Ali Yakub Cenkçiler Ardında Gıpta Edilesi Bir Hayat Bıraktı

Yıllar önce merhum Ali Ulvi Kurucu’nun hatıratını okurken haberdar olmuştum Ali Yakup Cenkçiler’den. Mısır yıllarında talebe iken arkadaş, dost oluyorlar ve birbirlerine 'Şıh Ali' diye hitap ediyorlar imiş. Kıymeti geç bilinen âlimlerden diye anlatıyordu Ali Ulvi Kurucu onu. Yasemin Kapusuz yazdı.

Ali Yakub Cenkçiler Ardında Gıpta Edilesi Bir Hayat Bıraktı

Efendimiz (sas) "Bir kabilenin toptan helaki, bir âlimin ölümünden daha ehvendir" buyurmuşlar. Gerçek bir âlim vefat edince İslam’ın surunda kapatılması ve onarılması güç bir gedik açılmış olur. Balkan Müslümanları arasından yetişme Üsküplü Ali Yakub Cenkçiler Hoca Efendi de, işte böyle yeri doldurulması zor bir âlim, zarif bir edip ve ihlaslı bir mücahid idi.

Mahmut Esat Coşan Hoca Efendi, 21 Mayıs 1988’de Rahmet-i Rahman’a tevdi eyleyen, 22 Mayıs günü defnedilen Ali Yakup Cenkçiler ile ilgili İslam dergisinde Haziran 1988’de “Çok Değerli Ali Yakup Cenkçiler Hoca Efendi’yi kaybettik” başlığıyla bir yazı kaleme almıştır: “1913 yılında Üsküp civarında başlayan ve dini uğrunda katlandığı çeşitli çileler ve hicretlerle dolu şerefli hayatı 21 Mayıs 1988 Cumartesi günü sabah vaktinde sona eriyor ve aziz varlığı, sevenlerinin acı gözyaşları ile irtihal-i dar-ı beka eyliyordu. Aynı gün ikindi namazından sonra cenaze namazı çok mümtaz bir cemaat tarafından Fatih Camii avlusunda eda edildi. Namazını, merhum hocayı, Mısır'dan Türkiye'ye göçtüğü zaman bir sene kadar evinde misafir etmiş olan meşhur hafız ve âlim Hendekli Abdurrahman Efendi kıldırdı. İstanbul şehrinin en seçkin Müslümanları ve civardan duyanların en güzideleri, meşayih-i kiram, ulema-i benam, talebe-i ulum-ı şeriyye, eski ve yeni idareciler, milletvekilleri, eşraf ve ayan-ı belde değerli hocaya karşı son vazifelerini yapmağa toplanmışlardı. Bu müstesna topluluk bile merhumun fazl ü kemaline şahid salah ve felahına alamet teşkil ediyordu.”

Yıllar önce merhum Ali Ulvi Kurucu’nun hatıratını okurken haberdar olmuştum Ali Yakup Cenkçiler’den. Mısır yıllarında talebe iken arkadaş, dost oluyorlar ve birbirlerine “Şıh Ali” diye hitap ediyorlar imiş. Kıymeti geç bilinen âlimlerden diye anlatıyordu Ali Ulvi Kurucu onu.

Dile kolay geliyor ama babasından, memleketinden aldığı ilim haricinde Mısır’daki yirmi yılı tamamen ilimle, ibadetle geçen bir zat. Yemek yapmakla bile vakit geçirmek istemezmiş Ali Yakup Efendi. “Bulguru ıslatalım, biz dersten gelene kadar pişmiş kadar olur, onu yeriz” dermiş. Bir gün Mustafa Runyun ile Ali Ulvi Kurucu’ya yemek yapmak istediğini, birlikte yiyebileceklerini söylüyor. Sabahtan bütün malzemelerden fasulye, pirinç, nohut, sarımsak vs. ne bulduysa koyuyor hatta portakal kabuğu da koyuyor yemeğe ve “Size ömrünüzde yemediğiniz çeşit bir türlü yedireceğim” diyor. Yemeğin altını açık bırakarak derse geliyor.

Ders bitince, Ezher’e hemen bitişik olan Revakü’l Etrak’e yemek yemeğe geldiklerinde tencerenin yarısına kadar kömür olduğunu görüyorlar. Odayı havalandırıyorlar. Ali Yakup Hoca, bu işler bana göre değil diyerek sadece masrafa ortak oluyor ondan sonra. Onların yaptığı yemekleri ortaklaşa yiyorlar. Zaten yemekle, uykuyla yani dünyayla ilgisi yoktur Ali Yakup Hoca’nın. Öyle mütevazı bir insan ki “Cennetin bir köşeciğinde peynir ekmek yemeğe razıyım” dermiş.

