Yeni bir kitap müjdesi bu! Heyecanla yeni kitabınızı bekliyoruz inşallah. Rabbim çalışmalarınızı hayırlı ve başarılı eylesin inşallah. İlim yolunda hayırlarla ilerleyesiniz. Müsaadenizle öteki sorumu da yönelteyim size... Hocam, Peygamberimiz (s.a.v.) bazı yemekleri helal olduğu halde yemezmiş, neden? Hangi yemekleri yememiştir?

Evvela bu güzel dilekleriniz ve dualarınız için müteşekkirim. Hz. Peygamber günlük hayatının her anında risâlet görevinin bilincinde olarak hareket etmiştir. Sürekli insanlarla ve meleklerle iç içe olduğu için sorumlu davranmıştır. Muhatabı kendisinden kötü koku işitsin istememiş, bunun için her zaman temiz olmuş, güzel kokmuştur. Yemeklere çok lezzet kattığı halde sarımsak ve soğandan da sırf bu nedenle uzak durmuştur. Hz. Peygamber ayrıca, yetiştiği toplumda yeme alışkanlığı kazanmadığı için keler cinsi bir tür kertenkeleyi de yemezdi. Hz. Peygamber bunları yememiş ancak haram olmadığını da her seferinde açıkça bildirmiştir. Bu şekilde yanlış anlamaların önüne geçmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.), kendisine hediye edilen bir şeyi başkası istediğinde çok beğenmiş olsa ya da o şeye ihtiyaç duysa bile vermemezlik etmezmiş. Biraz bundan bahseder misiniz?

Evet, vermek, vermek, vermek... Karşılık beklemeden, cömertçe, hesapsız vermek noktasında ondan daha mükemmelini bulmak imkânsız. Beşer sınırları içerisinde en üst derecede bir diğerkâmlık… İçi cız etmiyor, hesap yapmıyor, “şimdi nereden çıktı bu” demiyor. Sadece veriyor, hemencecik, çabucacık veriyor. Hiçbir şeyin sahibi o değil çünkü, Allah. Onun görevi de dağıtmak, adil bir şekilde taksim etmek, her daim görevini en güzel şekilde yerine getiriyor.

Hocam, bir gün ashabtan bir kadın kenarları işlemeli, belden alta giyilen yün bir elbise dokumuş ve “Sana giydirmek için ellerimle dokudum!” diyerek Peygamberimiz (s.a.v.)’e hediye etmiş. Peygamberimiz (s.a.v.) içinden “Tam da ihtiyacım olan şey!” diyerek bu hediyeyi kabul buyurmuş. Bunu giyinerek ashabının yanına çıkmış. Bir bedevinin ona, “Ne olur onu bana ver!” demesi üzerine “Tamam!” demiş, bir süre oturduktan sonra eve girerek üstünü çıkarmış ve elbiseyi katlayarak bedeviye göndermiştir. Ve bunu dokuyan kadından kendisi için bir tane daha dokumasını istemiş ancak elbise daha tezgâhta iken Resûlullah Refîki’l-â’lâ’ya kavuşmuştur. Böyle bir olayı anlatırken ve bunu yazarken ne hissettiniz?

İlk başta içim buruldu. Resûlullah’ın hiçbir yemeğe, giysiye, eşyaya tamah etmediğini biliyorum. Buna rağmen ihtiyaç duyduğu bir elbise hediye edilince seviniyor, sonra çıkarıp veriyor. Ve tekrar giyemeden Hakk'a yürüyor. Sonra dedim kendi kendime, neden üzülüyorsun, o almayı değil vermeyi seviyordu, biriktirmeyi değil dağıtmayı tercih ediyordu, bu dünyanın gözünde hiç değeri olmadığını her fırsatta dile getiriyordu, hayatı boyunca hiçbir an, kısacık bir an dahi olsa uzun ömürü, zenginliği, şöhreti, iktidarı istemedi, hep elinin tersiyle itti. İnsanların en zekisiydi, en yakışıklısı, en soylusu, devletin başkanıydı, gücü vardı, iktidarı vardı, bir insanın sahip olmak isteyeceği her şey elinin altındaydı ama o, bu imkânlara sahip bir kimsenin asla yaşayamayacağı kadar mütevazı bir hayat yaşadı. Bunu istedi, bunu tercih etti. “O halde” dedim kendi kendime, “o bu hareketi yaparken içi cız etmedi, sevindi, mutlu oldu, ben niye üzüleyim; böyle bir peygamberin ümmetinden olduğum için ben de sevineyim, şükredeyim, ona layık olmaya çalışayım.” Ve içimdeki burukluk geçti, yerini huzur aldı, ferahladığımı hissettim.

