Necip Fazıl ne müthiş anlatmış

Nuri Pakdil sordu, Necip Fazıl cevapladı.. Edebiyat dergisinde yayınlanan röportajın ikinci bölümü...

Necip Fazıl ne müthiş anlatmış

NECİP FAZIL KISAKÜREK’LE BİR KONUŞMA

Konuşan: NURİ PAKDİL

EDEBİYAT

Aylık Dergi Şubat 1972

Marksçı edebiyatın angajmanlarındaki tutarsızlıkları konusunda düşüncelerinizi genel olarak açıklar mısınız? Bunu, özellikle bizim edebiyatımız yönünden sormak istedim. Marksçı bir yaklaşımla, Türk insanının anlatılması durumunda –ki, Türkiye’deki Marksçı yazarlar buna zorluyorlar kendilerini- ortaya çıkacak insan tipi sadece bir mamul tip olmayacak mıdır?

Marksçı edebiyat, marksizmin dayanağı olan maddecilik noktasından bir telkin şiiri olmak yerine, bir tebliğ âleti kalmak mahkûmiyeti altındadır. Bu nokta münakaşa kabul etmez bir mütearife halindedir. Marksçı edebiyat bir mekânı kendi şahsî prosedeleri ile süslemek ve salonlaştırmaktan ibaret kalıyor. Bu hünerde, muvaffak olmuş örnekler bulunduğunu kabul etsek de, bunların bir akamet yolunda gittiklerini ve neticede işledikleri hammaddeden yardım görmek imkânından mahrum bulunduklarını tesbit zorunda kalırız. Yine ibret verici bir hakikattir ki, aynı sun’i hünerle materyalizme ve komunizme tezyini kıymetler getirmeye çalışanlardan en kuvvetlileri, sonunda tablosunu yere çalmak mecburiyetinde kalmış ressamlar gibi, kendilerini ve sanatlarını inkâr etmişler ve havasız kalmış bir mekânda boğulma alametleri göstermişlerdir. Komünizm ihtilalinin ilk mevsimlerinde intihar eden Mayakovski ile “insan diyelim ki gençliğinde komunizmden başka bir yol bulamasın ve bulanlara aptal gözü ile baksın, fakat kırkından sonra komünist kalabilmek için aptalın aptalı olmak lâzımdır” diyen Bernart Shaw bu hazin gerçeğin en canlı iki örneğidir.

Bizdeki yeltenmelere gelince, solu temsil eden bütün sanat çabacılarında ferdî tefekkür ve tahassüs kıymeti adına, bit pazarı eşyası satan esnaf ayarında bile ferdî bir liyakat yoktur. Bunların, mazur değilse bile yegâne mahkûm tarafları, içinde yaşadıkları ortamın kendilerinde uyandırdığı, büyük ve çileli muhasebesine götüremediği kaba tepkiden başka bir şey değildir.

Öte yandan şuna da değinelim. Şimdilerde sol, sizin 1943’den beri savunduğunuz fikri (batılılaşmanın çürüklüğü, batılılaşmanın hep batılıların buyruğu doğrultusunda gerçekleştirilmek istendiği tezini), sanki ilk kez kendisi söylüyormuş gibi piyasaya sürüyor. Antiamerikancılık da öyle. Bu konuda söyleyecekleriniz var mı?

Var. Bu taktik, körler memleketinde gayet acemi yankesicilerin el çabukluğundan başka bir şey değildir. Eğer sol ile sağ arasında, birbirine en zıt iki şey arasındaki mecburî iştirak noktası gibi bir şey aranacak olursa, görülür ki, asıl bizim dâvamızın belli başlı bir tezden çıkarak antitez kabul ettiği bugünkü Türk cemiyeti,  onların da açıkgözce istismar ettikleri aynı antitez vaziyetindedir. Biz, bu antitezi en büyük hakkımız ve tarihî bir oluşun tereddiye uğramış neticesi olarak ele alırken, öyle göz kamaştırıcı kıyaslara erebiliyoruz ki, sol, bunu aynı körler dünyasında açıkgözce cebine indiriyor ve en büyük düşmanı biz iken, bizim silâhımıza el atmak hacâletine razı oluyor.

Bugün Türk siyasetini körükörüne Amerika’ya bağlayan politikacılar karşısında tepkimiz, 1948’den itibaren fışkırmaya başladığı ve 1958’de kemâle vardığı ve asla Sovyet ekmeğine yağ sürmediği halde, bu açıkgözler sadece, Sovyet Rusya hesabına, bunu da istismara yeltenip bizim bir şahsiyet davası olarak ele aldığımız tezi Moskova siyasetine âlet etmek istemişler ve böylece bizim diyalektiğimizi kendi bâtıl ve hain maksatlarına nota diye kullanmışlardır. Halbuki bizim politikamız Moskova’ya “defol”, Washington’a da “uzak kal” deyici ve iki kuvvet arasında, iki tarafı birden saygıya davet edici bir şahsiyet tavrına malik olmanın müdafaasıdır.

