Seyyid Kutub’a göre “Dava ve Dava Adamı”

"Söz ne kadar heyecanlı ne kadar cazip ve edebi olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz. Ölüdür. Muhâtabına tesir edemez. Bir insan ağzından çıkan sözün canlı bir tercümanı ve konuştuğunun müşahhas bir numunesi olmadıkça, söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz." Hasan kamil Yılmaz'ın "Seyyid Kutub- Hayatı Fikirleri Eserleri" adlı eserinden sizin için derledik.

Seyyid Kutub’a göre “Dava ve Dava Adamı”

Din, sıcak bir ruh ve müdafaa edilen bir itikad olmaktan çıkarılıp, san’at ve ticaret haline getirilirse din adamları tehlikeli bir âfet olur. Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlahi kelâmın aslını değiştirip tahrif ederler. Allah’ın kat’i hükümlerini bir takım menfaat ve arzulara göre te’vil ederler. Yahudi hahamlarının yaptığı gibi dıştan İlahi hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvalar verirler.

İyiliğe davet edip de iyilikten kaçınmak, iyilik yolunda olanlara karşı çıkmak, sadece dava adamlarında değil bizzat davânın kendisinde şek ve şüphe afetlerinin belirlemesine sebep olur. Zaten umûmi efkârı karıştıran ve kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk bir kimseden güzel söz işitir de çirkin fiiller müşâhede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüte kapılarak i'tikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalblere serptiği nurlar kaybolur. Din adamlarına olan itimatlarını yitirdikten sonra artık dine de bağlılıkları kalmaz.

Söz ne kadar heyecanlı ne kadar cazip ve edebi olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz. Ölüdür. Muhâtabına tesir edemez. Bir insan ağzından çıkan sözün canlı bir tercümanı ve konuştuğunun müşahhas bir numunesi olmadıkça, söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz.

Bu kimseye i’timad eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler câzip olmasa da halkın imanı ve güveni te’min edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil, bizzat hakîkatlerden alır. Sözün güzelliği parlaklığından değil sadakatından ötürüdür. Ancak bu takdirde söz, canlı bir enerji kaynağı haline gelir. Artık o, bizzat gerçeğin ifadesidir. Söz ile hareket, akide ile ahlak arasındaki mutabakatı sağlamak kolay değildir. Bu, sadakatle çalışmayı ve gayreti icâbettirir. Her şeyden önce de Allah’a bağlanmayı, O’ndan medet dilemeyi ve o’nun hidayet kaynağı olan hakikatlerden yardım istemeyi gerektirir. Hayatın zaruretleri ve mecburiyetleri çok kerre ferd ile i’tikadının arasını açar. Hayatın karışıklığı imanın davet ettiği yolu zorlaştırır. Fâni olan fert ne kadar kuvvetli olursa olsun, ebedi olan kuvvete bağlanmadıkça zayıftır. Zira şerrin, tuğyanın ve sapıklığın kuvveti insanı mağlub etmeye kâfidir. Bakarsınız şer hareketi insanı bir kerre... İki kerre... Üç kerre... Alt edememiş olabilir. Fakat zaaf anını yakalayınca insafsızca mağlub edeceği muhakkaktır. Dününü de, bugününü de, yarınını da hüsrana mahkûm eder. Ancak insanoğlu ezeli ve ebedi olan kuvvete dayandığı takdirde kuvvetler üstü bir kuvvete sahiptir. Nefsâni arzularına, hayatın zaruretlerine ve mecburiyetlerine karşı üstün bir kuvvet kazanır. Kuvveti; şerrin, tuğyânın ve sapıklığın dayandığı bütün kuvvetlerin fevkindedir.

Bunun içindir ki Kur’an, Yahudiler’i daha evvel çağırdığı gerçeklere davet ediyor ve böylece zimnen bütün insanları da sabır ve ibadetle Allah’tan yardım istemeye çağırmış oluyor. O gün Medine’deki Yahudiler’den: yaşadıkları muhitte elde ettikleri geçim vasıtaları ve maddi menfaatlar karşılığında-ki bu; ister dini hizmetler için aldıkları paralar ister bütün maddi menfaatlar için olsun- bildikleri hakikatlere sırt çevirmeyip bu iman kafilesine katılmaları ve insanları da ona davet etmeleri bekleniyordu...