Hocam bir başka konuya daha değinmişsiniz kitabınızda, oldukça ilgimi çekti verdiğiniz bilgiler. Malumunuz boşanmalarda günümüzde çocuk meselesi en büyük sorundur. Çocuk annede mi kalmalı babada mı diye mahkemelerde aylarca süren mahkemeler yapılır. Peygamberimiz döneminde de böyle olaylar yaşanmış mıdır? Peygamberimizin kararı ne olmuştur?

Hz. Peygamber’e gelen bir kadın, yanında getirdiği oğlunu göstererek onu doğurduğunu, emzirdiğini, her türlü bakımıyla ilgilendiğini, şimdi ise kocasının boşanıp oğlunu da elinden almak istediğini söyleyince Hz. Peygamber kadının haklılığına hükmetmiş ve çocuğun annede kalmasını sağlamıştır. Tabi bu münferit bir olaydır, bu konuda annenin haklılığına hükmetmiştir. Ancak öyle durumlar vardır ki çocukların babanın yanında kalması daha sağlıklı olacaktır, o durumda hüküm farklı olur. Daha önce de dediğim gibi Hz. Peygamber’in kişisel başvurulara karşı çözümlemeleri de kişiseldir, kişiye özeldir. Herkese ve her olaya reçete olamaz. Aksi takdirde farklı hükümleri birbirine tezat görüp birini reddetmek diğerini kabul etmek gerekir ki bu değerlendirme bizi doğru yola götürmeyecektir.

Ailevi problemler Hz. Peygamber’e çokça taşınmıştır. O da her defasında tarafları dikkatli bir şekilde dinleyip adilane ve merhametli çözümler sunmuştur. İnsanların, hiçbir zaman onun hakemlikleri sonucunda gözleri gönülleri arkada kalmamıştır. Allah, her dönemde herkes için onun izinden giden, adil, merhametli, vicdanlı hakemler, hâkimler yetişmesini nasip eylesin, adalet sistemimizdeki aksaklıklar çözülsün inşallah.

Kitabınızda Peygamberimiz (s.a.v.)’in ibadet hayatına da detaylı girmiş ve anlatmışsınız. Son zamanlarda hadisleri inkâr edenler veya farklı niyetlerle yola çıkanlar “Kur’an’da abdest veya namaz böyle, şunlar şunlar yok, o halde bizim için referans Kur’an’dır” diye bir savunma ve insanların beynini karıştırma yoluna gitmekteler. Sizce doğrusu nedir?

Hz. Peygamber’i, onun sözlerini, uygulamalarını yani günlük yaşantısını dışarıda bırakmaya her şeyden önce Kur’ân-ı Kerîm izin vermez. “Sadece Kur’ân’ı referans alalım, o bize yeter” diyenler samimiyetsiz kişilerdir, ben onların samimi olduklarına inanmıyorum. Çünkü art niyet taşımaksızın sadece daha iyi anlama ve yaşamak adına Kur’ân’a bakan, okuyan kimseler, orada her bir âyette Resûlullah’ı, onun hayatını, Allah’la aralarında geçen konuşmaları görürler. Herkesten çok ,herkesten detaylı bir şekilde Resûlullah’ı anma ve anlama ihtiyacı duyarlar. Herkesten daha çok siyere, hadise ilgi gösterirler. O yüzden bu iddialar her şeyden önce samimiyetsizdir, önyargılıdır ve Kur’ân kaynaklı değildir. Hz. Peygamber ve Kur’ân birbirinden ayrılmayan bir bütündür, bir bütünün parçaları dahi değildir. Bu samimiyetsiz iddialar, tarih boyunca ortaya atılan diğer pek çokları gibi çok fazla tutunamayıp birer birer etkinliğini kaybedip gideceklerdir.

Fatımatüz Zehra Kamacı Hocamıza, verdiğini bu kıymetli bilgilerden dolayı teşekkürlerimizi sunup, “Hz. Peygamber’in Mescid-i Nebevî’deki Günlük Hayatı” isimli Kitabını da imzalatıp, dualar ederek ayrılıyoruz odasından. Minnettarım kendilerine.

Fatma Toksoy konuştu

Güncelleme Tarihi: 28 Aralık 2018, 23:57
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Sema Geçer
Sema Geçer - 2 yıl Önce

Zehra ve Fatma hocalarım Allah ikinizden de razı olsun. Gönlüme genişlik verdi, huzurumu artırdı her bakımdan bu hasbihâl. Bu yazı vesilesiyle sizlerden, kitaplardan ve çok şeyden haberdar oldum. Her ikinizin de ilmi kaybolmasın, kalemi kurumasın inşallah.

KaYa
KaYa - 2 yıl Önce

Resulullah'ı daha güzel tanıma fırsatı verdiğiniz için teşekkürler

banner19

banner13