"Ateşten Gömlek" kitap özeti

Kurtuluş Savaşı’nı anlatan romanlar içinde “ilk” olma özelliği taşıyan bu romanı, Halide Edib; yaşadığı savaş günlerinden esinlenerek yazmış, duygularını tüm içtenliğiyle aktarmayı başarmıştır. Tamamına Hap Kitap uygulamasından ulaşabileceğiniz kitabın özet ve ses kayıtlarına dair bilgilendirme içeriğini istifadelerinize sunuyoruz.

"Ateşten Gömlek" kitap özeti

Ateşten Gömlek, Kurtuluş Savaşı ile ilgili yazılan ilk eserdir. Halide Edib, romanına konu olan savaş günlerini bizzat yaşamış önemli bir isimdir. Usta yazar; bu eserinde, bir toplumun, bir ulusun varoluş mücadelesini tüm içtenliğiyle anlatmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nı anlatan romanlar içinde “ilk” olma özelliği taşıyan bu romanı, Halide Edib; yaşadığı savaş günlerinden esinlenerek yazmış, duygularını tüm içtenliğiyle aktarmayı başarmıştır. Hariciye’de memur olan Peyami, amcasının oğlu Cemal ve bütün arkadaşları gibi cepheye gitmek istemektedir. Çok zaman sonra istihbaratçı olarak bir cephede görevlendirilir ve harpte yaralanır. Bacaklarını kaybeden Peyami, hastane odasında kafasındaki kurşunun çıkarılacağı ameliyat gününü beklerken anılarını yazmaya karar verir. Peyami, ameliyatta hayatını kaybeder. Yazdıklarını okuyan doktor, Peyami’nin bahsettiği isimleri araştırır fakat hiçbir askeri kayıtta o isimlere rastlayamaz. Ona göre; Peyami, kafasındaki kurşunun etkisiyle hayali kahramanlar yaratmıştır.

Romanın başkahramanı, savaşta başına isabet eden bir kurşun sebebiyle ağır yaralanmış; hastanede tedavi altına alınmıştır. Peyami’nin tedavisi yaklaşık kırk beş gün sürmüş, bu süre zarfında hastane yatağında anılarını kaleme almıştır. Bir döneme ışık tutan bu edebi eser, kurgusu ve dil zenginliğiyle Türk Edebiyatı klasikleri arasında yerini almıştır.

Roman özetinden bölümler:

Teşrinisani 337, Ankara Cebeci Hastanesi’nde Küçük Bir Oda (Kasım 1921)

Sıradan bir hariciye memuruydum. Bundan sonra uzun bir hikâyem olmayacağını biliyorum. Ahiret inancı olan bir insanım, orada ruhuma bir yoldaş bulana kadar burada da dertleşeceğim bir arkadaş arıyorum şimdi. O yüzden anlatıyorum hikâyemi. Sevdiklerimle beraber kendi hikâyemi.

Bacaklarım kesileli birkaç ay oldu. Kafamdaki kurşunu, bana hayaller gösteren kurşunu da çıkarmak gerektiğini söylüyor doktor ancak bir yandan da zor olacağından bahsediyor. Biraz toparlanmamı bekliyorlar anladığım kadarıyla. “İstanbul’daki ailene durumunu haber ver.” diyor ama bu maceraya atıldığım için annem beni reddetmişti. Ben yine de her gün düşünüyorum; yaşlı, alafranga, tam bir Şişli hanımefendisi olan annemi.

Cemal’in bize geldiği günü hatırlıyorum, Bulgarlar mütareke yapmışlardı o gün. Harpte olmamız çok canımı sıkıyordu. O günlerde bazı resmi işler için Almanya’ya gidip gelmiştim. İşlerimizle birlikte fakirlik de artmıştı, ancak annem İzmirli zengin bir ailenin kızı olduğu için biz pek etkilenmemiştik o süreçten. Cihan Harbi’nde subay olan Cemal, annemin amcasının oğluydu. Ayşe diye bir kız kardeşi vardı. On iki yıl önce yirmi dört yaşımdayken annem, beni evlendirmek için bu kızı İstanbul’a davet edince işi bahane edip Avrupa’ya kaçmıştım. Allah’tan Ayşe, kısa bir zaman sonra Mukbil Bey adında biriyle evlenmişti de rahatça geri dönebilmiştim. Annemin beni evlendirme çalışmaları sürekli devam ettiyse de başarılı olamadı. Ayşe evlenmiş, çocuk sahibi olmuştu. Kocası Mukbil Bey, Hariciye’deki işinden ayrılınca Ayşe’nin çiftliğine yerleşip incir ve üzüm ticareti yapmaya başlamıştı.