Zemzem diye içilen gazyağı

Çok güçlü bir imana sahipmiş ki, bir hatırası daha beni ziyadesiyle etkilemişti Ertuğrul Düzdağ’ın hazırladığı eseri okurken. Ali Ulvi Kurucu’nun gazyağı tenekesini görür hocanın elinde ve tenekenin içindekinin ne olduğunu sorar Ali Yakub Hoca. “Yoksa zemzem mi o, bizden mi saklıyorsun” der. Ali Ulvi Kurucu da latife ile “Evet, Zemzem!” deyiverir. Yanı başında böyle çok zemzem bulunmasına şaşırır ve hemen bir bardak içmek için can atar. Bulduğu ilk bardağı Ali Ulvi Hoca’ya uzatır ve doldurulan bardağı dur demeye kalmadan duasını da yaparak zemzem niyetiyle içiverir. İş işten geçer. Bir bardak gaz yağını içmiştir fakat önemli olanın niyet olduğunu söyler. Niyeti halistir Hoca’nın. Bir kaç gün sonra heyecanla Ali Ulvi Kurucu’ya gelip; “Senin verdiğin o taklit zemzem gençliğimden beri devam edegelen hastalığımı geçirdi vallâhilazîm...” der. Hadiseyi anlattıkları Mustafa Sabri Efendi ise, “Ali Yakub Efendi, ben senin veli olduğunu bilirdim de kibarı evliyaullahtan, büyük velilerden olduğunu bilmezdim. Demek hastalığın geçti. Ey canım iman büyük nimettir, büyük servettir” buyurur.

Ali Ulvi Kurucu şiir okur, ezberler ve yazar. Mustafa Sabri Efendi’ye söylerler bu durumu. “O da İslam’a edebiyatla hizmet etsin” der. Onun edebiyata ilgisine imrenir Ali Yakub Cenkçiler. Ali Ulvi Kurucu da onun çok dil bilmesine… Bir gün Ali Yakub Cenkçiler, Ali Ulvi Kurucu’ya “Bu kadar dil bilen poligulot olacağıma, senin gibi hafız-ı Kur’an olsaydım” der.

Medine’de kaldığı yıllarda Mahmut Sami Ramazanoğlu Hoca Efendi’ye intisap eder. Tasavvuf olmadan kuru ilmin faydası olmadığını düşünür. Mehmed Zahid Koktu Hazretleri ile de gönül bağı kurar. “Mehmed Zahid Kotku Efendi, büyük adamdı, âlim adamdı. Bir defa allame… Son derece mahviyetkâr, Allah’a bağlı tasavvuf ehli. Bu iş sadece ilimle olmaz. Mehmed Zahid Efendi hal sahibiydi.”

Mahmud Esad Coşan, merhum Ali Yakub Cenkçiler için bir anma programı tertip edilmesini ister Necdet Yılmaz’dan. 21 Mayıs 1992’de bir anma programı yapılır. Onu yakından tanıyan çok kıymetli hoca efendiler ve talebeleri bu programa katılarak hatıra ve duygularını anlatırlar. Daha sonra ise yazılar derlenir, Emin Saraç Hoca ile bir röportaj gerçekleştirilir, Dr. Halit Eren’in hiçbir yerde yayınlanmamış bir röportaj kaseti ile birlikte hatıra kitabı oluşturulur. Necdet Yılmaz’ın hazırladığı Ali Yakub Cenkçiler Hatıra Kitabı böylelikle istifademize sunulmuş olur.

En büyük eseri talebeleri

Ali Yakup Cenkçiler Hoca’nın bu kadar ilmine rağmen bir eseri yoktur. Talebe yetiştirmeyi tercih etmiştir ömrü boyunca. Böyle bir âlimin isminin anılması için güzel bir sadaka-i cariyedir bu kitap. Katkıda bulunanlar Ali Yakub Efendi ile cennette peynir ekmek yer ve tatlı sohbetlerine devam ederler inşallah.

1913 yılında Kosova’nın Gilan kasabasında başlayan bir hayat Ali Yakub Cenkçiler’in hayatı. İlk eğitimini babasından alıyor. Babası Hafız Hüseyin. Dedesi ise veli bir zât olan Müftü Hacı Yakub. Diğer amcası da hafız. Ailesi, Hıristiyanlar tarafından dahi sevilen bir ailedir. Sekiz yaşında Kur’an’ı hatmeder. Dil öğrenmeye başlar. Yedi dil bilirmiş Ali Yakub Hoca. Türkçe, Arapça, Arnavutça, Sırpça, İngilizce, Fransızca ve Farsça… 

1936-1956 yılları arasında Mısır’da yaşar. Ezher ’de eğitim görüyor ve sonrasında da üniversite kütüphanesinde çalışmaya başlıyor. Yirmi yılının tamamını ilimle, kitapla geçiriyor. Zahidü’l Kevseri, Mustafa Sabri Efendi, Yozgatlı İhsan Efendi hayatında yer eden önemli isimlerdir Onun. Mustafa Sabri Efendi, Gazali, Hasan el- Benna kendisini en çok etkileyen isimler olmuştur. İstanbul’a yerleşmek ister hep. 1960’ta İstanbul’a yerleşerek Türk uyruğuna geçer ve bir yıl sonra da evlenir. 1988 yılına kadar da İstanbul’a hayatını sürdürür.

