Hikmet

'Sen define aramaktan vazgeç. Allah’ın hazinelerini aramaya başla!'

Remzi Usta’nın beyaz atı rahvan adımlarla iki şehidi üzerinde taşıyarak bayram namazının kılınacağı Ayasofya Camii’ne kadar geldi. Üzerinde bayram sabahının ilk kurbanlarını taşıyan beyaz at, acı acı kişniyerek musalla taşının önüne kadar gelip durdu. 'Şeyh Efendinin Politik Sırları’ kitabının yazarı Hüseyin Yürük’ten…

Remzi Usta her sabah olduğu gibi o sabah da İznik Gölü kenarındaki mermer atölyesinin kapısını besmele ile açtı. Çoğunluğu kırık mermer taşlarının arasından kendisine oturmak için yaptığı küçük odacığa geçti. Sararmış ve iyice tozlanmış veresiye defterini düşünceyle açtı. Kendi kendine söylenerek sayfaları tek tek inceledi. İri yumruğunu masaya öfkeyle vurarak birden kendini dışarı attı. Borçlarını bir türlü ödemeyen, her defasında bir mazeret üreten kasaba halkının ahlakına fena halde öfkelenmişti.

Rahatlamak için geniş adımlarla göl kenarına geldi. İznik Gölü’nün kuraklıktan dolayı iyice çekilen sularına hüzünle baktı. “Sadece savaş yok. Bir bereketsizlik var bu memleketin üzerinde. Lakin gören de yok” diyerek kendi kendine hayıflandı.

Remzi Usta, borçları onu ilk zorlamaya başladığı günlerde Eşrefoğlu Rumi Hazretlerinin soyundan Şeyh İbrahim Efendi’ye gitmiş durumunu ona arzetmişti. Remzi Usta, dünyevi işlerde başı sıkıştıkça İznik’e hâkim tepedeki Çamdibi mevkiinde dergâhı olan Şeyh Efendiye gider ondan akıl ve nasihat almayı severdi.

Şeyh Efendi, onu dikkatle dinlemiş ve sonra Remzi Usta’nın iri ellerini avuçlarının içine alarak bir baba şefkatiyle şunları söylemişti: “Bizim İstanbul’da bir büyüğümüz vardı. Onun da senin gibi alacakları vardı. Ama bu alacaklarını bir türlü tahsil edemiyordu. Alacak defteri, insanın hem zihnini hem gönlünü meşgul eder. O büyüğümüz veresiye defterini Haliç’e atarak bu işlerden vazgeçmiş ve kurtulmuştu. Evladım o veresiye defterin var ya… Sen de onu İznik Gölü’ne at ve rahatla… Aklından ve gönlünden alacaklarını çıkar. Bundan sonra gel burada ben sana ahiretin hazinelerini göstereyim” demişti.

Ne var ki Remzi Usta, bu nasihate pek itibar etmemişti. Daha henüz ne derviş olmaya ne de dini vecibeleri tam olarak yerine getirmeye hazır değildi.

MÖ 293’te Bitinya Krallığı’na bağlanan İznik, önemli mimari yapılarla süslü tarihi bir şehirdi. Astronominin en önemli isimlerinden biri olan Hipparkos bu dönemde İznik’te doğmuştu. Bir süre Bitinya Krallığı’nın başkenti olan şehir daha sonra Roma’nın önemli bir yerleşimi olarak varlığını sürdürmüştü. 325 yılında Hristiyanlık için çok önemli olan Birinci İznik Konsili, İznik’te toplanmıştı. Eşrefoğlu Rumi Hazretleri de İznik’e bu şehirde tam 40 kilise varken tebliğ ve irşad için gelip yerleşmişti.