Sağ edebiyatın dayanakları sorununu da sizinle konuşmak istiyoruz. Sağ edebiyatın dayanakları neler olmalıdır?

Sağ edebiyatın dayanakları, bin yıllık öz vatanında muhacir hayatı yaşayan anadolunun ruh örgüsüne yapışmak ve bu örgü üzerinde yepyeni ve gayet ileri bir hassasiyetin nakışlarını resmetmek olmalıdır. Her türlü prosedeciliği bir yana bırakarak oldum olası mahrum bulunduğumuz büyük Türk romanını, piyesini ve her şeyin üstünde şiirini Batı dünyasının tecrübe imbiklerinden süzülmüş ve nefsimize mal edilmiş birer cevher halinde bize verecek genç istidatlara zemin hazırlamak, manevî üretim iklimleri kurmak ve İslâmi tahassüsü, kafa sıkıntıları dışında bir ruh akışı haline getirmek gayelerin gayesidir.

Sizinle konuşurken, dünya savaşlarından söz etmemeye imkân yok. Çok ilginç bir hayat sürdürdünüz. Şöyle: Çocukluğunuz Birinci Dünya Savaşı içinde geçti. Eser vermeye başladığınız dönemlerde de ikinci dünya savaşını gördünüz. Birinci dünya savaşı sonunda, dünyanın denge devleti olan Osmanlı Devleti çöktü, ikinci dünya savaşı sonunda da Avrupa uygarlığı handiyse yıkılıyordu. Aslında, Osmanlı Devleti, Doğu Uygarlığının Devletiydi. Şu halde, bir uygarlığın çöktüğünü, bir uygarlığın da yıkılmaya ramak kaldığı çok kritik dönemleri gördünüz. Yaşamınız ve düşünceleriniz üzerindeki bu iki dünya savaşının etkilerini açıklar mısınız?

Bu sualinizin cevabını eserlerim her yönden vermiştir. Bizim anladığımız ve ismini davâmızın başlığı haline getirdiğimiz Büyük Doğu, Batının kafa macerasını eşya ve hadiselere tahakküm mizacını Batıya örnek teşkil edecek bir asliyetle iktibas ettikten sonra, onu kendi öz ruhumuzun emrine alacak bir dünyanın ismidir. Biz, iki dünya arasındaki mahsup sırrına asla yaklaşılmadığını, hususiyle Cumhuriyet Devrinden sonra batılılaşalım derken, ondan büsbütün uzak düşüldüğünü ve Batıyı anlamak hakkının Doğulu kalarak mümkün olduğunu mahyalaştırıcı bir telâkkiden geliyoruz ve inşası yolunda çırpındığımız dünyanın sade Doğuya değil, Batıya da örnek teşkil edeceği itikadını besliyoruz.

Son Almanya seyahatimde benimle buluşmak isteyip sabaha kadar yanımdan ayrılmayan Berlin Protestan Baş Papazı, bu husustaki sualine verdiğim cevaba hayran kaldığını, yüzlerce dinleyici önünde itiraf etmiştir. Alman protestan kilisesinin mümessili mevkiindeki papaz, bana “Materyalizm ve spritüalizm arasındaki bu dünyanın hali ne olacak? Dinlerin istikbalini nasıl görüyorsunuz? Dinler arasında maddeciliğe karşı bir ittihad kurulabilir mi?” diye sormuş ve Batının bugünkü ruh buhranını ve deprenişini izahla başlayıp “Doğunun eksiği Batıda, Batının eksiği de Doğuda” şeklindeki formülümü aynı kelimelerle tasdik etmişti. O konuşmanın geniş tafsilatını ilerde neşrini düşündüğüm her hangi bir vasıtayla kaleme almak niyetindeyim.

Geçen ay ve bu ay etkilerini uzun süre sürdürecek olan geziler yapıldı, yapılıyor. Örneğin, Pakistan trajedisinden sonra Butto’nun bir günlük Türkiye ve çok hızlı Afrika ve Ortadoğu başkentlerini ziyareti, Türkiye Başbakanının Paris gezisi, Amerika Başkanı Nixon’ın Çin gezisi. Ama bu gezi dizisi içinde, şimdi sözünü ettiğiniz Almanya geziniz üstünde durmak istiyorum. Bence önemli bir geziydi bu. Sanırım 1926’da gittiğiniz dört yıl kadar Fransa’dan sonra, bu Almanya geziniz nasıl geçti? Yurt dışından yurt sorunlarını nasıl gördünüz? Almanya izlenimlerinizi biraz daha açıklar mısınız?

Bahsettiğiniz seyahatler, bütün ajans ve radyoların ihtişamla haber verdiği ve haklarında ancak “muhteşem” kelimesinin kullanılabileceği politikacılara ait olmakla beraber, benim için bir leyleğin Adana’dan kalkıp Hicaz’a gitmesinden daha az alâkaya lâyıktır. Benim hiçbir gazeteye intikal etmeyen mütevazı seyahatime gelince, o, bir çok bakımdan bende zengin fikirler uyandıran bir gezi mahiyetinde olmuştur. Bu geziyi, biraz evvel bahsettiğim neşir vasıtasında tafsilatıyla bildirme arzusuna rağmen, size hulasa olarak verebilirim.

Almanya, istiklâlden, dünya çapında siyasî kelâm hakkından hatta en düşkün milletlerin malik bulundukları bazı şeref ölçülerinden mahrum bırakılmış olarak hıncını, müthiş ve eşi görülmemiş bir endüstri hamlesiyle telâfi ve teselli etmek çabasında bir ülkedir. İnsanı boğan bir hendese sıkıntısı içindedir. Gününün 16-18 saatını işe vermek durumundaki bu millet, içinde barındırdığı 2,5 milyon yabancı işçiye ayda en aşağı 2,5 milyar mark ödemekte ve kilometre kare başına 40 kişi düşen Türkiye’den kendi vatanında kilometre kare başına 3003 kişi düştüğü halde, ham beygir kuvveti olarak yarım milyondan fazla insan çekmiş bulunmaktadır. Bu hali de, biz, insan gücünü kıymetlendirmekteki iflâsımıza değil de, bir çeşit millî başarımıza bağlamaktayız. Berlin, Braunşuvayk, Köln, Frankfurt gibi büyük Alman merkezlerinde birer konferans verdiğim Türk kitlelerine hitap ederken söylediğim şu cümleyi tekrar size söylüyorum: “Siz sade ana vatandaki çoluk çocuğunuza bakmakla kalmıyor, aynı zamanda Hükûmetimizin geçimini de sağlıyorsunuz.” Türk Hükûmetinin, açıkça, döviz açığını işçi transferleriyle sağladığını itiraf etmekten çekinmediği bu vaziyet, müstakil Türkiye hesabına en feci bir mahkûmiyeti belirtirken, esir Almanya hakkında da tüyler ürpertici bir enerji fışkırışını ihtar etmektedir. Eseflerle belirteyim ki, Almanya’da mevcut yarım milyonu aşkın Türk işçisinin yüzde doksan beşi bu vaziyeti kavramaktan âciz ve nefsanî hırslarına düşkün bir hayat yaşamaktadırlar. İyilerse, benim “Gurbet Kültürü” diye ifade ettiğim bir duygu içinde, büsbütün incelmekte ve derinleşmektedir. Böyleyken, olanca milli hıncını bütün dünyaya hâkim bir endüstri platosu kurmakta gösteren Almanya’da ruhu ile ahlâki seviye sıfırın çok altına düşmüştür. Bütün sistemini, Fransız mizacına zıt olarak ferdî zekâyı iptal edip içtimaî zekâda toplayan Almanya’da, Hitler devrinin ruhçu ve romantik nesillerinden hiçbir eser kalmamıştır. Berlin’de adım başında rastlanan kiliselerin hepsi boş ve “Allah’a inanıyor musun?” sualine, Alman gencinin verdiği cevap, cebindeki markları göstermekten ibarettir. Bu hali, protestan baş papazının ağlamaklı bir üslupla bana sorduğu sualler de canlandırır. Böyleyken, bazı ahlâk sukutu tabloları karşısında, Almanları şaşırtan ve dudaklarını ısırtan bazı örnekleri yine Türkler veya Türk geçinenler vermektedir. Her şeye rağmen, başına kar gibi marklar yağsa da, Almanya, Batının buhranının en acıklı numunelerinden birini arz ediyor. Ve görülüyor ki, para birçok şeyi unutturduğu halde, hiçbir ihtiyacı gidermiyor.

Sualinizin, oralardan Türkiye’nin nasıl görüldüğü noktasına geleyim. Almanya’dan olduğu gibi, bütün Batı merkezlerinden seyredilecek bir Türkiye, fabrika bacalarının değil, yangın yeri dumanının sardığı bir âlemdir.