Fâtih, Mesih Paşa ve Emîr Buhârî camilerinde talebe yetiştirmeye başlar. Diyanet İşleri Başkanlığı Haseki Eğitim Merkezi’nde 1976-1980 yılları arasında tefsir, kelâm ve belâgat dersleri verir, evinde de orta ve yükseköğrenim gençliğinden isteyenlere özel dersler vererek talebe yetiştirir. Haseki Eğitim Merkezi’ndeki hocaların sınav yapılmasına karşı çıkar, eğitimden sonra icazet vermek gerektiğini düşünür ve görevinden de ayrılır.

Mısır’da okuduğu yıllarda da İstanbul’da bir fabrikada muhasebeci olarak çalıştığı yıllarda da toplu taşıma araçlarına binmeyip yürümeyi tercih etmiştir. İstanbul’da yaşamayı çok isteyen Ali Yakub Efendi’nin o kadar ilimle fabrikada muhasebecilik yapması yakın çevresini, ilim erbabını çok üzer. En sonunda Mahmud Bayram Hoca’nın konuşmaları ve ricasıyla fabrikadaki işi bıraktırılır da sadece talebe yetiştirmekle meşgul olur. Talebeleriyle özel ilgilenir, evinde misafir eder. Yakın dostlarından olan Hasan el Benna’nın oğlu Seyfülislam el Benna’yı da kendisi evlendirmiştir.

Hayatının sonuna kadar İhya dersleri yaptı

Hayatının sonuna kadar İhya dersleri yapmıştır Ali Yakub Efendi. Yaklaşık on beş yıl Emir Buhari Camii’nde ders okutur. Gazali’nin hem akla hem ruha hitap ettiğini, İhya’sının ise Kur’an ve sünnetle insanı en iyi anlatan bir eser olduğunu söyler. Kendisinden İhya tercüme etmesi istendiğinde ise şunları söylemiştir: “Azizim! Ben Allah’tan korkarım. Gazzali’den korkarım. İhya’yı tercüme edecek kimsede Gazzali’nin ihlası olması gerekir. Değilse tercüme kuru bir metinden ibarettir.” der

“Çok kişi ile görüşmek iflas alametidir” der Ali Yakub Cenkçiler. Talebeleri, ilim erbabı müstesnadır ama. Hayatının sonuna kadar ziyaretçileri eksik olmamış. Felç geçirmesine ve bu hastalığın onu çok yıpratmış olmasına rağmen kimseyi kapısından geri çevirmemiş. Peygamber ahlakı ile ahlaklanmış. “Azizim!” diye hitap etmesi de ayrı güzelmiş. Abdulhakim Arvasi Hazretleri’ni, Necip Fazıl Kısakürek üstadı çok severmiş. Mısır’a giderken Mehmed Akif Ersoy ile karşılaşacağı için heyecanlanmış ama yoldayken Akif’in vefat haberini almış. Osmanlı’ya duyduğu hayranlık ise hayran kalınası türden. “Osmanlı olmasaydı biz Hıristiyan olurduk” diyor.

Diğer bütün âlimler gibi Ali Yakub Cenkçiler Efendi’nin yaşamı da eserdir. Okumak gerek. Başta haline sonra da sözlerine dikkat kesilmek gerek. Doğduğu kasabada Ali Yakub Cenkçiler adına talebe yetiştirebilmek için yurtlar yapılmaya başlanmış. Ülkemizde de adına okullar açılıyor. Daha güzel haberler de alacağımıza kaniyiz hatırasına…

Ve hatıra kitabında hayatının son iki yılında O’na hizmet etme ve kendilerinden ilim tahsil etme şerefine ermiş ikiz kardeşlerden Cemaleddin Kapusuz’un bizi haberdar ettiği, kendi el yazısıyla aktardığı Ali Yakub Cenkçiler’in en çok sevdiği dizeler:

Kimseyi dil_teg-i azar etma, sultanlık budur

Kalb-i muru tahtgah eyle, Süleymanlık budur

Gerçi vardır her derde bir tabib-i çare-saz

Nebazgir-i kalbi mahzun ol ki Lokmanlık budur.

                                  

  

      

  

 

    

 

Güncelleme Tarihi: 01 Ağustos 2018, 07:23
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER