Yanlış sorunun doğru cevabı olmazmış. “İhtiyarlara ne anlatmalı” gibi bir soru da en başından yanlıştır. Çünkü onlara ilk önce saygı ve nezaket borcumuz var. Ne olursa olsun, saygıdan ve nezaketten çıktığımız anda, ihtiyarlarla ilgili düşünmekten, öğrenmekten, yani onlarla olan diyalogumuzdan oluruz. Fakat bu, “gençlerin ihtiyarlara anlatacak bir şeyi yoktur” anlamına da gelmez.

İhtiyarların gençleri dinlemediğinden sık sık şikayet edilir. O zaman soruyu şu şekilde değiştirebiliriz: İhtiyarlara kendimizi nasıl dinletiriz? Dinletmeliyiz, çünkü değişen zamanla birlikte değişen şartlar, gençlerin ihtiyarlarla anlaşamamasına, çatışmasına sebep olur. Bir genç için anlaşılmamaktan daha büyük sıkıntı da sanırım yoktur. Neredeyse insanların tamamı hayatlarının özellikle gençlik çağında “Kimse beni anlamıyor, kimse beni dinlemiyor, çok yalnızım” diye kendi kendilerine söylenmişlerdir. Aynı şekilde ihtiyarların da kendi aralarında “Zamane gençliğini anlamıyorum. Biz gençken böyle değildik.” diye dertleştiklerini duymuşsunuzdur. Öyleyse iki taraflı bir iletişimsizlik söz konusu. Bu yüzden, ister istemez, ihtiyarların büyüklüklerine sığınarak, onlara neyi, nasıl anlatmalıyız diye düşünmeye hakkımız var. Ki dinlendiğimizi ve anlaşıldığımızı hissettiğimiz anda, karşı tarafı da dinlemek ve anlamak isteriz.

Tartışan iki ihtiyar görürseniz...

Dikkat edildiği zaman ihtiyarlar, kendi aralarında konuşurken bile birbirilerini çok az dinlerler, hatta dinlermiş gibi yaparlar. Örneğin altmış veya yetmiş yaşındaki bir amca, dayı veya dede artık neyi, niçin, nasıl dinlesin? O, zamanında dinleyeceğini dinlemiştir. O yüzden vardığı sonuçları paylaşacağı kişiler arayışı içindedir. Kendi yaşıtlarıyla bir şey paylaşma gereği duymaz, çünkü üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söyleyecek, aynı şeylerden şikayet edeceklerdir. Fakat velev ki farklı şeylerden söz etsinler veya farklı düşünce taşısınlar, o zaman da uyuştukları, mutabık kaldıkları bir noktayla karşılaşmak pek mümkün değildir. Hayatlarıyla ulaştıkları sonuçlara kesin gözüyle baktıkları için onları suçlayamayız. Belki de uyuşmayan, bir noktada buluşamayan, o ihtiyarların ikisi de doğruyu söylemektedirler. Biri doğru, diğeri yanlış dememek gerekir. Veya ikisi de yanlıştır. Fakat çok az sayıda, biri yüz yüz haklı veya diğeri yüz yüz haksız çıkar. Sözünü etmeye çalıştığımız şey, hayat odaklı olmaktır. İhtiyarlar, düşünmek, yeni yorumlarda bulunmak, farklı düşüncelere yelken açmak gereği duymaktan ziyade, tecrübelerini kullanmaya meyillidirler. O yüzden tartışan iki ihtiyar görürseniz, böyle bir şansı sakın kaçırmayın, hemen tabureyi çekip onları dinleyin, her ikisine de alttan alta hak verin, ortaya hayata dair eğlendirici ve bilgilendirici bir tartışma çıkacaktır.

İhtiyarlar bilgiye kapalı değildirler, ama...