1075 ile 1086 yılları arasında Anadolu Selçuklu Devleti’ne başkentlik yapan şehir, 1331 yılında gerçekleştirilen kuşatma sonrasında Osmanlı Devleti tarafından fethedilmişti. Osmanlı idaresinde İznik, sanat, ticaret ve kültür merkezi olmuş, İznik Medresesi’nde birçok ünlü ders vermişti. Dâvûd-i Kayserî, Ebul Fadıl Musa, Eşrefoğlu Abdullah Rûmî gibi mutasavvıflar İznik’te yaşamıştı. Osmanlı döneminin ilk camisi, medresesi ve imareti İznik’te inşa edilmişti. 14. 15. ve 16. yüzyıllarda İznik bir sanat merkezi olmuş, dünyaca ünlü çini ve seramikler burada üretilmişti.

Remzi Usta, işte böyle tarihi bir yörenin en önemli mermercisiydi. Çok nadide mermerler bulur çıkarır bunlar camilerde medreselerde kullanılırdı. Ne varki Osmanlı Devleti artık içten içe iyice göçmüştü. Önce Trablusgarp Savaşı, ardından Balkan Savaşı... Şimdi de girilen Cihan Harbinden sonra Osmanlı Devleti artık cami bile yapamaz hale gelmişti. Daha kötüsü yokluktan ve yoksulluktan dolayı bazı camiler depo, bazı camiler hastane, bazı camiler de askeri karargâh olarak kullanılıyordu.

Remzi Usta’nın işleri birkaç yıldır kesattı. Bir sürü borcu vardı. Atölyesinde yanında çalışan iki çocuğu asker olup savaşa gitmiş bir daha dönmemişlerdi. Onların hayatta olup olmadığını bile bilmiyordu. O yaşlı haliyle gelen tek tük mezar taşı taleplerini halletmeye çalışıyor, adeta boğaz tokluğuna hizmet ediyordu. Paraya olan ihtiyacı her geçen gün biraz daha artıyor, yana yana bir kurtuluş çaresi arıyordu.

Halbuki bir zamanlar durumu ne kadar iyiydi. Kendi ihtiyacını karşıladığı gibi Romanlar başta olmak üzere yöredeki bütün garip gurabanın babası gibiydi. Remzi Usta iri yarı, sözünü esirgemeyen, çifte silahla dolaşan, attığını vuran babayiğit bir adamdı. Mermer ocağına mermer ve güzel taş bulmak için bütün yörenin dağlarını dolaştığı için bu bölgede nerede ne var avucunun içi gibi bilirdi.

Yöredeki Çakırca Höyük, Üyücek Höyük, Karadin höyük, Çiçekli höyük gibi kalıntılardan haberdar olduğu gibi Elbeyli köyünde, İznik İzmit arasındaki tarihi Roma Yolu yolu üzerinde, zeytin bahçeleri arasında yer alan anıt Dikilitaşı bilen birkaç kişiden biriydi.  

Remzi Usta, dağlarda maden ararken bu bölgede her yer tarihi eser kalıntısı olduğu için bir arkadaşının aklına uyarak defineciliğe merak sarmıştı. Bir türlü tahsil edemediği alacakları, ödemesi gereken ve her gün tansiyonunu yükselten borçları, bir kurtuluş çaresi arayan Remzi Usta’yı böyle bir yola sevk etmişti.

Geceleri dağlardaki Roma ve Bizans döneminden kalma tarihi yıkıntıların arasındaki kovuklara giriyor, araştırma yapıyordu. Her yenilginin ardından masaya yeni bir hırsla oturan kumarbaz gibi her eli boş çıkan arama çalışmasının ardından yeni bir hikâye ve umut ile kendini yine yıkıntıların arasında buluyordu.

Definecilik artık onda bir tutku haline gelmişti. Geceleri de eve gitmeyip bu işi yapıyor hanımı çoluk çocuğu sorduğunda “Merak etmeyin bir hazine ihbarı aldım. Onu bulup devletimize teslim edeceğim. Ondan ben de bir pay alıp borçlarımızı ödeyeceğim” diyordu.

