Çekilen acılar bir daha yaşanmasın

Lozan Mübadilleri Vakfı genel sekreteri Sefer Güvenç, Türk – Yunan Nüfus Mübadelesi, çekilen sıkıntılar, mübadelenin içeriği ve mübadil kuşaklarının durumu ile ilgili Yusuf Sami Kamadan'ın sorularını cevaplandırdı..

Çekilen acılar bir daha yaşanmasın

Kuzey Yunanistan Yer Adları Atlası” adlı oldukça önemli de bir eserin sahibi olan Lozan Mübadilleri Vakfı genel sekreteri Sefer Güvenç ile; 1923 yılında başlayıp 1930’lara kadar uzanan “Türk – Yunan Nüfus Mübadelesi”yle alakalı; mübadelenin içeriği, çekilen sıkıntılar, mübadil kuşaklarının durumu ile mübadele kapsamına girmeyen Batı Trakya Müslümanlarının mevcut problemleri gibi birçok mesele üzerine konuştuk.

Türk – Yunan nüfus mübadelesinin ne anlama geldiğinden ve neyi kapsadığından bahseder misiniz?

Efendim, mübadele değişim demektir bugünkü tabiriyle. Daha fazla iktisadi bir terim olarak kullanılan bir kelimedir. Bir malın eşdeğer bir diğer malla değiş tokuş edilmesi anlamına gelir. Fakat mübadele son zamanlarda uluslararası anlaşmazlıkların çözümünde halkların değiştirilmesi anlamında kullanılmıştır. Özellikle 20. yüzyıl başlarında homojen ulus devletlerin kuruluş sürecinde farklı dinden, farklı etnisiteden olan insanlar, sınırdaş ülkelerdeki aynı dinden, aynı etnisiteden olan insanlarla değiş tokuş edilmiştir. Tabi bu sırada gayrimenkul malların da değişimi söz konusudur.

Bizler ise mübadele deyince Türk – Yunan nüfus mübadelesini anlıyoruz. Türk – Yunan nüfus mübadelesi 30 Ocak 1923 tarihinde, Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan bir antlaşmadır. Bu antlaşma ile Yunanistan’da yaşayan Müslümanlar zorunlu olarak Türkiye’ye, Türkiye’de yaşayan Rum Ortodokslar ise zorunlu olarak Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Mübadeleyi diğer göçlerden ayıran en önemli sebeplerden bir tanesi uluslararası bir antlaşmaya bağlı olarak yapılması ve bu antlaşmanın zorunlu olmasıydı. Yani insanların “Ben gitmiyorum, böyle bir şey istemiyorum” deme durumları kesinlikle yoktu. Mutlaka gidilecekti.

Mübadelede, Türkiye’de yaşayan İstanbul Rumları, Bozcaada ve Gökçeada Rumları hariç, Türkiye’de yaşayan ne kadar Rum Ortodoks varsa zorunlu olarak Yunanistan’a gönderilmiştir. Yunanistan’da da Batı Trakya hariç, Yunanistan'da yaşayan ne kadar Müslüman Türk varsa Türkiye’ye gönderilmişlerdir. Mübadelenin başlangıç tarihi 18 Ekim 1912’dir, yani Balkan Savaşı’nın başladığı tarih mübadelenin başladığı tarih sayılır. Çünkü daha mübadele sözleşmesi imzalanmadan önce, kitlesel göç hareketleri olmuştur. Balkan Savaşı’ndan sonra yüz binlerce insan Yunanistan topraklarından ve Balkanlardaki diğer ülkelerden zorunlu olarak Türkiye’ye göç etmişlerdir, yani kaçarak gelmişlerdir. Aynı şekilde Kurtuluş Savaşı sonrası, 1922'de o savaşın Yunanistan’ın mağlubiyetiyle sonuçlanması sonucu, buradaki sivil halk da Yunan Ordusu’nun peşisıra Yunanistan’a kaçmıştır. Dolayısıyla fiili bir durum söz konusudur.

