“Duvarların dili olsa da konuşsa” denir ya hani... Bir taşın nasıl dile geldiğini, onu gönül ile dinlersen sana ne hikayeler anlatabileceğini gördük Mardin’de. “Taş kalpli” deriz bir de, nasıl da ayıp edermişiz meğer taşlara.

Birçok Güneydoğu Anadolu şehri gibi Mardin’e de “Doğunun Paris’i” denildiğine rastlarız genelde. Bu da ona yapılan haksızlıklardan bir diğeri. Kendi kendine yetememezlik ve aşağılık komplekslerimiz nedeniyle, ille de Batı ile karşılaştırmamız lazım ya hani. Yazımın başında bir tavsiye; gönlünüzü de Doğuya, ışığa yöneltip öyle gelin Mardin’e.

Ulu Cami'nin serinliğinde bağdaş kurup uzun uzun oturmalı

Mardin’e gelmek isteyenlerin en başta tedirgin oldukları şey güvenlik meselesi. Biz de seyahatimizin başında bu konuda epey nasihatlar aldık. Fakat en ufak bir kuşku ve korku duymadık. Gördüklerimiz ve orada hissettiklerimiz ise bizi asla yanıltmadı. Eski Mardin ile başladık şehri gezmeye. Sımsıcak renkler içerisinde dar sokaklarda kaybolmanın keyfi ne zaman aklımıza gelse, bir âh çekeriz.

Eski Mardin’de bulunan Ulu Cami, şehrin en dikkat çeken yapılarından biri. Cami serinliğinde bağdaş kurup uzun uzun oturmanızı tavsiye ediyorum. Bir süre sonra içinizi tarifsiz bir sevinç ve huzur kaplıyor. Caminin hemen karşısında ise Mezopotamya Cafe var. Mezopotamya'nın sonsuz manzarasını izleyerek menengiç kahvelerinizi yudumlayabilirsiniz. Bir ufak tavsiye daha, çalışanlardan İlana Eliya’nın “Sosin” parçasını çalmalarını rica edin, hatırladıkça yüzünüzü gülümseten bir hatıranız olsun. Yemek içinse gözünüzün çarptığı herhangi bir yere girebilirsiniz. Her şey çok lezzetli ve uygun. Mardin’e özgü “sembusek” isimli pide-lahmacun sentezine benzettiğim bir şey var. Yöre halkına “ne yiyelim” diye sorduğumuzda genelde tavsiye edildi ama yemek nasip olmadı.

Gün batımının medreseye bıraktığı huzmeler

Merkezde, birbirine yakın ve fazla vaktinizi almadan görebileceğiniz tarihi mekanlar var. Melik Necmeddin İsa tarafından yapılan Zinciriye Medresesi, “Sultan İsa Medresesi” olarak da anılıyor. Timur ve ordusuyla savaşan Melik İsa bir süre burada hapsedilmiş. Civardaki medreselerin çoğunda olduğu gibi Zinciriye Medresesi’nin avlusunda da doğum, yaşam, ölüm ve ahireti tasvir eden hayat havuzu bulunuyor. Hikayesini, yanınıza gelip “size buranın tarihini anlatayım mı?” diyen herhangi bir ufaklıktan öğrenmenizi tavsiye ediyorum.

Kasımiye Medresesi'nin ise Zinciriye Medresesi ile aynı dönemde yapımına başlanmasına rağmen Moğol saldırıları nedeniyle yarım kalan inşaatı, Akkoyunlu sultanı Kasım ibn Cihangir döneminde tamamlanmış. Bir de buraya ziyaretinizi akşamüstü yaparsanız, gün batımının medreseye bıraktığı huzmeler sizi mest edecek.

Eski PTT Binası keza görülmesi gereken bir diğer yer Mardin'de. Mardin’in önde gelen ailelerinden Şahtanalar için yapılan bine şimdilerde ise müze olarak ziyaretçilere açık. Şeyh Çabuk Camii'nin avlusunda ise Peygamber Efendimizin posta memuru Abdullah bin Enes El Cüheyni’nin kabri yer alıyor.

İnsan böyle güzellikler görünce nasıl şükredeceğini şaşıyor

Mardin’e kadar gelmişken Midyat’ın sokaklarında gezmeden, Dara antik kentine uğramadan dönmek olmaz dedik ve yollara düştük yeniden. Mardin-Midyat arası 1 saat mesafede. Merkezden Midyat’a saat başı kalkan otobüslerle ulaşabilirsiniz. Çarşısında sıra sıra gümüşçülerin yer aldığı, eş-dosta ucuza ve nadide işçiliği ile çok güzel telkâriler alabileceğiniz Midyat’ı gezmeden önce ön araştırma yapmamak, “burada nereleri gezmeliyiz” diye sormamak gerekirmiş. Zira Midyat televizyon dizileri tarafından kanı emilen değerlerimizden biri. Ne zaman bu soru sorulsa “şu dizinin çekildiği konak”, vb. cevabını alıyorsunuz çünkü. Gördükleriniz ve hissettiklerinizle yetinebilirseniz eğer, sadece bir turist gibi gezmemiş olursunuz. Özümsersiniz, seversiniz, ayrılır ayrılmaz özlersiniz.

Dara antik kenti ise Mardin- Nusaybin yolu üzerinde bulunuyor. Yolculuk boyunca, karşılaştığımız sürü çobanlarına, baharın tüm renklerinin kapladığı tarlalara selam verdik. Bir masalın parçası gibi ilerledik yol boyunca. Dara’yı gezerken bize masmavi bir gökyüzü de eşlik ediyordu. Ve ben bu uyumu hiçbir ressamın tablosunda göremeyeceğimi biliyordum. İnsan böyle güzellikler görünce nasıl şükredeceğini şaşıyor. Ve bu güzellikler orada sadece dursun diye yaratılmıyor.

Seyahatin sonunda herhangi bir yorgunluk belirtimizin olmaması, “bir daha ne zaman geliyoruz” planları yapıyor olmamız nasıl büyülendiğimizin işaretiydi. Mardin’in gülen yüzünü gördükten sonra yaşanılacak tüm yorgunluklar teferruat olarak kalıyor zaten. Kendinizi kaptırmak için o efsunlu havasını bir kez solumanız yetiyor. Benim için Mardin, sırrımı paylaştığım dostum, gurbette bıraktığım yâr’im. Her ziyaretim uyku ve uyanıklık halindeki o büyülü an gibi geçiyor. Ve bana Haydar Ergülen’in “bir şehre gitmezdik ki biz, bir hayale giderdik!” cümlesini hatırlatıyor.

Allah’ım Mardin için teşekkürler...