Ancak bütün bunlar, fedakârlığı, kuvveti ve dünya değerlerinden feragati icabettirmekte idi. Sabra sarılmayı, namazla Allah’tan yardım dilemeyi gerektiriyordu:

(Bakara: 45)

Huşû edenler Rableri’ne ulaşacaklarını ve şüphesiz O’na döneceklerini kabul ederler.>> (Bakara: 46)

Yani, bu şartlar altında hakkı itiraf etmeye davet, şüphesiz ki çok zor ve meşakkatli bir iştir. Fakat bu zorluk, Allah’ın huzurunda eğilip huşû duyanlara ve haşyet-i ilâhî ile takvaya sarılanlar için değildir. Allah'a ulaşacaklarını, en sonunda mutlaka O'na döneceklerini yakînen bilip mutmain olanlar için değil.

“Sabırla yardım istemek” tabiri, Kur’an-ı Kerim’de çok tekrarlanır. Sabırla yardım dilemek, meşakkatlere karşı durabilmek için mutlaka lazımdır. Şüphesiz ki en büyük meşakkat; dünyevi kazanç ve menfaatleri, liderliği ve başkanlığı bir yana itip hakkı ve hakikati tercih ederek, huzurunda boyun eğip onu kabul etmektir.

Şu hâlde namazla yardım dilemek ne demektir?

Namaz, kul ile Allah arasında bir bağ ve buluşmadır. Namaz kalbin kuvvet aldığı, ruhun Allah’a bağlılığını hissettiği, nefsin dünya hayatının değerlerinden daha üstün değerler bulduğu bir rabıtadır. Resulullah (S.A.V.) zor bir işle karşılaştığı zaman hemen namaza dururdu. Bu, vahiy ve ilhamla Rabb-i Zülcelâli’ne bağlı bulunan bir kalbin yine O’na yönelişi demekti.

Namaz, günümüzde dahi Allah yolunun yolcuları için bir azık, sahrada susuz kalmışlar için bir pınar ve bütün ümitlerin bittiği yerde bir ümit kaynağıdır. Bu kaynak, her mü’minin elini uzatabileceği bir hazine olarak devam edip gitmektedir.

Allah’a varılacağına yakınen inanmak ve her hâlükârda O’na dönüleceğini kat’iyetle kabul etmek... İşte sabır ve tahammülün kaynağı! İşte takva ve hassasiyetin menbaı. İşte sağlam değerlerin ölçüsü... Dünya değerleri... Ahiret değerleri... Bu değerlerde ne zaman ölçü doğru olursa dünya bütünüyle değersiz bir akçe ve minyatür bir eşya halini alır. Ahiret bütün azametiyle meydana çıkar. Artık ahireti dünyaya tercih etmemek akıl karı değildir.

Kur’an-ı Kerim’in talimatına dikkat eden kimse, İsrailoğullarına tevcih edilen bu emirlerin herkes için her zaman câri olduğunu görür...

Allah’ın dinini ve bu dinin pratik hayatta varoluşunu temsil eden, Allah nizamını ikame etmek isteyen dâva erlerinin bu çok önemli husus karşısında uzun müddet durup düşünmeleri gerekir... Evet Kur’an-ı Mübin’in tam on üç yıl boyunca Mekke-i Mükerreme’de yukarıda zikri geçen itikadi hususu yerleştirmek için sarfettiği gayret karşısında iyice düşünmelidirler... Sırf bu husus üzerine çaba sarf edip de İslâm nizamının üzerine kaim olduğu ve İslâm cemaatinin hükmüne boyun eğdiği prensiplerin üzerine bina edildiği diğer hususlar üzerinde niçin durmadığını iyice kavramaları gerekir...

Hikmet-i İlahi akide davasının risaletin gelmeye başladığı ilk günden beri en önemli davayı teşkil etmesi gerektiğini irade buyurdu. Resulüllah’ın bu dava yolunda ilerlerken ilk adımlarını insanları dâvet ederek atmasını ve insanlara Hak olan Rablerini tanıtarak, ondan başkasına ibadet etmemelerini temin ederek davasını yürütmesini irade buyurmuştu.

cümlesinin, yeryüzündeki her türlü hâkimiyet ve sultalara isyan manasına geldiğini, uluhiyetin hususiyetlerini gasbedenlere, karşı çıkmak demek olduğunu, bu nevi gasb esasları üzerine kaim olan idare tarzlarına karşı baş kaldırmak manasına geldiğini, Allah’in müsaadesi dışında sırf kendi yanlarından koydukları nizamlara ve prensiplere göre yürütülen sulta ve hakimiyetlere karşı gelmek manâsına olduğunu çok iyi biliyorlardı... Araplar, İslâm davasının kendi durumlarına, riyaset ve saltanatlarına karşı ve gayeler güttüğünden de habersiz değildiler. Zira onlar kendi dillerini gayet iyi biliyorlardı ve davasının hakiki manasını çok iyi kavrıyorlardı... İşte bunun için İslam davasını yahut da bu inkiläb hareketini o derece şiddetli bir şekilde karşıladılar. Herkesin bildiği o korkunç harplerle karşı koymak istediler...

