İki başına yürümek

"Ruh hâlini bilmediğim o adam orada öylece oturmuş, denizi izliyordu. Buna benzer manzaralarla daha önce karşılaşmamış mıydım? Neden bu kare beni derinden etkilemişti?" Meryem Betül Koçak yazdı.

İki başına yürümek

Eskilerin “Dilenci vapuru” diye andıkları uzun soluklu vapur yolculuğunu bilir misiniz? Bedeninizle birlikte ruhunuzu da sefere çıkaran bu yolculuğu deneyimlemek isterseniz Üsküdar’dan Beykoz’a veya Eyüp’e gitmeniz mümkün. Bir yandan keyifle çayınızı içerken diğer yandan uğradığınız her iskelede etrafı gözlemleyebilir, denizi ve güneşi kucaklayabilirsiniz. Yahut gözünüze değenleri fotoğraflayabilir, yanınızdan yörenizden geçenleri gözlemleyerek bir şeyler kaleme alabilirsiniz.

Ahmet Mithat Efendi de evinden yazıhanesine giderken dilenci vapuruna biner, seyahati sırasında dayazı yazarmış. Yol bir saat kadar uzun bir süre olunca yazı yazmak güzel bir fikir değil mi?

Zihnimizde bu düşüncelerle bir çarşamba günü arkadaşımla beraber Fener-Balat civarını gezmeye karar verdik. Üsküdar’dan vapura bindik. Vapur zikzaklar çizerek iskeleleri ziyaret edecekti, ta Eyüp’e kadar. Önce Karaköy’e, sonra Kasımpaşa’ya uğradı. Fener İskelesi'ne gelince yolculuğuna devam edecek olan vapura veda ettik.

Vapur, bizden sonraki yolculuğuna devam ederken bizde görkemli duruşuyla tepedeki Fener Rum Okulu ve sağ taraftaki Aziz Stefan Kilisesi ile selamlaştık. Bir anda farklı bir atmosferde bulmuştuk sanki kendimizi. İçeriye doğru yönelmeden önce gözüm sahile takıldı. İki farklı yönde üç farklı manzara ile karşı karşıyaydım. İlki iskelenin yan tarafıydı. Bankta oturan genç bir kadın, genç kadının az ötesindeki bankta da bir çift vardı. Çiftin hemen sol tarafında tek bir ağaç, karşıda ise terk edilmiş tersaneler gözüküyordu. Önce bu kısmı fotoğrafladım. Ardından kilisenin bulunduğu yöne döndüm.

İki ağacın arasında siyah şapkası ve ceketiyle bütünleşmiş bir adam oturuyordu. Oradan kalkıp gitme ihtimalini göz önünde tutarak hızlıca fotoğrafını çektim. O an çok etkilenmiştim. Ruh hâlini bilmediğim o adam orada öylece oturmuş, denizi izliyordu. Buna benzer manzaralarla daha önce karşılaşmamış mıydım? Neden bu kare beni bu denli derinden etkilemişti?

Cemal Süreya bir şiirinde “Yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık, / Bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.” diyordu. Dümdüz, uçsuz bucaksız, tabelasız, yönsüz bir düzlük. Önce bu yalnızlığı hissettim manzarada. Beni bundan daha çok etkileyen ve diğer manzaralardan farklı olan ise iki ağaçtı. Yan yana duran bu iki ağaç, sevip de kavuşamayan iki âşığı getirdi zihnime; Leylâ ile Mecnûn, Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem hikâyelerinde olduğu gibi. Ağaçlar salındıkça, birbirlerine kavuşmak istedikçe ayrılıktan öteye gidemiyorlardı. Çok yakındılar, uzansalar sanki tutacaklardı birbirlerini ama mesafeler izin vermiyordu bu kavuşmaya. Ayrılık, hasret, gurbet, ölüm... Hüzün nehrinin bazen sessizce bazen de çağlayarak akmasına sebep olan durumlardı. Ayrılık ve hasreti hatırlatan bu fotoğraf, işte bu yüzden hüzünlüydü benim için.

Behçet Necatigil, “İki Başına Yürümek” adlı şiirinde: “Uyurgezer o yolu iki başına yürüdü / Biri ay ay boşluk ve düştü, öbürü / Susanlara hiçbir şey sormayınız.” diyordu. Susmak veya sessizliğin sesini dinlemek son zamanlarda iyice zorlaştı. Değişen hayat şartları ve temposu, sosyal medya, görsel ve işitsel dokümanlar derken bir nefesçik kendimizle baş başa kalmaya, hem-hâl olmaya vakit bulamıyoruz. Hatta hüznümüzü yaşamamıza bile izin verilmiyor. Hep mutlu olmamız gerekliymiş gibi uyarıyor çevremiz. Oysa hüzün de mutluluk gibi çok insanî bir duygu ve kalıcı değil.

Şimdi, o deniz kıyısında iki ağacın ortasında tek başına oturmuşsun. Kalbine doğru eğilip “Nasılsın ey kalbim?” diyorsun.

Nasılsın ey kalbim?

Meryem Betül Koçak

Yayın Tarihi: 26 Mayıs 2021 Çarşamba 11:00 Güncelleme Tarihi: 02 Haziran 2021, 07:57
banner25
YORUM EKLE

banner26