Cemal, Bulgar Mütarekesi’nin olduğu gün evimize geldiğinde Ayşe’den, kocasının işlerinden çokça bahsetmişti. İyi arkadaştık Cemal’le, hemen her gün beraberdik. İşten beni almaya gelirdi, sonra da onun subay arkadaşlarının olduğu Meserret Kıraathanesi’ne giderdik. Harpte olduğumuz için gergin sohbetlerin yapıldığı olurdu, bazı akşamlar. Bazıları Enver Paşa’ya kızıyor, bazıları da kendi başımıza hareket edebilecek kadar güçlü olmadığımızı söylüyordu. İngiliz uçakları, üzerimize bombalar yağdırdığı için hepimiz huzursuzduk. Cemal, Harp Akademisi’nde henüz öğrenciyken “Cumhuriyet olsa böyle olmazdı” demişti bir gün, Mercan Yokuşu’na doğru yürürken. Sözlerine devam edecekti ama o sırada adının İhsan olduğunu öğrendiğim subay bir arkadaşıyla karşılaşmıştık. Harpten, sulhtan, mütarekeden konuşurlarken İngiliz uçaklarının yaklaşan seslerini duyunca oradan uzaklaşmaya çalıştık, ancak birdenbire bombardıman altında kaldık. Büyük bir toz bulutu altında kaçışan insanlar, çığlıklar, enkaz hâline dönen binalar, kopan kol ve bacaklar arasında ben korkudan bir köşeye sinmişken Cemal ile İhsan, insanlara yardım edebilmek için koşturuyorlardı. Yapabilecekleri bittikten sonra ikisi birden elimi tutarak beni olduğum yerden kaldırmışlardı. Korktuğumu söylediğimde Cemal de korktuğunu söyledi. O yüzden çok severdim onu. Saftı, hesabı yoktu, menfaat gütmezdi Cemal. Patlama alanından uzaklaşıp Tünel’e doğru yürüdük. Lebon’da çay içince keyfimiz yerine gelmişti. O günden sonra sık sık üçümüz birlikte zaman geçirmeye başladık. Aslında onlar birbirlerini çok sevmiyordu, fakat her ikisi de beni çok sevdikleri için genellikle bir arada olduk. Kimi zaman birbirlerini kızdırsalar da birlikte olmaktan keyif alıyorduk. İhsan’ın ailesi de Şişli’de yaşıyordu. Annemle tanış olduklarını ise sonradan anladık.

-Bu sabah, neferim Salim’den beni dışarı çıkarmasını istedim. Bacaklarım kesildiğinden beri yanımda olması, benim için çok iyi oldu. Çocuk gibi bakıyor bana. Üzerimi örtüyor, çok iyi muamele ediyor. Bir gün, beni bırakıp giderse bana bakacak kimse olmaz. Güneşe karşı sandalyemde uyuyakalmışım. “Cemal! İhsan! Bacaklarımın koptuğunu gördünüz mü? Kafamdaki kurşunu biliyor musunuz? Ben de bayrak uğruna parçalandım!” diye bağırarak sıçradığımda Salim’in alnımı sildiğini hatırlıyorum: “Sakin olun beyim, şehit oldu onlar! Ne mutlu! Şehit oldular!”-

İzmir’in İşgali

Yaşlı ve saygıdeğer bir hanım olması sebebiyle annemin salonu, toplantılarımız için en uygun yerlerden biriydi. Mütarekeden birkaç gün sonra Meserret Kıraathanesi’ndekiler bizim evde toplanmış propaganda yapıyorlardı. İttihatçı, İtilafçı herkes propaganda yapıyordu o günlerde. Dünyanın bütün insanlarının benimsediği Ermeni katili olduğumuz fikrini değiştirmek için var gücümüzle çalışmaya kararlıydık. Önce çevremizdeki ecnebi komşularımıza, sonra da yayınlar aracılığıyla tüm Avrupa’ya sesimizi duyuracaktık. Darülfünun gençlerinin çoğu bu işlerle meşguldü. Cemal, İhsan ve ben de bu işlerin içindeydik. Hariciye’de görevli olmam, bazı işlerimizi kolaylaştırıyordu. Şişli Hanım Propaganda Grubu’nun başındaki kadın Salime Hanım, şiddetli bir İttihatçı düşmanıydı. İttihatçılar içinde sadece Cemal’e karşı sert değildi. Daru’l Fünunlu genç kadınlar, kadın muallimler, kadın şair ve yazarlar da çeşitli faaliyetler içindelerdi. Fatih civarındaki asıl İstanbullular, İhsan’a daha yakın davranıyorlardı. Bu durum, Cemal’le İhsan arasında ufak gülüşmelere sebep olurdu.