İslâm dâvasına başlangıç noktası olarak neden burası seçilmişti? Hikmet-i ilahi, niçin bu derece dikkat ile buradan işle başlamayı irade buyurmuştu? Resulullah’ın bu din ile birlikte gönderildiği sıralarda Arap memleketlerinin gerek en fakiri gerekse en zengini, Arapların kendi ellerinde değildi. Hepsine de Arap olmayan başka cinsten insanlar hâkimdi.

Kuzey kısımda Şam tarafları tamamen Romalıların elindeydi. Oralarda Romalılar tarafından seçilmiş olan Arap emirleri hâkim idiler. Güney kısımlarda kalan Yemen toprakları bütünüyle İranlıların hakimiyetinde idi. İranlılar tarafından seçilen idareciler yönetiyordu orayı... Arapların elinde sadece Hicaz ve Necid bölgeleri ile bunların etrafında yer alan verimsiz sahralar ve şuraya buraya serpilmiş olan kurak vahalar bulunuyordu.

Hazreti Muhammed (S.A.V.) doğru sözlü ve güvenilir bir kişi olarak daha önce Hacer’ül Esved'in yerleştirilmesi sırasında Kureyş eşrafı tarafından hakem seçilmiş ve on beş yıl müddetle hükmüne rıza gösterilmiş bir kişi olarak... Kureyş kabilesinin en yüce soyu olan Haşim sülalesine mensup bir kişi olarak... Evet bütün bu vasıflara sahip bir kişi olarak Hazreti Peygamber; intikam duygularının kasıp kavurduğu, çatışma ve münakaşaların parçalayıp yok ettiği Arap kabilelerinin arasını birleştirmeyi hedef alarak Arap kavmiyetine dayalı bir isyanı ihtilalleştirebilirdi. Sömürgeci imparatorluklar tarafından gasbedilmiş arazilerini kurtarmak için kendi davasına kavmiyetçi bir yön verebilirdi. Kuzeyde Romalılara, güneyde İranlılara karşı ayaklanarak Arap sancağını ve Araplık duygularını yükseltmeye çalışabilir ve böylece yarımadanın her tarafında kuvvetli bir birlik kurabilirdi...

Resulullah (S.A.V.), yirmi üç sene yarımadadaki sulta sahiplerinin arzularının hilâfina hareket ederek yorulacağına, bir gününü böyle bir dava için sarfetmiş olsaydı hiç şüphesiz bütün Araplar davetine koşacaklardı...

Denilebilir ki Hazreti Peygamber o şekilde hareket ederek, bütün Araplar kendisinin davetine koştuktan sonra, kendisini başkanlığa seçip bütün sultayı eline geçirdikten sonra, şeref tacı başının üzerinde olduğu halde... Bütün bu yetkilerini gönderilişinin esas gayesi olan tevhid akidesini yerleştirmek için kullanabilirdi. İnsanları önce kendisine kul eder sonra da Rabb-i Zülcelal'in sultasına kulluk ettirebilirdi! Fakat Allah’ü Teâlâ yüce Resulü’nü asla böyle bir yöne tevcih etmiyor. Zira o; hem Alîm’dir hem de Hakim’dir. Hak Tealâ yüce Resulü’ne diye haykırmasını ve bunca meşakkatlara sebep olan fakirliği tercih etmesini bildiriyor ve emrediyor.