İhtiyarların “cin fikirli” görünmelerini, onların farklı tecrübelere açık olmayışlarıyla açıklayabiliriz. En başta dediğimiz gibi, onlardan farklı tecrübeler içine girmelerini istemeye ve beklemeye hakkımız yok. Onları bilmedikleri, yeni şeyleri öğrenme gereği duymadıkları için suçlayamayız. Örneğin teknoloji konusu. Yaşı altmışı, yetmişi geçmiş ihtiyarlardan aktif bir bilgisayar kullanıcısı olmalarını bekleyemeyiz. İstisnaları muhakkak vardır. Benden çok daha iyi dokunmatik cep telefonu kullanan ihtiyarlarla karşılaştım. Fakat onlar istisnaidir. Ve bunun böyle, yani teknolojiyi iyi kullanan ihtiyar sayısının az olduğunu, onları kınamak veya böyle olmamalı demek için belirtmedim. Daktilo kullanan ihtiyarlara halen hayranlıkla yaklaşırım. Ya da halen bir tavır olarak cep telefonu taşımayan amca ve dedelerimizi takdir eder, davalarında haklı görürüm. Fakat çoğunluğu, kullanmadığı için değil kullanamadığı için cep telefonuna veya bilgisayara yaklaşmaz. Çoğu buna gerek de duymaz. Yanında genç bir oğul veya çalışma arkadaşı varsa, bilgisayarla yapılacak işleri hemen ona devreder. Zaten öğrenmeye kalkıştığında, o genç oğluna veya mesai arkadaşına rezil olmamak için, anlarmış gibi veya ona anlatılanları biliyormuş gibi yapıp, paçayı kurtardığını sanır. “Bak baba şunu şöyle yapacaksın” veya “Arif Bey şu tuşa bastığınızda bu görünür” denildiğinde, “Biliyorum biliyorum” veya “Hı hı, tamam” denilerek geçiştirilir. Oysa ne biliniyor, ne de öğreniliyor.

Sanırım gençler olarak atladığımız nokta burası. İhtiyarlar bilgiye kapalı değildirler, ama onlara daha önceden öğrendikleri yettiği için, yeni şeyler öğrenme gereksinimi duymazlar. O yüzden yaş itibariyle kendilerinden genç kişilerden bir şeyler öğrenmek onların canını sıkabilir. Zorla da güzellik olmaz. Yaşça kendinden büyük birini bir şeyler öğrenmeye zorlamak ise edepsizliktir. Dediğimiz gibi bu küçük gurur meselesine düşmeyen, gençlerin dizinin dibinde, birer öğrenci gibi dinleyen, öğrenmeye çalışan ihtiyarlarımız da var.

Saygı, edep, nezaket anahtar kavramlar

Fark edileceği üzere, yazının başından beri, gençlere saygı, edep ve nezaket tavsiyesinde bulunuyoruz. Bunlar, ihtiyarla ilişkimizde anahtar kavramlardır. Çünkü ihtiyarlar, bilgiden önce edebe önem verirler. Edeple, onların dilini çözeriz, onlara ne kadar samimi olduğumuzu gösteririz, her şeyden önemlisi, onların güvenini ancak edeple kazanabiliriz. Diğer türlüsünde, yani edepsiz, saygısız, nezaketsiz bir şekilde yaklaştığımız zaman ihtiyarlarla diyaloga girmenin mümkünü yoktur.

Vardır dersek, hataya düşeriz. Genç, bilmediği bir konuda gurur yapıp, biliyormuş gibi ahkam kesen ama alttan alta rezil olan bir ihtiyarı gördüğünde zanneder ki, bu ihtiyar hiçbir şey bilmiyor ama Everest dağı gibi bir kibir taşıyor. Öyle olunca da o ihtiyarın söylediği veya söyleyeceği hiçbir şeye karşı güven duyamayacaktır. Oysa o anda ihtiyarın, rezil bir duruma düşmek pahasına, genç adama saygısızlığını göstermeye/haddini bildirmeye çalışmadığını nereden anlayacağız? Çekişme çetin! Oysa dikkat edin, ihtiyarlar da gençlere dönük hiçbir şey bilmiyor, “nereden bilecekler” diyerek gençlere kulaklarını kapatmıştı. Bu sefer ihtiyarların o muazzam hayat tecrübelerinden gençler istifade edemeyecekler. Gençlerin enerjik, yeniliğe açık hamlelerinden de ihtiyarlar yararlanamayacak. Kısır bir döngü var ortada. Ve maalesef iki tarafa da laf anlatmak çok zor. İki taraf da haklı mı sanki?