Bir; 1912 Balkan Savaşı’nın ardından Türkiye’ye gelenler, iki; Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan’a gidenlerin durumu ortadadır. Bunlara yer bulmak, iş bulmak, aş bulmak gibi sorunlarla karşılaşılmıştır her iki ülkede de. Dolayısıyla diyorlar ki, Yunanistan’daki Türkleri Türkiye’ye gönderelim, onlardan boşalan yerlere de Anadolu’dan gelen Rum Ortodoksları yerleştirelim. Dolayısıyla her iki ülkede bu kitlesel göçün neticesi 2 milyona yakın insan yer değiştirmiştir. Yani Balkan Savaşı’yla başlayıp, mübadele antlaşmasının uygulanmasına kadar.. Mübadele 30 Ocak 1923 tarihinde imzalandı, bundan sonra yaklaşık olarak Yunanistan’dan Türkiye’ye 500 bine yakın insan geldi. Türkiye’den de yaklaşık olarak 190 bin civarında insan gitti. Ama öncesini de, yani Balkan Savaşı’yla gelenleri ve Kurtuluş Savaşı sonrası gidenleri de hesaba katarsak toplam 2 milyon insan etkilendi bu mübadeleden.

30 Ocak 1923’te sözleşme imzalanıyor fakat hemen uygulamaya geçilemiyor. İlk mübadillerin gelişi 1923 yılının Kasım ayında. Midilli’den bir grup geliyor Ayvalık’a, ondan sonra Trakya’ya Selanik civarından geliyor, Girit’ten gelenler var. 1923’ün ancak Aralık ayından sonra esas göç hareketi 1924-1925-1926 arasında oluyor. 1924’te çok yoğun bir göç var. Fakat bu iki ülke arasında anlaşmazlık çıkıyor. Yani gayrimenkullerin hesabında hangi tarafın gayrimenkulleri daha değerli diye. Çünkü hepsine bir değer biçmişler. Sonuçta Ankara Antlaşması yapılıyor, 1926’da Atina Antlaşması var ama yine çözülemiyor. En son 1930 yılında Venizelos Ankara’ya geliyor. İşte o zaman Atatürk-Venizelos buluşması var. Son bir anlaşma yapılıyor ve bu gayrimenkullerle ilgili bütün problemler 1930 yılında bitiyor. Yapılan hesaba göre Yunan Hükümeti 450 bin İngiliz lirası borçlu çıkıyor. Bu parayı ödüyor ve defter kapanıyor.

Tabi mübadelenin zorunlu olması çok büyük travmalar yarattı. Hâlâ o travmalar ikinci kuşaklarda, üçüncü kuşaklarda maalesef devam ediyor. Örneğin din temelinde yapıldı mübadele. Müslümanlık ve Ortodoksluk temelinde. Burada farklı anadil konuşan insanlar büyük sıkıntı çektiler. Anadolu’dan, özellikle Kapadokya bölgesinden giden Rum Ortodoksların anadili Türkçe’ydi, ibadetleri Türkçe’ydi, İncilleri Türkçe’ydi. Aynı şekilde Yunanistan’dan gelen farklı dil grupları da var. Örneğin, Yanya’dan gelenler, Girit’ten gelenler Rumca konuşuyorlardı. Balkanların Rodop Dağları eteklerinden, Drama Bölgesi’nden gelenlerin bir kısmı Pomakça konuşurdu, hatta Ulahça konuşanlar vardı. Gagavuzlar gitmişler mesela Trakya’dan, Türkçe konuşuyorlar. Ortodoks oldukları için gitmişler. Bir de şu var ki yeniden yaşam kurmak çok zor bir şeydir. Her şeyini geride bırakıyorsun, coğrafi şartların farklı olduğu, bilmediğin bir memlekete geliyorsun ve yeniden bir yaşam kuruyorsun. Dolayısıyla bu insanlar geldiklerinde büyük sıkıntı çektiler. Gittikleri ülkelerde zaman zaman dışlanmalara maruz kaldılar. Tabii mübadelenin sebepleri savaşlardır. Dolayısıyla eğer savaşlar olmamış olsaydı mübadele de olmayacaktı ve herkes yerinde kalacaktı.

