Amerika sert ve iğrenç bir güç müzesidir

Ahmet Dağ’la “Ölümcül Şiddet Baudrillard’ın Düşüncesi” kitabını, felsefeyi, tüketim toplumunu ve bireye karşı insanı konuştuk…

Amerika sert ve iğrenç bir güç müzesidir

 

“Batının temellerinin bozuk olduğunu söyleyen bir adam”

Öncelikle bu yetkin ve özgün çalışma için sizi tebrik etmek istiyorum. Doğrusu kitabınız Baudrillard özelinde ufuk açıcı bir çalışma olmuş. İlk elde şunu sormak istiyorum; Niçin Baudrillard?

Aforizma türü yazan kışkırtıcı, aykırı ve ayartıcı düşünürlere karşı hep hayranlık beslemişimdir. Ali Şeriati, Halil Cibran, Mihail Nuayme, Nietzsche, Samuel Beckett, Herman Hesse, Cemil Meriç, İsmet Özel gibi düşünürleri okumak öğretici ve eğlendirici olmuştur benim için. Bu tip cins kafaları okumak beni mutlu etmiştir. Baudrillard’ın metinleriyle tanışmam üniversite yıllarında oldu. Özellikle günümüz dünyasını deşifre etmesi, modernliğe yönelik söylemleri ve çözümlemeleri bende Baudrillard’a karşı ilgi oluşturdu. Meydan okumayı düşündüğünüz kültürün ya da birikimin zaaf veya imkânlarını bilmek zorundasınız. Bana Batının temellerinin bozuk olduğunu söyleyen bir adam olduğu için Baudrillard’ı çalışma gereği duydum.

Baudrillard felsefesinde temel yapı taşı “simülasyon” kelimesidir. Kendisi bu kelime çerçevesinde nasıl bir modern çağ tasviri yapıyor? Düpedüz şöyle sorayım, biz gerçek miyiz, yoksa ‘model’ mi?Baudrillard, Ölümcül Şiddet

Filozof-düşünür her şeyin hakikatinden koparılıp model haline geldiği bir modern çağdan bahsediyor. Baudrillard bizim hakikat ya da sanal olup olmadığımızdan daha çok Batı insanının gerçekliğini yitirdiğinden bahsetmekte. İslam’ın diri gücünün farkında olan Baudrillard’dan hareket edersek ben vahiy bilincini taşıyan kulun hakikatten kopmayacağını; bu bilinci taşımayan modernliğin parametrelerinden hareket eden kulun sanallaşıp model haline geleceğini söyleyebilirim. Ülke Müslümanları olarak hızla sanallaşıyoruz diyebilirim.

“Amerika: sert ve iğrenç bir güç müzesi”

Yusuf Kaplan, kitabınıza yazdığı sunuş yazısında Baudrillard’ı “Amerika’nın bitirmeye çalıştığı ama Amerika’yı bitiren adam!” diyerek tavsif ediyor. Baudrillard felsefesinin Amerikan mitini yıkan yönleri üzerine neler söyleyebiliriz?

Baudrillard, Avrupa’nın başarısını ve samimiyetini batının teorik ve pratik ürünü olan Amerika üzerinden test eder. Hipergerçeklik ve simülasyon kavramının karşılığının Amerika’daki somutluğuna değinir. Avrupa’yı anlamanın yolunun Amerika’dan geçtiğine inanan düşünür için Amerika; hem özgün hem de sert ve iğrenç bir güç müzesi, çile ülkesi, hipergerçek bir kültür, simülasyonun en esaslı ülkesi, bitmeyen bir enerji kütlesi, modernliğin özgün versiyonu, bir sürgün yeri, sinema salonunu andıran ütopyaların gerçekleştiği yer ve büyüleyici bir kültürdür. Amerika, eşitliğin, banalliğin ve umursamazlığın zapt olunmaz gelişimi içindeki bir ülkedir.

‘Ölümcül Şiddet’i, modernizmin ve postmodernizmin insana yaptığı fenalıkları karşılayan bir ifade olarak da okuyabilir miyiz?

Hem modern hem de postmodern insanı şapşallaştıran kavram, Baudrillard’da sadece cinsellik alanında değil her alanda kullandığı ayartma/seduction kavramıdır. Ayartma ile karşı karşıya kalan insan, hakikatten koparılıp hakiki ölümcül bir şiddetle karşı karşıya kalmıştır. Modernizm de olsa postmodernizm de olsa mevzu bahis olan insan bu şiddetten nasibini almaktadır.

