İlahi olandan nasibi olması gerek insanın

Feridüddin Attar’ın Mantık’ut Tayr'ında hikâye edilen öyle biri ki Şeyh Sân’an (ya da Şeyh Sinan), bu sufîce bir hikâye miydi yoksa bir gerçeğin hikâye edilişi mi? Sevâl Günbal yazdı.

İlahi olandan nasibi olması gerek insanın

 

 

Önceki haftalarda İranlı mutasavvıf şair Feridüddin Attar’ın “Mantık’ut Tayr”ını yazmıştım. Bu manzum eserde hikâye edilen öyle biri var ki, ondan bahsetmek için ayrı bir yazı kaleme almak gerekti. Sufîce bir hikâye miydi Şeyh Sân’an (ya da Şeyh Sinan) yoksa bir gerçeğin hikâye edilişi mi bilmiyorum. Ama bir yerde bunun hiçbir önemi kalmıyor. İlahî bir şeylere ortak olmanın hayreti, bir yüreğin diliyle başka bir zamandan konuşmalar, rüyalar, en önemlisi de şeyhin bir şeyler öğretmek niyetinde olup da, asıl kendisinin bir şeyler edinerek tekrar girdiği tekke kapısına, gencecik bir kız gibi cansız düşüveriyorsunuz. Çok geçmeden hikâyeye dalıverirsiniz…

Şeyh San’an rüyasında sürekli, Rum diyarında bir puta tapındığını görür. Bu işin sırrı, aslı nedir diye Rum diyarına gider. Orada bir Hıristiyan kıza âşık olup, pirliği bırakıp Hıristiyan olur. Hırkasını yakıp zünnar (Hıristiyan keşişlerin bağladıkları simgesel kuşak) bağlar. Müritlerinin çoğu onu bu yoldan çevirmeyi dener ama o yolundan vazgeçmez. Bu olayın olduğu sırada orada bulunmayan bir mürit, şeyhinin nerede olduğunu sorunca, aldığı cevap karşısında şaşırıp şöyle diyor:

Yüz binlerce işe yarar dost gerekir. Dost, işte bugün işe yarar.

Bilerek yanından ayrılmamalıydınız. Hepiniz birden Hıristiyan olmalıydınız.

Aşk, kötü ad ve san üzerinde kurulmuştur. Kim bu yoldan baş çekerse bu hamlıktandır.

Ve aşığın yangını bir gün maşuk’a da tesir eder. Yol kesenin de bir gün yolu kesilir… Bu bir “ah” değildir! Yürek hakkı bunu gerektirir.

Önce şeyh, sonra aşık olduğu kız yollara düşer

Bunu işiten müritler hep birlikte şeyh için dua etmeye başlar. Temiz kalpli müritlerden birisi o gece Resul’ü rüyasında görür ve şeyhine şefaat edeceğini ve bağışlanacağını söyler. Rüyayı hemen şeyhe anlatırlar. Şeyh de rüyanın şaşkınlığıyla tekrar hırkasını giyer ve dinine döner. Fakat müritlerinin yanında nurunun azaldığını görür ve ağlar. Baht güneşinin önündeki kara bulutlar çekilen şeyh, müritleriyle birlikte tekrar Hicaz’ın yolunu tutar. Bu sırada Hıristiyan kızı, rüyasında kucağına bir güneşin düştüğünü görür ve şimdi yola düşme sırasının kendisine geldiğini anlar…

Şeyhe doğru revan olurken bir yandan da yol boyunca tövbe eder ve onun dinine girdiğini söyler, af olunmasını ister. “Senin gibi yolundan ayrılmayan bir erin yolunu kestim, sen benim yolumu kesme; çünkü bunu bilmeden yaptım. Yaptıklarımdan dolayı beni hesaba çekme, imana geldim!” diye yakarır. Attar, kızın bu durumunu şu beyitlerle anlatır:

Onun dinine gir, onun yoluna toprak ol. Ey onu kirleten, onunla temizlen.

O gelmiş, samimi bir aşkla senin yolunu tutmuştu. Sen de hakiki bir aşkla onun yolunu tut.

Sen onun yolunu kesmiştin, şimdi onun yoluna gir. O artık yola girdi, sen de ona yoldaş ol.

Hayli zamandır onun yolunu kesmiştin, şimdi ona yoldaş ol. Nice zamandır habersiz idin, artık hakikatten haberdar ol!

O sırada yoluna giden şeyhin içine, “O güzelin yanına var, bizim dergâhımızla tanış oldu, şimdi işi bizim yolumuza düştü, geri dön!” diye ilham olunur. Müritlerin hepsi şaşkına dönmüş bir halde, canınla oynamasının sebebi nedir diye sorunca yollarının üzerinde kıza rastlarlar. Kız, şeyhe, “Bana İslâm’ı anlat,” der. Şeyhi görünce kendinden geçen kız, “Beni affet düşmanlık besleme” deyip oracıkta can verir.

“O, bu mecaz denizinde bir katre idi”

Şimdi sorulması gereken soru şu: Siz Şeyh Sân’an’ın peşinden gider miydiniz? Sizi doğru yola götüreceğinden emin olduğunuz birinin peşinden her ne olursa olsun gider miydiniz? Gider miydik? Gider miydim? Yüreğin sorgusu bunu gerektirir. Çünkü dostluğun da, aşkın da, yüreğin de bir hakkı var. Alınacak bir hak var yaşamamızdan. Nereye giderdik? Ya da nereye kadar… Ya yürek!

İşte böylece ilahi bir şeyler yaşamış olmaktan nasibi olanlara anlamak için bakıldığında aşkta ne sırlar varmış hissedilebiliyor. Bu sırlar da uluorta söylenmez, söyleyen ya eksik söylemiştir ya da yalan. Aşkın pazara düşmesi diye bir ifade ediş biçimi var; öyle olunca geriye sadece ya bedeni tanıma, hiyerarşik üstünlük kurma, histerik bağlılıklar kalıyor ya da bu hikâyeden ne çıkar sağlayabilirim fikri. Kavuşma-kavuşamama gibi bir bağlama hiç girmiyorum, zaten kıssadan “çıkarılması istenen” de bu değil.

Yani en azından Attar o amaçla anlatmış olamaz. Bu tartışma sadece geleneksel-modern tartışmasına girmekten başka işe yaramayacaktır. Hikâyeleri, gerçekleri, bir şiiri olması gerektiği gibi alıyoruz, en sade şekliyle kabul ediyoruz onları. Böyle de olmalı. Vereceğimiz anlam bizim yaşadığımızdan, anladığımızdan öteye geçmez. Zorla değil elbet, ama bir rüya gördüysek, bir şeyhin eteğini tuttuysak, bir yolda çok örselemişsek kendimizi üzülmeyelim diye. Bizden gidenler, yüreğimizde daha içerilere gizleniyorlar, bizim köklerimize. “Ya/ya da” diyebilmek gibi bir şey bu. Bunların ötesinde olanı görmek. Şeyh Sân’an gibi “O, bu mecaz denizinde bir katre idi, hakikat denizine geri döndü” diyebilmek için ilahî olandan nasibi olması gerek insanın.

 

Sevâl Günbal yazdı

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 13:51
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Muhammed
Muhammed - 4 yıl Önce

Şu hikayenin kaynağını söyliye bilirmisiniz okuyan bir arkadaş mesis Die bir hikaye nin olduğunu ve daha etkili olduğu idaa ettide rica etsem lütfen kaynağı söylermisiniz

banner19

banner13

banner26