Lozan Mübadilleri Vakfı’nın amacı nedir? Vakıf, amacı doğrultusunda ne gibi faaliyetlerde bulunuyor?

Lozan Mübadilleri Vakfı 1999 yılında kuruldu, 2001 yılında yasal olarak tescil edildi. Vakfın amacı da şudur: Geçmişte, mübadillerin beraberlerinde getirdikleri bir kültür var. Bu kültürü yaşatmak, mübadele sürecini bilimsel olarak araştırmak... Çünkü maalesef Türkiye’de eğitim sisteminde mübadele hiçbir zaman işlenmemiştir. Romanlara konu olmamış, film de çevrilmemiştir. Son yıllara kadar bu böyledir. Bu mübadele olayını bilimsel olarak araştırmak, mübadillerin kültürüne sahip çıkmak, mübadillerin geride bıraktıkları kültürel mirasa sahip çıkmak... Örneğin bizim orada bırakmış olduğumuz camiler, tekkeler gibi kültürel mirasımız var. Rum Ortodoksların burada bırakmış olduğu kilise, manastır gibi dini yapılar var. Bunlar özellikle II. Dünya Savaşı öncesi, dünyada faşizmin yükseldiği dönemlerde maalesef her iki ülkede de ciddi biçimde tahrip olmuştur. Bugün çok az sayıda yapı kalmıştır ayakta. Bunların korunması temel amaçlarımızdan bir tanesidir.

Yani şunu diyoruz; orada Müslümanların ibadet ettikleri mekanlar sadece Müslümanların değil, o coğrafyanın kültürel bir mirasıdır. Dolayısıyla onu korumak, oradaki ülkenin bir görevidir. Buradaki Rum Ortodokslara ait kilise, manastır gibi yapılar da, sadece onların ibadet ettikleri mekanlar değil, aynı zamanda bu coğrafyanın da kültürel mirasıdır. Bunları korumak da Türkiye Devleti’nin bir görevidir. Vatandaşların bu bilinçle bunlara sahip çıkması gerekiyor. Bu konuda önemli çalışmalar yapıyoruz. Türkiye ve Yunanistan arasında özellikle yerel yönetimlerin işbirliği yapmasını teşvik ediyoruz. Koromuz var, mübadillerin anadillerinde söyledikleri türküleri seslendiriyor, Türkçe ve Yunanca iki dilde. Yunanistan’da konserler veriyoruz. Yani bir anlamda Lozan Mübadilleri Vakfı, bir barış projesidir diyebiliriz.

Az önce de bahsettiğiniz gibi Batı Trakya’daki Türkler mübadele kapsamına girmediler. Dolayısıyla orada bir Türk nüfusu var. Batı Trakya’daki Türklerin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Batı Trakya’da yaklaşık olarak 120 bin civarında Türk-Müslüman yaşıyor. 100 – 150 bin arası rakamlar veriliyor. Mübadele sözleşmesi yapıldığı zaman İstanbul’da da yaklaşık o kadar Rum Ortodoks yaşıyordu. Fakat özellikle Kıbrıs sorunu nedeniyle, 1950’lerin ortalarından sonra, her iki ülkede azınlık statüsünde bulunan insanlar büyük sıkıntılar çektiler. Oysa mesela 1950’li yılların başlangıcında bir yumuşama süreci var. Celal Bayar Lisesi açıldı Batı Trakya’da. Batı Trakya’daki öğretmenler geldiler, Türkiye’de eğitim gördüler, sonra Batı Trakya’daki öğrencileri bu öğretmenler gidip eğittiler diyebiliriz. Fakat sonra, özellikle Kıbrıs meselesi ortaya çıktı ve ayrıca 1955’te 6 – 7 Eylül olayları oldu. Sonra 1964’te Türk vatandaşı olmayan Yunanlıların Türkiye'de çalışma ve oturma izinleri iptal edildi. Onlar yurtdışına gönderildi. Bu süreçte Batı Trakya’daki Türklere de büyük baskılar uygulandı. Onlar da kaçarak Türkiye’ye geldiler. Yani çok sayıda Batı Trakya Türk’ü şu anda Türkiye’de yaşamakta. Özellikle İstanbul’da Zeytinburnu bölgesi diyebiliriz, Bursa, Soma, Bergama, İzmir bölgesinde çok var. O süreçte büyük sıkıntılar çekildi.

Batı Trakya Türkleri’nin hâlâ sorunları var. Mesela müftülükle ilgili sorunları var. Seçilmiş müftülerini Yunan Hükümeti tanımıyor. Eğitimle ilgili sorunları var. Şu anda anaokulunda eğitimin Yunanca mı Türkçe mi olacağı gibi güncel sorunlar var. İşte müftülük sorunları var. Ama benzer sorunlar burada İstanbul Rumları için de geçerli. Biliyorsunuz hâlâ Ruhban Okulu sorunları var. Mütekabiliyet esası diye bir uygulama var. O nedenle bu sıkıntılar çözülemiyor. İstanbul Rumları 120 bindi. Şu anda sayıları yaklaşık olarak 3 bin civarında kaldı. Fakat Batı Trakyalıların; özellikle Yunanistan Avrupa Birliği’ne girdikten sonra, durumlarında bir iyileşme söz konusu diyebiliriz.

Bir insan için doğup büyüdüğü, yüzyıllarca bağlı olduğu toprakları bırakıp göçe zorlanması çok zor olmalı. Bu meyanda, mübadele sonucu gelmiş olanlarda doğup büyüdükleri yere karşı bir özlem, hasret var mıydı?

Aile büyüklerimiz, doğdukları toprakları bir daha maalesef ziyaret etme imkanına sahip olamadılar. Bir; siyasi atmosfer uygun değildi, iki; ekonomik nedenlerle bu mümkün değildi. Vize sorunları vardı vesaire. Hepsi de memleket özlemiyle bu dünyadan göçüp gittiler. Bizler; ikinci kuşaklar, üçüncü kuşaklar onların o özlemlerini bildiğimiz için sık sık aile büyüklerimizin doğdukları toprakları ziyaret ediyoruz, onların yaşadığı köylere gidiyoruz, çalıştıkları coğrafyayı görüyoruz. İbadet ettikleri mekanları ziyaret ediyoruz. Ve biz bu ziyaretlere de gezi demiyoruz, mübadil buluşması diyoruz. Çünkü bizim orada terk ettiğimiz yerlere, Anadolu’dan giden Rum Ortodokslar yerleşti.

Sizler de mübadele sonucu yerinden edilmiş bir aileden geliyorsunuz. Çekilen büyük sıkıntılar oldu şüphesiz. Yaşanan sıkıntılardan kısaca bahseder misiniz?

Mübadeleden önce, 1912’de mübadillerin yaşadıkları topraklar Osmanlı’nın elinden çıktı, Yunan Devleti’nin mülkiyetine girdi. 1912 ile 1923 - 24 arası bunlar yaklaşık olarak 12 sene Yunan idaresi altında yaşadılar. Balkan Savaşı sırasında sıkıntılar çekildi. Hemen hemen bütün mübadil ailelerin Balkan Savaşı’nda bıraktıkları bir şehit vardır. 1922’de, Yunan Ordusu’nun Kurtuluş Savaşı’ndaki bozgunundan sonra burada sıkıntılar başladı tabi. Sanki suçlu, orada yaşayan Türk halkmış gibi yerel tepkiler oldu. Ailemizden bu tarz tepkileri duyardık, anlatırlardı. Sonra 1922’de Türkiye’den giden Rum Ortodokslarla evlerini paylaştılar. Her aile bir tane Rum Ortodoks aileyi aldı, evini paylaştı. Evinin alt katında kendisi oturduysa üst katını onlara verdi veyahut tersi oldu. Hayvanlarını paylaştılar, işte iki ineği varsa birini onlara verdiler. Böyle 1922’den 1923 - 24’e kadar bir - iki yıl Rum Ortodokslarla birlikte yaşadı bunlar. Yani artık mübadele olacağı da belliydi. Çünkü “Biz buraya geldik, sizi de gönderecekler” lafları dolaşıyordu ortalıkta. Zaten Lozan görüşmeleri de başlamıştı.

Tabi sıkıntılı bir durum. Bir defa yolculuk çok sıkıntılı. Çok uzak yerlerden limanlara gidiş sıkıntılı. Yaya, hayvan üzerinde gelmeler... Şanslı olanlar belki tren istasyonlarına yakın yerlerden trenle geldiler. Selanik’e geldiler, Kavala’ya geldiler. Epir bölgesinde olanlar Preveze’ye geldi, orda gemilerin gelmesini beklediler. O gemilere bindirildiler. Gemiler de yolcu taşımaya elverişli gemiler değildi. Bir ikisi hariç. Bunlar yük taşımaya elverişli gemilerdi. Sonra bunlarda birtakım tadilatlar yaptılar. Ve yolcu taşımaya uygun hale getirdiler. Uzun süren gemi yolculukları yani dört gün, beş gün, bir hafta denizde kalıyorsunuz. En trajik olaylar, örneğin salgın hastalıklar o zaman çok yaygın, salgın hastalıklar nedeniyle çok sayıda insan ölüyor. Gemide ölenlerin cesetleri denize bırakılıyor. O bir travma onlar için. Böyle şeyler anlatılıyor. Mesela bir kadının çocuğu ölmüş ama çocuğunu denize atmasınlar diye kucağında ona ninni söylüyor, güya çocukla konuşuyor ki çocuğunu vermesinler diye. Sonra karaya çıktığında defnediyor, yani bu tür şeyler var.