Niçin bunlar? Allah -haşa- Peygamberini ve beraberinde ona tabi olan müminleri yormak istemez... Allah’ü Teala bütün bunları, sadece bundan başka hiç bir yol olmadığını bildiği için yapıyordu... Maksat yeryüzünü Romalı veya İranlı putun elinden kurtarıp... Bir Arap putunun eline teslim etmek değildir... Put her yerde puttur!.. Her çeşidi ile puttur... Yeryüzü Allah’ın mülküdür. Ve sadece Allah için olması gerekir. sancağı yeryüzünün üzerine çekilmeden yeryüzünün sırf Allah için olması imkansızdır... Çıkar yol yeryüzünde insanları İranlı veya Romalı putun hâkimiyetinden kurtarıp, hürriyetine kavuştuktan sonra Arap putunun eline vermek değildir... Put her yerde ve her çeşidiyle puttur... İnsanlar sadece Allah’ın kullarıdır. Ve sancağı yükselmeden de Allah’tan başkasına kul olmaktan kurtulamayacaklardır... Kendi dininin inceliklerine iyice vakıf olan Arapların cümlesinden anladıkları gibi... Allah’tan başkasının hâkimiyeti yoktur. Allah’tan başka kimse şeriat vazedemez... Allah’tan başka kimsenin kimse üzerinde saltanatı yoktur... Bütün sulta Allah’ındır, diye anlayarak...

İslâmın istediği cinsiyet, akideye bağlı cinsiyettir. Ve onda Arap, Acem, Romalı herkes müsavidir... Bütün cinsler ve renkler Allah sancağının altında eşittir...

İşte yol budur...

Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V.) isteseydi bir ıslahatçı olarak ortaya çıkar ve dâvasını ilân edebilirdi. Cemiyetin bozulan ahlakını düzeltmek, toplumu temizlemek, nefisleri tezkiye ederek değer ve ölçüleri intizama sokmak gibi hususlarda uğraşabilirdi... O günkü cemiyette her cemiyette olduğu gibi bu pisliklerin rahatsız ettiği, ıslahat ve temizlik duygularıyla ortaya atılan her davete rahatça koşarak, temiz nefisli kimseleri de yanında bulurdu...

Denilebilir ki Hazreti Peygamber o şekilde hareket ederek, başlangıçta çevresinde temiz ahlaklı, sâlih, ruh safiyetine sahip kimseleri toplar ve böylece getirmiş olduğu akideyi onlara empoze eder ve kabul ettirirdi... Dolayısıyla yolun başlangıcında dâvasına karşı çıkanları bertaraf etmiş olurdu... Halbuki Alim ve Hakim olan Allah’ü Teâlâ yüce Resulü’nü böyle bir yola sevketmiyor...

Zira Hak Tealâ, çıkar yolun bu olmadığını çok iyi biliyordu. Ahlâki esasların değer ölçülerini koyan, hükümler veren ve bu ölçülerin, hükümlerin üzerine oturduğu hakiki sultanın kaynağını takrir eden bir akide temeli üzerine oturmadan geçerli olamayacağını pek iyi biliyordu. İtikadi bir nizamı yerleştirmeden evvel konulacak bütün değer ölçüleri tutarsız olacaktır. Bu değer ölçüleri üzerine kaim olan ahlâk prensipleri geçerli olmayacaktır. Çünkü zaptedici kuvvet ve müeyyidelerden mahrum olacaktır...

Uzun bir yorulmadan sonra akide yerleşip üzerine kaim olduğu kuvvet unsurları takarrür edince... İnsanlar, kendilerini yaratan Rabbi Zülcelal'i tanıyıp, sirf O’na kulluk ettikleri vakit... Kullara kul olmaktan kurtulup şehvetin esaretinden uzaklaşınca... Kalplerde prensibi yerleşince... İşte o zaman Allah’ü Tealâ gereken her şeyi yaptı... Söylenenleri de, söylenmeyenleri de yerine getirdi...

Yeryüzü İranlılardan ve Romalılardan temizlendi... Ama Arapların hâkimiyetini kurmak için değil... Yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetini kurmak için temizlendi… İster Romanlı ister İranlı ister Arap olsun hiç fark gözetmeksizin bütün putlardan temizlendi…

Bununla birlikte cemiyet de her çeşit zulümden kurtuldu. İslam nizamı Allah’ın adaletini icra etmeye, Allah ölçüsüyle ölçmeye başladı her şeyi. Yalnız Allah’ın adını taşıyan içtimai adalet sancağı her tarafta yükseldi. Yanına hiçbir isim ilave etmeksizin, üzerinde ibaresi yazılmış olan İslâm sancağı çekildi her tarafa...