Remzi Usta’nın kendine göre bir definecilik ahlakı vardı. Osmanlı eserlerine hiç yanaşmıyor, Bizans dönemi yıkıntıları arasında ise mezarlardan uzak duruyor, mezarlara dokunmuyordu. Daha ziyade tapınak gibi binaların özel bölgelerinde, çocukluğundan beri kulağına gelen saklanmış bir papaz hazinesi olduğunu varsayarak bu bölgelerde araştırmalar yapıyordu.

O günlerde kasabanın hayatında bir farklı gelişme oldu. Biri bayan olmak üzere dört İngiliz bölgeye gelerek buradaki tarihi kalıntılar içerisinde araştırmalar yapmaya başladılar.

Remzi Usta bir gün İznik’te Ayasofya Caminin arka bahçesindeki Roma döneminden kalma lahitin yanında bu ekibi görür görmez yanlarına gidip tanışmak istedi. İngiliz ekibin yanlarında bir de Ermeni tercüman vardı. Ermeni tercüman Kirkor önce Remzi Usta’dan biraz rahatsız oldu. Ancak Remzi Usta’dan çekindiği için sorduğu sorulara da tek tek cevap verdi.

Ermeni tercüman Kirkor’un verdiği bilgiye göre: Bu kişiler İngiliz profesörlerdi. Londra’da üniversitede görev yapıyorlardı. Avrupa üniversitelerinin dergilerinde yayınlanmak üzere arkeoloji konusunda makaleler yazıyorlardı. İşte bu makaleler için de buralarda araştırma yapıyorlardı. Söylediklerine göre gelme sebepleri buydu.

Remzi Usta, bir sabah erkenden arkadaşıyla geceyi geçirdiği tarihi eserlerin arasından dönerken bir de ne görsün? Sabahın erken saatinde İngiliz ekip ve Kirkor, arabalarına Eşrefoğlu Rumi Camii’nin yanındaki kabristandan bir mezar taşı kitabesini yüklüyorlardı. Onları uzaktan bir süre takip etti. Sonra yaklaştı “Hayırdır Kirkor ne yüklüyorsunuz?” dedi.

Kirkor telaş ve panik içinde “Osmanlı mezar taşları üzerine bir yazı yazıyorlar. Bu taşta bir şeyi okuyamadılar. Bunu burada olmayan bir hocaya gösterip onunla ilgili bir şey yazacağız. Sonra da geri koyacağız” dedi.

Remzi Usta, adamların tiplerinden hoşlanmamıştı. Üstelik Kirkor’u da hiç sevmezdi. Kirkor’u bilirdi. Eskiden beri hep yanlış işlerin peşinden koşardı. “Peki, tamam” dedi. Sonra da ilave etti: “Ama Kirkor bil ki gözüm üstünde, haberiniz olsun” dedi.

Remzi Usta, böyle deyince İngilizler sanki Türkçe konuşmayı çok iyi anlamış olacaklar ki Remzi Ustaya kin ve nefret ile baktılar.

Remzi Usta bir an “Şunlara bir girişeyim. Bir Osmanlı Tokadı aşkedeyim” dedi. Ancak kendini birden zapt etti. Çünkü işler eskiden olduğu gibi değildi. Artık Osmanlı ülkesinde yabancıların kılına bile dokunulamıyordu. Yabancılar suç işlese bile kadılar  sorgulamak için çağırdığında gitmiyorlardı.Gidenler de elçilerin kontrolünde gidiyorlar kimseye bir ceza verilemiyordu. Adam öldüren yabancıları bile koruyorlar, derhal büyükelçilik devreye giriyordu.

O yüzden Remzi Usta, uzun parmağını İngilizlere doğru hiddetli bir şekilde sallayarak “Gözüm üzerinizde” diyerek hızlıca orayı terk etti.

Ne var ki Remzi Usta’nın o gece sabaha kadar gözüne uyku girmedi. “Acaba bu İngilizler buradaki tarihi eserleri araştırma adı altında kaçırma niyetinde miydiler? Eğer İznik’in tarihi İslam eserlerini araştırma adında kaçırıyorlarsa o zaman ne olacaktı? Buna göz mü yumacaktı?”

