Sevdiğim yazarların sırtı dönük babaları vardı

Kimsenin kimseye tahammülü olmadığı öteden beri bilinen bir şey. Bilinmeyense gizli gizli yanımızdakinden kaçıyor oluşumuz..

Sevdiğim yazarların sırtı dönük babaları vardı

 

Kafka’nın, Sylvia Plath’in, Oğuz Atay’ın, Furûğ Ferruhzad’ın ve daha birçok yazar ve şairin yazdıkları deşildikçe ardından “baba sorunu” ortaya çıkıyor. Bu sorun o kadar büyük ki, şairler ve yazarlar aslında tüm yazdıklarını görünürde hayatın gerçekleri üzerinden şekillendirip kendisiyle birlikte yaşanılamayan bir baba üzerinde birleştirmişler sanki. Bazen öyle hissederim ki küçük Sylvia’yı babası çok sevseydi ondan bir şair doğmayacaktı. Kim bilir, belki de Furûğ Ferruhzad, ışıkları erkenden söndürülen evinde sokak lambasından yansıyan kör ışıkta yazmaya çabalamayacaktı.

Yazarların romanlarında ve günlüklerinde üstü örtülü olarak bahsettikleri baba teması öyle güçlü bir yer tutuyor ki, kişinin ömrünün geri kalanında ‘babanın küskünlüğü’ çocukta kin, nefret, soğukluk ya da özlem duygusunu artırıyor. Bu bazı kişilerde ruhsuzluğa ve donukluğa da sebep olabiliyor. Alışılmışa karşı kuşanılan zırh, bu gibi durumlarda işe yarar gibi görünüyor. Babanın sevgisizliğine karşı, çocuğun lütfen sunulan sevgiye zaten ihtiyacı yokmuş gibi gösteren o ‘duygu geçirmez’ zırh.

Baba, çoğu romana sırtı dönük ve yüzü hiç görünmeyen kişi imgesiyle dâhil olur. Onun asıl kişiliği hiç bilinmez, çünkü çocuk babayı hep sırtından görmüştür. Baba-kız, baba-oğul diyalogları, baba ile sorunlu yazarların çoğunda oldukça kısadır. Örneğin;

-Evrakları büroya teslim ettin mi?

-Dediğin gibi yaptım.

Bu kısa diyalog herhangi bir romandan alıntı değil, ama baskın ve sadece sırtıyla konuşan babaların çocuklarıyla yaptığı yüzeysel konuşmayı esas alması açısından muhtemelen her romanın içine rahatlıkla girebilir. Belki de tüm roman boyunca babayla yapılan tek konuşma budur; bunu askerlik, işe giriş, evlilik takip eder. Aradan geçen onca zamanda ne olmuştur biz hiç bilmeyiz, olanları sadece yazarın mış’lı zamanda ifade ettiği hikâyelerden öğreniriz.

Kafka’nın ‘Dönüşüm’ünden hareketle babaları dönüştürmek mümkün mü?

Kafka kendisini bir böcek olarak hayal etti ve kendi ezilmişliğini gösterdi. Acaba dönüştürdüğü babası olsaydı neyi ya da kimi kullanırdı? Bu şekliyle Kafka’nın babasına mesajı mektuplarından daha fazlası olurdu bence.

Dünyada konuşulamayacak insanlar vardır, bir türlü onlarla konuşmayı beceremeyiz. Aslında bu bizim beceriksizliğimiz sayılmaz; onların ne sebepten olduğunu bilemeyeceğimiz öfkeleri vardır. Çabamız görmezden gelinir. Onları değiştirmeye ya da bizi anlamaya çalışmalarını sağlamak boşa bir çaba olur. Yapılacak tek şey onlarda dönüşüme başvurmadan, bir karakter boşluğunu en güzel şekilde doldurup güzelleştirmek, gerekirse –ki elbette gerekecektir- kendimizi dönüştürmek. Kafka da bunu yapmış zaten. Kendimiz için daha güzel bir boşluğu geçerli kılabiliriz, çünkü bazen boşluğun da bir cazibesi vardır. Diğer şeylere bakalım…

İki insanın bütün yaraları, toplumun da yarası değil midir?

Şimdilik yazarların dünyasını bir kenara bırakıyorum –sanki onların dünyası diye tabir edilen bizimkinden bağımsız ayrı bir dünya varmış gibi.- Görünürde “toplumsal sorun” haline dönüşen iletişimsizlik, ilgisizlik ve sevgi yoksunluğu gibi durumlarla her yerde karşılaşabiliriz, iki insan arasında bile. Hatta özellikle iki insan arasında, çünkü çekirdek yani öz önemlidir diye düşünürüm. Söz konusu mevcut olaylar, otobüste, metroda, yurtta, iki insanın yaşadığı bir evde, üniversite öğrencisi iki arkadaşın odasında başlangıçta sessiz ve uysalca, sonrasında birikmiş bir çığlık şeklinde karşımıza çıkabiliyor. O zaman anlıyoruz ki bir şeyler derinden çatırdıyor. Aile de, dostluklar da, ilişki diye adlandırdığımız her şey de.

Kimsenin kimseye tahammülü olmadığı -özellikle İstanbul’da- öteden beri bilinen bir şey. Bilinmeyense gizli gizli yanımızdakinden kaçıyor oluşumuz. Çünkü hiç kimseye iyilik yaramıyor, hepimiz yaralandık ve biz de birilerinin canını yaktık ya da o potansiyeli taşıyan kişileriz karşımızdakinin gözünde. Herkes şüpheli, bir faili meçhul… Hepsinin suçlusu baba değil herhalde. Bunu söylemek eksik görmek olur. Çünkü baba ve onun babası herkesten daha güç durumda. Onların duygu geçirmez zırhlarının ne durumda olduğunu bilmiyorum. O devirde bu zırhlardan ithal ediliyor muydu onu da bilmiyorum.

Duyguları doğrudan aldıkları için mi böyle oldular. Duygunun vücutla temasından bir şey doğacaktır elbet. Ben bilemem. Ama sadece bayramlarda uzatılan bir el, sağlam bir kale gibi duran cüsse, öpmek ve sarılmak için yeterince soğuktur. Buradan doğacak olanı da Furûğ Ferruhzad şöyle betimliyor:

“Onlar bir yüreğin tüm saflığını
kendileriyle masallar sarayına götürdüler
ve şimdi artık
nasıl birisi dansa kalkacak
ve çocukluk saçlarını
akan sulara dökecek
ve sonunda koparıp kokladığı elmayı
ayakları altında ezecek?”

 

Sevâl Günbal yazdı

Güncelleme Tarihi: 11 Ekim 2013, 11:31
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13