Kitap

Çarpıcı Bir Roman: Kaybolmuş Kaderler Müzesi

Handan Acar Yıldız, ''Kaybolmuş Kaderler Müzesi''nde evrensel bir kadın formu yakalamış. Kırılgan çocukluklara sahip, ebeveynleriyle çatışan, onlardan kaçan, âşık olan, anlayamadığı bir yüzün peşinden senelerce koşan, tutkularına sahip çıkan, başkalarının çizdiği sınırlara karşı koyan bu kadınlar gerçekten fazlasıyla özeldir ve dünya zaten onları barındırmaz. Gülhan Tuba Çelik yazdı.

Cam Koridor, Ağır Boşluk ve İnatçı Leke adlı öykü kitapları dolayısıyla yakından bildiğimiz; her hikaye kitabıyla mutlaka bir öncekini aşmış ve ortaya yeni meseleler koyabilmiş başarılı bir öykücü olan Handan Acar Yıldız; Nisan 2017’de bir roman yayımladı: Kaybolmuş Kaderler Müzesi. Hece Yayınları’ndan çıkan romanı şahsen heyecanla bekleyenlerdendim çünkü diğer kitaplarında olduğu gibi, yine kendini aşıp aşamayacağını ve bu sefer bize hangi çarpıcı bakış açılarıyla geleceğini çok merak ediyordum. Handan Acar Yıldız ismi tek kelimeye indirgenecek olsaydı, benim için o kelime “çarpıcı” olurdu. Yazarın bakış açısı kesinlikle sıra dışı ve özel çünkü. Bu farklılık üslubu bile gölgeliyor gücüyle. Yarattığı daimi şaşkınlık her şeyin önüne geçiyor.

Bu düşüncelerle kitabı elime aldığımda, daha ilk sayfada “Yalnızca Bu Romanın Kahramanlarını Bağlayan Yasa” başlıklı iki sayfalık bir bölüm gördüm. Kitabın tüm felsefesi, akışın özü bu maddelerde konsantre edilip sunulmuş okura. Hemen ardından gelen “Kubbede Sınav İçin” kısmında ise kahramanlar tanıtılıyor ve çarpıcılık aniden başlıyor. Çünkü isimler gerçekten farklı bir dünyaya gireceğimizin sinyalini vermiş bize. Ad, Zebihe, Abat, Kefen, Oğlunun Toprağını Yiyen Kadın, Nesrin, Yed, Meful, Safran, Ahenk, Ebcet sıralanıyor ve romandaki yerlerine ya da birbirine göre konumlarına dair açıklamalar yapılıyor. “Kefen: Dünmeyiş raflarının önünden ayrılmayan kadın. Kefenden şık elbiseler diken kişi. Elindeki kağıt destesi ölümle bitmeyen kahraman.” gibi tanımlamalar roman dünyasının gizemine ve farklılığına dair de ipuçları sunuyor.

Ütopya mı distopya mı?

Yavaş yavaş roman kurgusuna girecek olursak yukarıda/ çatıda bir üst gerçeklikten, hiper âlemden bahsedebiliriz. Üst kurguda çok özel bir mekân vardır ve kahramanlar burada toplanmıştır. Yazarın Kubbe adını verdiği bu mekân oldukça distopik bir tarzda resmedilir. Sınırları, parmaklıkları, kapıları ve kilitleri olan bu yerin dışına çıkılamaz. Koca koca kilitler vardır ama kilitlerin aslında açık olduğu, bir dokunulsa kaçışın mümkün olabileceği Kubbe’deki hiçbir kadının aklına gelmez. Çünkü oraya alınanlar zaten kilide iman edenlerdir. “Koşuyorlardı kilidine iman ettikleri kapıya. Kilide kapıdan daha fazla iman etmişlerdi. Kapının kilitli olduğu onlara söylendiğinde vakit kaybetmeden inandılar. Ne kilidi kontrol ettiler ne de anahtarı aradılar. Boyası hiç yıpranmıyordu parmaklıkların. Cilası solmayan esaretti. Gıcır gıcır tutsaklıktı.” şeklinde yer bulur kendine bu durum.

Kubbe’deki kadınlar, hikâyelerine vakıf oldukça anlayacağımız sebeplerden dolayı oraya bir nevi hapsolmuşlardır ve hepsinin ellerinde kader desteleri vardır. Kader destelerini okur ve o destelerin içinde kendi hikâyelerini bulmaya çalışırlar. Kendi hikâyesini bulmak ise, kolayca söylememize rağmen kolay değildir çünkü dünyadaki hayatlarına dair sadece “bir an” bahşedilmiştir onlara. Hatırlayabildikleri sadece budur. Uyuduklarında ise “bir rüya”ları vardır. Hep o rüyayı görürler. Dünyadaki tüm hayatları yalnızca buna indirgenmiştir. Yani yapmaları gereken hiç de kolay bir şey değildir. Kendi kaderlerini bulduklarında ise ezberlemeleri gerekir. Sınav esnasında kaderlerini kelimesi kelimesine yazdıklarında buradan çıkış imkânı verilecektir. Gelgelelim bu da kolay değildir, zira her şeyi bir anda ezberleyebilen bu zeki kadınlar, kendi kaderlerini ezberlemekte zorlanacaktır. Kubbe’deki sistem o şekilde dizayn edilmiştir. “Ezberlemeliydin, herkesten çok sana ait olanı.” cümlesiyle verilen bu durum kadınların en büyük handikabıdır.

Romanın sonunda, çeşitli yollarla çıkmayı başaran kahramanlar olacaktır ama dönüp arkalarına baktıklarında ve Kubbe’nin üzerindeki yazıyı okuduklarında gerisin geri oraya koşacaklardır. Distopik bir şekilde resmedilip işlenen bu mekân, belki de aslında ütopyadır çünkü oraya seçilen kadınların gidecek bir hayatları da yoktur.

Kadınlığın evrensel hikâyesi

Gidecek bir hayatları elbette vardır ama geriye dönseler bile sonuçta aynı hayatı yaşayacaklardır. Kırılgan çocukluklara sahip, ebeveynleriyle çatışan, onlardan kaçan, âşık olan, anlayamadığı bir yüzün peşinden senelerce koşan, tutkularına sahip çıkan, başkalarının çizdiği sınırlara karşı koyan bu kadınlar gerçekten fazlasıyla özeldir ve dünya zaten onları barındırmaz. Hep çizginin dışında ve yalnızdırlar. Bu kadınların ruhu yazar tarafından öyle güzel resmedilmiştir ki sadece benlikleri ile vardırlar. Dini inançları, siyasi görüşleri, milliyetleri, şehirleri söz konusu bile edilmez. Handan Acar bu anlamda gerçekten evrensel bir kadın formu yakalamıştır. Aynı sıkışmışlık, aynı çizgiler, aynı aşklar, aynı tutku, aynı kaçış arzusu ülkeleri ve sınırları yok eder. İngiltere ve Arabistan’daki bir kadının aynı ruh halinde eşitleneceğini düşündüm kitabı okurken. Bir de kitabın bir an önce başka dillere çevrilmesi gerektiğini. Çünkü Handan Acar tüm kadınlığı tek romanda vermeyi başarmış.

Kubbe ciddi anlamda ayrıntılandırılmış bir yer ve ben daha Pas Müzesi’nden, Hikâye Mezarlığı’ndan, mücadeleden vazgeçip hikâyelerini sonsuza kadar gömenlerden, başkalarının yara kabuğunu yiyerek beslenen kadınlardan, kronolojik değil de duygulara göre sıralanmış kitaplarla dolu kütüphaneden, pişmanlık maddesinin önünde bekleşen kadınlardan, dün-meyiş kavramından, sınav esnasındaki silgilerden, zamanın ardışık değil döngüsel olmasından bahsetmedim bile. Kubbe kesinlikle çok özel bir yer ve okur orayı kendisi keşfetmeli tüm yönleriyle.

Ad, Zebihe, Abat, Kefen, Meful, Ahenk gibi kadınların Yed, Safran, Ebcet gibi adamlara ve birbirlerine eklemlenen dünya hayatları ise alt kurguyu genişletip büyütüyor. Hikâyeler akarken oturtulan felsefi temel çok güçlü ve donanımlı. Sosyolojiden psikolojiye uzanan kapsayıcı bir ruh var; romanın ayakları yere oldukça sağlam basıyor. Böylesine zengin ve felsefi bir temelde üslup da dönüşüyor elbette. Daha yoğun, daha derin ama akışkanlığından da taviz vermeyen güçlü bir dil karşılıyor ve içine alıyor bizi. Hem hikâyelere hem dile eklemlenip sürükleniyoruz. Altını çizdiğimiz cümlelerin sayısı altını çizmediklerimizden fazla desek abartı sayılmaz.

Kaybolmuş Kaderler Müzesi hem uzun uzun düşünülmüş, hem de uzun uzun çalışılmış bir roman intibaı uyandırıyor. Karanlık noktaları ve boşlukları yok. Her şey net ve yazar başladığı yere de gideceği yere de meselesine de vakıf.

Kaçanlar ya da hak edenler Kubbe’ye geri döndüğünde, yani kitap bittiğinde içimde oluşan duygunun ise tarifi yok. Umutsuzluk da var kabullenme de. Belki de kaybolmayı göze alan, vazgeçen ama umutsuzluktan beslenen bir kabullenme bu. “Sen Aydınlatırsın Geceyi” ve “Torino Atı” filmlerinin son sahnelerinde hissettiğimiz türden. Sanki dünya bile yok olmuş ve sadece hislerimizle bir karanlığın ortasında kalmışız gibi. Etkileyici ama yapayalnız. Anladığımız şeyi paylaşacak bir başkası yok.

Handan Acar Yıldız, Kaybolmuş Kaderler Müzesi, Hece Yayınları.

 

Gülhan Tuba Çelik