İzmir, işgal edildiğinde Cemal’in, yaşadığı korkunun büyüklüğüne rağmen aynı şevkle çalışmalarına devam ettiğini iyi hatırlıyorum. Korkusunun sebebi, İzmir’de yaşayan kardeşiydi. Ayşe’den haber alabilmek için sık sık telgrafhaneye gidiyordu. Beklediği haber beş gün sonra İhsan’dan gelmişti. Mukbil Bey, Yunanlılar tarafından parçalanmış, oğlu Hasan kurşunla vurularak ölmüş, yaralı olan Ayşe ise İtalyan bir ailenin yanına sığınmıştı. Cemal, sabaha kadara yandı kavruldu acıdan. Neyse ki ertesi gün Ayşe’nin birkaç güne kadar İstanbul’a geleceği haberini aldı da biraz rahatladı. Rıhtımda onu gördüğüm ilk ânda, siyah örtüsünün içinde güzel gözleri, derin bakışları, dolgun dudakları dikkatimi çekmişti. Eve gittiğimizde annem, odasını hazırlamıştı Ayşe’nin. İki kardeş, akşam yemeğine kadar odada kaldılar. Yemeğe indiklerindeki yüzlerinin hâlinden çok ağladıklarını anlamıştık. İşgali protesto etmek için düzenlenen Fatih Mitingi’nden sonra Ayşe’nin gelişinin ertesi günü, hep birlikte Sultanahmet’teki mitinge katıldık. Cemal, İhsan ve ben, çoğunluğu kadın olan kalabalığın arasında ilerlemeye çalışırken kolu yaralı olan Ayşe’yi korumaya aldık. Herkes dışarıdaydı o gün, işçi kadınlarla süslü zengin kadınlar el ele, askerler de malul askerlerle omuz omuza, tekbir sadaları yankılanıyordu. Sultanahmet Camisi’nin önünde, siyah bayraklara sarılmış kürsüden kâh bir kadının tiz sesi işitiliyordu kâh Mehmet Emin Yurdakul’un sesi.

Yeni Türkiye’yi doğuran gücün ve İzmir’i kuşatan kederli havanın etkisiyle halk coşkulu, bu coşkunun etkisiyle birçok insan gibi Ayşe’yle Cemal’in de gözleri yaşlıydı. Hiç kimse, miting alanının üzerinden geçen tayyarelerden korkmuyor; korkmadıkları gibi herkes, şehadeti arzuluyordu. Miting bitince alanı terk eden insan seliyle birlikte biz de eve doğru yürümeye başladık. Yolda karşılaştığımız üç zabit arkadaşımız da bize katıldı. Ayşe’nin başına gelen faciayı duyan herkes, acısını paylaşmaya çalışıyor, ona saygıyla muamele ediyordu. Çok sessizdi Ayşe. Sırtında sürekli siyah bir entari vardı. Evde olduğumuz bir akşam, hep birlikte çay içerken Salime Hanım geldi. Ayşe’nin İttihatçılar’ın günahını ödeyen masum kadınlardan biri olduğunu söylediğinde Cemal, büyük bir tedirginlik yaşamış, Ayşe’nin yüzünde herhangi bir tepki görmeyince biraz olsun rahatlamıştı. Salime Hanım’ın gelme sebebi; Ayşe’nin burada olduğunu öğrenen bir İngiliz muhabirin onunla görüşmek, İzmir’de olanları, yaşayan birinden dinlemek talebini kendisine iletmekti. Salime Hanım, muhabire memlekette İttihatçı kalmadığını, herkesin İngiliz dostu olduğunu söylemişti. Ayşe, İngiliz muhabirin görüşme isteğini reddetse de Cemal’in isteğiyle kabul etti. Görüşmenin bizim evde olmasını, gününü, kimlerin geleceğini kararlaştırdılar. Gelecekler arasında Miralay Haşmet Bey de vardı.

Devamını okumak ve dinlemek için HAP KİTAP uygulamasını indirebilirsiniz.

Yayın Tarihi: 13 Temmuz 2022 Çarşamba 11:00
YORUM EKLE

banner19

banner36