“Sanalı hakikat zanneden insan”

Önce tanımları veriyorlar bize, daha sonra o tanımlarla canımıza okumak için… Bir yerde okumuştum bu cümleyi, şimdi hatırlayamadım. Merak ettiğim bir husus var, bütün bu kavramlar, tanımlar, felsefî analizler, siyasî çözümlemeler hangi insanî hassalarımıza iyi gelecek? Tanıyoruz ve tanımlanıyoruz sürekli. Bir paradoks değil mi bu?

Tanım ve tanımlama, anlama, anlamlandırma, kavrama ve kavram kullanma konuşan ve düşünen insanın sürekli yapmak zorunda olduğu diyalektik mantıksal bir süreç… Nitekim âlim ve kelam sahibi olan Allah, Kuran’ı Kerim’de tanım ve tanımlama, anlama, anlamlandırma, kavratma ve kavram kullanma gibi ontolojik ve epistemolojik bir muhtevada kuluna hitap eder. Çünkü kulunun zihin mekaniğini ve düzenini bilen bir Rabbin kullarıyız. Teolojik bir faul olmaması için “canımıza okumak için” demeyeyim. Paradoksal bir durum gibi görülecek olan, dağların kaldıramadığını cahil olan biz insanlar yüklenmişiz. Bahsetmiş olduğunuz, benim diyalektik mantıksal süreç ya da -ontolojik şüphelerin ve kaygıların tetiklediği- epistemolojik teşebbüsler dediğim insanoğlunun vazgeçemeyeceği bir durum var ortada.

Octavio Paz, “Modern olmak nedir?” sorusuna binâen modernliği “Tanımlanamaz ve elde edilemez bir şey arayışı içinde insanın evini, ülkesini ve dilini bırakmasıdır.” diyerek açıklıyor. Siz de kitabınızda modern olmakla gündelik olmak arasında koşutluklar kurmuşsunuz. Baudrillard’ın modernlik, postmodernlik bağlamında bizlere sunduğu bir çözüm önerisi var mı?

Aslında Baudrillard’ı kızdıran, insanın aslî değerlerini terk etmesi olduğu gibi insanın modernlik tarafından terk edilmesi. Hakikati arama çabasından daha çok sanalla eğleşip sanalı hakikat zanneden insana üzülen ve bu duruma isyan eden Baudrillard mesihyen bir kurtuluş çaresi ön görmemektedir. Çünkü o Aryus geleneğinin devamı olan Katarcı mezhebine mensup İsa’nın insan ve peygamber olduğuna inanan bir adam. İtikadî olarak teolojik bir kurtuluş/salvation içinde olmadığı gibi Batının entelektüel birikimin farkında biri. Mevcut birikimin çözüm üretmekten çok sorun üreten bir karaktere sahip olduğunu bildiği için ya da teorik bir kurtulma ümidi içerisinde değil. Aslında çözümü paragraf altından modern olmayan/İslam toplumlardan beklemektedir.  

Jean Baudrillard“Satın alma ve sahip olma çılgınlığı”

Dövüş Kulübü filminde, Tyler Durden’ın şöyle bir cümlesi vardı: “Sahip olduklarımız bir süre sonra bize sahip oluyor.” Bu cümle kimilerince tüketim toplumu eleştirisinde baş tacı edilmiştir. ‘Tüketim toplumu’ meselesine kafa yoran bir düşünür olarak Baudrillard, hangi tespitlerde bulunuyor?

Nesneler kuşatması içinde kaldığımızı söyleyen filozof tüketimin arzularımızı kışkırttığını, “satın alma ve sahip olma çılgınlığı meydana getirdiğini”  dile getirir. Yeni alış veriş merkezleri, kendine özgü insanları kültürelleştiren mekânlardır. Baudrillard’a göre tüketim, insanî varlığın temellerini yok eden güncel dünyamızın ahlakı, sadece üretimle yok etme arasındaki aracı bir terimdir. Dolayısıyla tüketim hem bir ahlak ya da ideolojik değerler sistemi hem de bir iletişim sistemidir. Tüketim toplumu ise Eski Romanın panteonuna karşılık alış veriş merkezleri panteon olan, var olmak için nesnelere ihtiyaç duyan, göstergesi -kurtuluşun eşdeğerlisi- mutluluk olan, tüketimin öğrenilmesi, alıştırılması özgül bir toplumsallaşma tarzı olduğu gibi aynı anda hem ilgi hem baskı toplumu hem de bir barışçıl ve şiddet toplumu olan, söylen üretmeyen kendi kendinin söyleni olan, bolluğun göstergelerine sahip olan bir toplumdur.

Ayrıntılarını meraklı olan okurlar kitaptan okusunlar, Baudrillard’a göre televizyon ile nükleer tehlike niçin aslında aynı şeylerdir?

Saçmış olduğu radyasyon açısından deği :) Baudrillard, nükleer santralın kontrol ve uzaktan kumanda odasıyla bir TV stüdyosu arasında neredeyse hiçbir fark bulunmadığını söyler. Her şeyi yok etmeye güdümlenmiş nükleer silah gibi her şeyin TV ya da haber düzeyinde olup bittiği bir dünya inşa olunmuştur. Dünyadaki hakikatler yutulmaktadır TV tarafından…

Birey ‘kitle’ olur, insan ise ‘cemaat’

Baudrillard’ın ölüm ve ölümün metafiziği üzerine görüşleri neler? Jean Baudrillard, Simulacra and Simulation

Filozof-düşünür “Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm” kitabında uzun uzadıya ‘ölüm’ çözümlemesi yapar. Baudrillard, Nietzsche gibi son derece ironik ve aforizmatik bir adam.  Ona göre “Tanrının şanına değil ancak ölümüne yakışır bir dünyanın oluşturulduğu düzende” ölümü ortadan kaldırmaya çalıştığımız sanal gerçeklik çağı yaşamaktayız. Tanrıyı öldürdükten sonra trajik ve komik hale düşen modern insanın ölümü öldürme telaşesini ve ölümü kovma ya da dışsallaştırma teşebbüsünden bahseder. 

Gönülden iman ettiğim bir husus var. Her zaman söylerim, birey ‘kitle’ olur, insan ise ‘cemaat.’ Baudrillard özelinde genel olarak felsefe, bireyi geçtim, bu cemaat olabilen ‘insan’ın neresinde duruyor? Yani bu simülasyon çağında felsefe, insanın sadrına şifa olabilecek mi?

Sahih bir imanınız var. Bu konuda mutmain olabiliriz, ben de sizin gibi düşünüyorum. “Birey olmak” ifadesi affedersiniz bana “dangalakça” geliyor. Mühim olan ‘şahsiyet’ olmak yani ahlakî faziletlerle donanmış, değerleri olan hususiyetler sahibi olan insan olmak. Yani genel anlamda ‘kitle’ ya da sürü/yığın olmaktan daha çok cemaat olabilme keyfiyetine sahip varlık olabilme. Baudrillard’ın felsefesi için ise insanın ‘vicdani çeperinde’ duruyor diyebiliriz.  

“Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,

Bir fikir ki beyin zarında sülük

Selam, selam sana haşmetli azap

Yandıkça gelişen tılsımlı kütük”

Üstadın bu dörtlüğünü modernlik eleştirisi için kullanabiliriz. Baudrillard ise bize yangının nerede olduğunu ve kokunun nereden geldiğini söyleyen ‘yangın kulesinde feryat eden bir adam, cins kafa’. Aslında felsefeden çok ‘hikmet’ peşinde olmak önemli. Baudrillard’ın eğer temelleri ve coğrafyası farklı olsaydı bu hikmetin peşinde olabilirdi. Baudrillard’ı bize modernliği silkelememiz gerektiğini söyleyen Nietzsche’den sonra, bir öncü olarak görebiliriz. Aslında Nietzsche’nin neden Zerdüşt ismini tercih ettiği üzerinde de kafa yormamız gerekir.  

Bu güzel sohbet için teşekkür ediyorum.

Estağfurullah. Kitabın üzerinde kafa patlatıp emek sarf etmişsiniz. Tembelliğin ibadet hale geldiği bir ‘kitle’ içinde emeğinize teşekkür ederim. Bir edebiyatçı tarafından Baudrillard’ın okunmasına ihtiyaç vardı. Bunu yapan ender insanlardansınız. Benim için farklı ve kışkırtıcı bir sohbet oldu.  

 

Ahmet Edip Başaran söyleşti

 

 

Yayın Tarihi: 25 Eylül 2011 Pazar 12:29 Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2016, 14:48
YORUM EKLE
YORUMLAR
mustafa eren
mustafa eren - 11 yıl Önce

Ahmedeyn veya ahmedan iki eskimeyen dost.ne güzel buluşmuş ve güzel bir roportaj ortaya çıkmış.selam ve tebriklerimle ....

banner19

banner36