Konferanslarınız çok etkili oluyor. Bunlardan bazılarını ben de dinledim. 1960’lardan sonra aşağı yukarı bütün il merkezleriyle büyük kazaları içine alan yurt içi gezileriniz oldu, oralarda düzenlenen toplantılarda konuştunuz. Oralarda açıkladınız doğrularınızı, savundunuz ilkelerinizi. Kanımca, bu, çok yeni bir şey oldu ülkemiz için. Halkın arasına girerek, onlarla konuşarak, onlara hitap ederek, halkta neleri saptamak istiyordunuz? Ben hiçbir konuşmacının, halkın sizi dinlediği kadar özenle dinlediğini görmedim. Bu, eyleminizi konuşmanızdan değil, eyleminizle konuşmanızdan ileri geliyordu belki. Halk, sizi dinledikçe, net olarak anlayamasa bile, tarihsel eleştirinizi yüreğine bastırarak umutlu olabiliyordu. Halkta neleri bulmak istediğinizi bir kez daha açıklar mısınız?

Konferanslarım, 1962’den sonra başlar ve nüfusu on beş bine yakın merkezlerden başlayarak bütün kasaba ve şehirleri kapsar. Bu konferanslar bende, otuz yıllık mücadele hayatımın yirminci yılından itibaren başlamış bütün bir yeni çığırdır. Önce İstanbul’da Aydınlar Kulübünde ve ancak birkaç yüz kişilik, özlü, fakat sayıca az bir topluluk karşısında başlayan bu konferanslar, birbirini patlatan fişekler gibi bir anda Anadolu’ya intikal etmiş ve yine birbiri peşinden gelen hararetli davetlerin sevkiyle birkaç yıl içinde Van’dan Kırklareli’ne kadar bütün vatanı sarmıştır. İstanbul, Ankara, Kayseri, Konya gibi büyük merkezlerde 5-6’ya varan konferansların yekûnu üç yüzü geçer. Bu konferansların tesirini ilk defa Erzurum’da verdiğim “İman ve Aksiyon” konferansıyla tesbit ettim. O güne kadar, ses vermez bir kuyuya, dibe değip değmediğini bilmeden attığım taşlar, Erzurum’da gördüğüm ilgi karşısında, bana ne büyük bir mimariye malzeme teşkil etmiş olduğunu gösterdi. Yine konferanslarımdaki tabirlerimden biriyle “serseri kuşlar gibi ağzımızdan kayalara serptiğimiz tohumlar, Anadolu steplerinde meğer gür ormanlar yetiştirmiş ve bundan bizim o güne kadar haberimiz olmamış.”

Konferans, fikrin aksiyon planına akmaksızın, aksiyon plânının ta sınır çizgisi üzerinde bir vâkıa olduğuna göre, dâvamızın Anadolu aydınını tam da yüreğinin kökünden kavramış bulunduğuna bu konferanslar sayesinde şahit oldum. Ve yine bu konferanslar sayesinde, kelâmı, aksiyon eşiğine kadar sürmenin fetih çapında başarısına nail oldum. En aşağı bir buçuk milyon tahmin ettiğim, yaşları 24-25 arası Anadolu gençliği sadece demetlenmesini bekleyen buğday yığınları halinde muazzam bir hasat manzarası arz ediyordu. Bu başarıyı gördükçe, eserini yazıdan ziyade kelâma dökmeye koyuldum ve sonunda 5-6 cilt doldurabilecek ve davâmızı her yönü ile gösterecek bir söz bütününe sahip olmanın saadetine erdim. Bu eser teyplerden toplanarak bir kül halinde ve pek yakında harflere dökülecektir.

Bu mevzuda son söz olarak gaye ve tesiri kısaca şöyle belirtebilirim: Gaye, Anadolu gençliğini idealizmin mihrakı etrafında ve askerî bir nizam içinde derlemek, tesir ise, bu ihtiyaç ateşiyle yanan gençliği ümidimizin bin kat üstünde olarak görmüş bulunmaktır. Evet, aksiyon plânının sınır çizgisi üzerindeki hareket demek olan bu konferanslar, bize aynı ateşle yanmakta ve sadece demetlenmesini beklemekte bir Anadolu gençliği vâkıasını riyazî bir katiyetle göstermiştir. Yazılarımız, nerelere değdiğini göremediğimiz birer ok kabul edilecek olursa, konferanslarımız o okun ucunda birer göz olmuştur.

Size, açıkça ve en halis kanaat edası içinde haber vereyim ki, bu konferanslar, ovalar mahsulü demetlenme noktasına kadar getirici bir başarı olmuş, fakat “demetleme” anlamından çıkarılacak kolaylık, belki zorlukların en büyüğü halinde karşımıza dikilip kalmıştır. Anlıyorsunuz; aksiyon çizgisinin yanıbaşına kadar gelebilirsiniz, fakat ondan ötesine gidemezsiniz.

Tohum piyesinizi, bu saptamalarınızdan sonra yeniden yazmak isteseydiniz, Anadoluluyu daha başka biçimde belirler miydiniz? Bu farklar neler olabilirdi?

Tohum benim Anadoluluda gördüğüm vasfın eseri değil, onun tohumundan beklediğim ağacın eseridir. Bu bakımdan ben bir realist portre yapmak yerine, idealist bir resim çizmekteyim Tohum piyesinde.

Yazıp da henüz yayınlamadığınız yeni şiirleriniz, piyesleriniz, başkaca kitaplarınız var mı? Varsa ne zaman yayınlamayı düşünüyorsunuz? Genel olarak 1972 yılı çalışmalarınız?

Beni, şiiri bırakmış veya ihmal etmiş sananlar ruh makinamın nasıl çalıştığını bilmedikleri için, daima yanılmışlardır. Benim ruh makinamda bir çok oluktan şu, bu akarken, şiir, onun hususi bir vazosunda yavaş, fakat devamlı bir birikme halindedir. Bu bakımdan pek yakında meydana çıkaracağım, bir çoklarına çarpıcı görüneceğini sandığım çalışmalarım var. Bu arada, 32 parçası yazılmış ve yayınlanmış bulunan Mevlidin geriye kalan 31 parçasını da tamamlamak yolundayım. Bir de, bu zamana kadar aşk ve muhabbet kutuplarımıza ait kaleme aldığım tarih hükmü getirici eserlerin yanında buğz ve nefret kutbumuzu canlandırıcı bir eser üzerindeyim ki, bu eserin gözümde değeri, öteki bütün eserlerime denktir desem mübalağa etmiş olmam.

Onurla itiraf etmeliyiz: Bizim üstadımızsınız. Tarih bilinci içinde düşünmeye sizinle ulaştık. Getirdiğiniz eleştirisel ölçülerle yabancılaşmaya yiğitçe karşı koyuyor uygarlığımızı savunuyorsunuz. Uygarlığımızın savunulmasına değgin sağcı hareketin gelişmesinde büyük payınız var. Bunu söylemek, yazmak borcumuzdur. Aydınlarımızın, uygarlığımızı yeniden anlamaları, bir tarih süreci içinde terk edilmiş görülen değerleri yeniden savunmaları için bir ortam oluşturdunuz. Bu ortamda ülkünüze bağlı bir gençliğin yetişmiş olmasını görmek size nasıl bir umut veriyor?

Eğer şu anda sırtımda taşıdığım senelere rağmen, hâlâ bir hayat şevki belirtiyorsam, bu ancak Allahın bana ebedi bir lutf olarak bahşettiği böyle bir gençliğe maya tutturmuş olduğumu görmekten geliyor. Eğer kutuplardaki buz dağlarını bir değnek darbesiyle altuna çevirebilecek bir simyager olsaydım ancak nişat kelimesiyle ifade edebileceğim saadet hissi, böyle bir gençliğin kımıldanışı karşısında duyduğum saadete denk olmazdı.

Bu gençlik bir çok “olmazlar”, “olamazlar”, belki de “olamayacaklar” içinde, bir “olur”, “olabilir”, “olacak” müjdesini getirmiştir. Bu bana yeter.

Yarın, büyük ilâhi muhasebe gününde, bu gençlerden iki örnek, sağ ve sol elimden tutacak olursa Allah’ın bana “Geç!” demesini umarım.

Ben, kemiyetlerin değil, keyfiyetlerin vurgunu olduğuma göre, benden sonra tohumunu kendi oğluna geçirebilecek ve tohumunun tahlili bizim laboratuarımızdan halislik raporu alabilecek tek genç ortaya çıkınca, kendimi vazifesini tamamlamış bir insan sayabilirim ve ölümü rahatlıkla karşılayabilirim. Tek gençte belirttiğim bu keyfiyeti, siz, milyonlarla çarpabilirsiniz. “Bir”i bulduktan sonra, sayısızı elde etmek, sadece bir amelelik işidir.      

Yavuz Ertürk ç-alıntıladı

Röportajın birinci bölümünü okumak için tıklayınız

Güncelleme Tarihi: 27 Mayıs 2019, 11:16
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13