İhtiyardan anlaşılmayı beklemek, boşuna verilmiş bir uğraştır. Çünkü onlar gençlerin bilmedikleri çok şeyi bilirler fakat yeni gelişmelerden haberleri yoktur. Misal, bilgisayarda iki saat boyunca yapılan bir çalışmanın zorluklarından habersizdirler. O yüzden bilgisayar başında iki saat boyunca uğraşıp sonunda yapılabilecek bir şey, onlar için oturduğu yerden, oyun oynar gibi vakit geçirmek anlamına gelir. Oysa hiç de öyle değildir. O iki saatlik iş için genç adam büyük bir sabır imtihanı vermiştir, kafa patlatmıştır, gözlerini yormuştur, eklemleri ağrımaya başlamıştır, boynu tutulmuştur. Bunları hesap edemeyen ihtiyar, gencin bu uğraşını takdir de edemez. Gencin başarısını göremez. Takdir edilmeyen, başarısı anlaşılmayan genç, ister istemez ihtiyara karşı öfke duyacaktır. Hatta öfkesinden dolayı, onun sadece bilgisayar işlerinden değil hiçbir şeyden anlamadığını düşünecek ve ona karşı olan bütün ümidini yitirecektir.

Gençlerin ihtiyarları anlamaya çalışmaları çok önemli

Yaşlılar, gençleri çoğu konuda mazur görürler. Gençlerde bu geniş yüreklilik ve tecrübe birikimi yoktur. Fark etmediğimiz, bu yüzden ihtiyarları anlamak konusunda yaya kaldığımız noktalardan bir tanesi de budur. O yüzden kayıtsız, şartsız ve beklentisiz bir şekilde ihtiyarları dinlemeliyiz. Onlara, sözlerine değer verdiğimizi hissettirmeliyiz ki, alacağımız şeyler çoğalsın, hazinenin kapısı açılsın. İhtiyarların çok konuşmasından değil asıl az konuşmasından, dudaklarını mühürlemelerinden rahatsız olmalıyız. Onlarla sesimizi yükselterek konuşmamalıyız. Edep diyoruz ya, edep, en başta karşıdakini dinleyebilmektir. İhtiyarların güvenini, çoğu kez onları can kulağıyla dinleyerek kazanabiliriz. Onlara bir şeyler anlatmak, hele kendimizi anlatmak, anlattıktan sonra da bizi anlamalarını ve takdir etmelerini beklememek… onları zorlamak demektir. Buna hakkımız yok. Onları bütünüyle anlayabileceğimizi sanmak da aynı şekilde akıntıya karşı kürek çekmektir. Fakat anlama çabası önemli. Gençlerin ihtiyarları anlamaya çalışmaları çok önemli. Aynısını gençler olarak ihtiyarlardan bekleyemeyiz. Onlar bir nevi ununu elemiş, eleğini asmıştır. Şimdi gençler olarak bizim unu nasıl eleyeceğimiz ve eleği nasıl kullanacağımız önemlidir.

Hayret verici bir olaydır, hiçbir şey bilmiyor diye kulaklarımızı tıkadığımız ihtiyarlar, yetmiş yıl yaşamışlar, belki bizden büyük oğulları, kızları vardır. Torun torbaya karışmışlar. Emekli olmuşlar. Ev bark sahibidirler. Oysa bizim elimizde avucumuzda hiçbir şey yoktur henüz. Onların bütün bu akıl almayacak işleri nasıl yaptıklarına dair en ufak bir fikrimiz var mıdır? Sanmıyorum. Hele ergenlik çağındaki gençler, anne ve babalarına isyan ederken acaba hiç düşünmüşler midir, birkaç yıl önce hasta olduklarında, kendilerine kimin, nasıl baktığını? Tabii, ergenlik çağındaki gençler, bir hastaya bakmanın ne olduğunu bilmedikleri için, bu söylediğimize de “Ne alakası var!” diyerek dudak bükeceklerdir. Oysa eve ekmek getirmenin ne kadar zor bir şey olduğunu en iyi ihtiyarlar bilir. Belki de onların anlam veremediğimiz eli sıkılıkları da bundandır, kim bilir.