Ferdlerin ruhu da, âhlak da temizlendi. Kalbi de, nefsi de arındı. Hem de Allah’ın vazettiği şeriatın belirttiği mazeretlere ve hududa bile -çok ender zamanlar müstesna- ihtiyaç hissetmeden oldu bunlar. Zira asıl mürakib oralara... Vicdanların en derin noktalarına dikilmişti. Allah’ın rızasına ve sevabına nailliyet hususunda ve Allah’ın azabından ve ikabindan korkup utanma hususunda gösterilen titizlik, murakebe vazifesini görüyor, müeyyide ve ceza hükmüne geçiyordu...

Böylece beşeriyet gerek tabi olduğu nizamı ile gerekse ahlâki yaşayışı ile daha önce asla yükselemediği ve İslam nizamının gölgesinden başka hiçbir zaman için de yükselemeyeceği en yüksek zirvelere kadar yükselmişti...

Bunların hepsi de bir çırpıda tamamlanmıştı... Çünkü bu dini; bir devlet ve nizam, bir hüküm ve şeriat olarak ikame edenler, daha önce onu ibadet ve ahlak, akide ve hareket metodu olarak hem vicdanlarının derinliğinde hem de pratik hayatlarında ikame etmişlerdi. Ve bu dini ikame etmenin karşılığında bir tek şey vadedilmişti bunlara. Bu vâadin içinde kuvvet ve hakimiyet yoktu. Hatta ellerinde bulunan dinin mutlak galip geleceği hususunda bir şey vazedilmemişti... Dünya ile hiçbir ilgisi bulunmayan tek bir şey vadedilmişti onlara... Evet tek bir vaad idi bu... Cennet vadediliyordu onlara. Bunca meşakkatlarin ebediyen sürüp giden cihadın, dava yolunda kuvvetli adımlar ile yürümenin sulta sahiplerinin her zaman ve her yerde hoş karşılamadığı davası ile cahiliyet sistemlerinin karşısına dikilmelerinin karşılığında vadedilen tek şey cennetti... Her şey bunun içindi...

Allah bir musibete müptela kıldı mı onlar sabrettiler. Kendi nefisleri için ayrılacak bütün paylardan vazgeçince, yeryüzünde hiçbir karşılık beklemediklerini Allah’ü Teâlâ bilince -nasıl ve ne şekilde olursa olsun hatta bu pay davanın kendi elleriyle muzaffer olması, kendi çalışmaları ile dinin yeryüzünde hâkim olması arzusu bile olsa- cinsiyet ve kavmiyet ile iftihar duygularından hiçbirisinin kalmadığını, vatan ve arazinin üstünlüğü, aile ve aşiretin galibiyeti için çalışmadıklarını bilince...

Evet bütün bunları bilince onların artık bu yüce emaneti yüklenebilecek duruma gelmiş olduklarını gördü. İdare ve yönetimde, mal ve ruhta. Hareket ve ibadette, kalp ve vicdanında hakimiyeti sadece Allah’ü Teâla’ya tahsis eden akideyi elde etmeye hak kazandıklarını gördü. İkame etmeleri gereken adaleti, tatbik etmeleri gereken şeriatı kendi nefsine hiçbir pay ayırmaksızın, kavmi, cinsi, aşireti için ellerine kuvvet verilmesine dair bir haktı bu. Ellerinde bulunan bütün kuvvet artık sadece Allah içindi. Sadece Allah’ın dini ve şeriatı içindi. Zira onlar bütün bunların Allah’a ait olduğunu ve O'nun nezdi pâkinden gelmiş olduğunu biliyorlardı.

Bu mübarek nizamın o yüce seviyeye erişerek tahakkuk etmesi için davaya öylece başlamaktan ve sarılmaktan başka çıkar yol yoktu. Yalnız başına bu sancağın... sancağının yükselmesinden ve beraberinde hiçbir sancağın çekilmemesinden başka çıkar yol yoktu... Davayı böylesine sarp, böylesine sert, böylesine zor, hâkikati itibariyle de böylesine muvaffak kılan yolu seçmekten başka çare yoktu...

Şayet bu dâva ilk adım atılırken bir kavmiyet dâvası, bir içtimai dâva... Bir ahlâk davası olarak... Başlamış olsaydı yahut da onun yükselttiği şiarının yanında bir başka şiar da yükselmiş olsaydı... Hiç şüpheniz olmasın ki o zaman sadece Allah’a mahsus olan bir dava olmayacaktı...

Hasan Kamil Yılmaz

Seyyid Kutub- Hayatı Fikirleri Eserleri

Yayın Tarihi: 21 Mayıs 2021 Cuma 15:00
banner25
YORUM EKLE

banner26