Ve geldikleri zaman da hemen “hoş geldiniz, işte siz şuraya gideceksiniz.” diye bir olay yok. Epey dolaşmışlar. İlk geldiklerinde diyelim bu bölgeye gelenler önce Tuzla’ya gelmiş. Tuzla’da tahaffuzhaneye, tahaffuzhanede sağlık kontrolleri yapılmış. Ondan sonra bunları iskân yerlerine... Buradan diyelim iskân yeri Trakya. Hadi tekrar gemiye bindir, Tekirdağ limanına indir, Tekirdağ limanından hayvan üzerinde veya yaya olarak köylere dağıt. Öyle şeyler var ki mesela İzmir’e gelen, İzmir’den İç Anadolu’nun bölgelerine yaya olarak giden, orada belli bir yerde bir ay kalan, arkasından bir başka yere, bir başka yere yani böyle iskân bölgelerine gidinceye kadar altı ay, bir yıl geçiren mübadiller var. Orada tabi bir de yerlilerle sorun yaşamışlar açıkçası. Çünkü yerlilerin mantığı şu: “Yunan’ı kovduk, dolayısıyla bu toprakların, bu evlerin bizim olması lazım ama siz geldiniz bunlara kondunuz.” Oysa mübadiller Yunanistan’da çok büyük mal varlığı bıraktılar. Yani hiçbir şeylerini almadılar. Zorunlu olarak terk ettikleri andan itibaren otomatik olarak Yunan hükümetinin mülkiyetine geçti oradaki mallar. Buradaki Rum Ortodoks malları da Türk hükümetinin mülkiyetine geçti. Dolayısıyla orada bıraktığı malın burada karşılığını alması gerekiyor mübadilin. Ama öyle olmadı. Ne oldu? Büyük şehirlerde; örneğin devlet bürokratları, subaylar, polisler, ondan sonra mütegallibe, ileri gelenler işgal etti gayrimenkullerin büyük çoğunluğunu. Buna rağmen mesela sayı veriliyor bir milyona yakın Rum Ortodoks gitti, beş yüz bin kişi geldi. Dolayısıyla herkese ev olması lazım. Ev sıkıntısı çekildi. Numune köyler kuruldu mübadiller için. Yeni köyler... Karadeniz Bölgesi’nde var numune köyler, Ege’de var. Yani numune köy dediğin mübadiller için ayrı köy kuruldu, çünkü mevcut gayrimenkuller yerliler tarafından işgal edildi. Böyle durumlar yaşandı. Hâlâ hakkını aramak için hukuki yollara başvuran mübadiller var; fakat hak arama yolları da kapalı. Zaten belli bir kararnameye göre mübadillere orada bırakmış oldukları malların sadece yüzde yirmisi verildi. Yani yüz dönüm toprak bıraktıysak burada yirmi dönüm toprak verildi. Bu tür sıkıntılar yaşandı. Tabi Lozan Mübadilleri Vakfı olarak biz gayrimenkul gibi işlerle uğraşmıyoruz. Bu defter kapandı, biz daha çok işin kültürel boyutuyla ilgileniyoruz.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı hâlâ mesafeli bir duruşu var tabi. Bu bir bakıma devletlerin çıkar politikasıyla da ilgili bir şey. Ama halk için söylemek gerekirse çok olumlu gelişmeler var. Bu iki halk birbirini 90 yıldır düşman olarak tanımış. Ticaret, turizm vb. sebepler dolayısıyla gidiş gelişler arttı. Adalar’a en fazla turist Türkiye’den gidiyor mesela. Hafta sonları millet Kavala’ya, Selanik’e gidiyor. Bu insanlar birbirlerine çok benzerler. Kim Türk kim Yunan ayırmak mümkün değil. Bir grubu meydana getir mesela; kim Türk kim Yunan ayıramazsın. Çünkü biz bu coğrafyada yüzlerce yıl beraber yaşadık. Şurada ayrılık dediğin şey daha 100 yılını bulmamış, Yunan Devleti denen devlet 1830’larda kurulmuş. Halklar arasında çok güzel iletişim kanalları var. Türkiye’yle yakınlaşmak isteyen büyük bir çoğunluk var.

Tabi bunun alternatifi de var. Altın Şafak diye bir parti var mesela. Bu Türkiye düşmanı bir parti. Oy oranı da %8’in üstünde. Parlamentoda temsilcileri var. Tabi ağır bir ekonomik kriz var Yunanistan’da. Özellikle gençlerde işsizlik oranı çok yüksek. %25 civarında. Bu krizin Yunanistan’a en büyük faturası şu olacak. Nitelikli iş gücünü kaybedecek. Nitelikli iş gücü yurtdışına kaçıyor. Almanya, Amerika, Avustralya gibi ülkelere gidiyor. Türkiye’ye ilgi büyük. Yunanistan’da çok sayıda Türkçe kursu var. Türkçe öğrenmek isteyenler var. Bunda diziler çok etkili. Türk dizileri çok izleniyor. Sizin yaşınız ufak, bilmezsiniz. Eskiden “Dallas” diye bir dizi izleniyordu Türkiye'de. Sokaklar boşalırdı o yayımlandığı saatlerde. Oralarda “Muhteşem Yüzyıl” oynadığında da kadınlar “benim dizim var, dizimi seyredeceğim” diyor. Randevu da vermiyorlar birbirlerine. Bu şekilde olumlu bir hava var. Zaten bizim vakfın amacı da halklar arasındaki bu iletişimi sağlamak. Bizim sloganımız şu: Çekilen acılar bir daha yaşanmasın.

 

Yusuf Sami Kamadan konuştu

Yayın Tarihi: 09 Ocak 2015 Cuma 16:04 Güncelleme Tarihi: 09 Ocak 2015, 16:04
banner25
YORUM EKLE

banner26