Remzi Usta, nihayetinde “Şeyh Efendinin dergâhına gideyim. Bu konuyu ona anlatayım. Bakalım ne akıl verecek?” dedi. Yatağından fırladı, abdestini alıp nefes nefese tepeye tırmandı ve sabah namazının farzına yetişiverdi.

Namazın ardından Şeyh Efendi, onu her zamanki nezaketi, sevgisi ve samimiyetiyle karşıladı. Remzi Usta’nın dini konularda zaafını bilmekle birlikte onun sıkıştıkça dönüp dolaşıp bütün sorunlarını çözmek için yine kendisine geldiğini bildiğinden ona daima bir baba şefkati gösterirdi.

İki adam camiden çıkıp İznik’i gören bir kamelyanın altına oturdular. Remzi Usta, gördüklerini ve yaşadıklarını ona bir çırpıda anlattı. Şeyh Efendi anlatılanları dikkatle dinledi.

“Ne iyi yapmışsın. Allah senden razı olsun. Şimdi yapacaklarımızı güzelce seninle planlayalım” dedi.

Sonra düşünceli bir sesle tane tane konuşmaya başladı: Önce bu kişilerin gizli saklı işler yaptıklarını payitahta Sultanımıza haber verelim. Bizim dergâhın dervişlerinden olan emekli bir kâtip var. Ben bunu ona söyleyeyim. Sen de onları mümkün olduğunca uzaktan takip et. Bakalım neyin peşindeler, anlayalım”  dedi.

Remzi Usta, rahatlamıştı. Tam kalkmak için müsaade isteyecekken birden aklına geldi. Heyecanla tekrar söze girdi. “Efendim onları ilk gördüğümde Roma lahitinin etrafında dolaşıyorlardı. O zaman çok önemsememiştim. Ama daha sonra Eşrefoğlu mezarlığında onları görünce bizim mübarek eserlerimizi kaçırıyorlar diye sabaha kadar gözüme uyku girmedi” dedi.

Şeyh Efendi tebessüm etti. “Evladım bu ülkenin her taşı her toprağı Roma döneminden de kalsa Bizans döneminden de olsa bize emanettir. Bize aittir. Bir taşı bile kimseye vermeyiz. Kaçırılmasına ve çalınmasına müsaade etmeyiz” dedi.

Şeyh Efendi payitahta mektubu yazdırdı. Remzi Usta da İngilizleri takip ettirmeye başladı. Gerçekten de İngilizler, Osmanlı dönemine ait çok özel tarihi eserleri, mushafları, nadide el yazması eserleri, orijinal kitabeleri inceliyor, araştırma adı altında aldıkları bunların bir kısmını geri koyuyor bir kısmını ise geri koymuyorlardı. İşin rengi küçük bir takibin ardından ortaya çıkmıştı.

Remzi Usta takibatını sürdürünce bir başka ayrıntıya daha vakıf oldu. Arkeolog görüntülü İngilizler,  bir yandan da bölgenin fotoğraflarını çekiyor, haritasını çıkarıyorlar, coğrafya ile ilgili notlar alıyorlar ve bölgede yaşayan halkın etnik yapısı ile ilgili istihbarat yapıyorlardı.

Bu vesileyle Remzi Usta’nın Şeyh Efendi’nin yanına gidip gelmesi sıklaşmış adeta dergâhın müdavimlerinden olmuştu. Remzi Usta bu samimiyetten istifadeyle uzun zamandır gönlünü meşgul eden soruyu Şeyh Efendi’ye bir görüşme sonrası soruverdi. “Efendim biliyorsunuz işler çok kesat. Benim de çok borcum var. Çok alacağım var ama alamıyorum. Benim bu alacaklarımı zorla almam caiz olur mu?”

Şeyh Efendi, dervişlerin halleriyle hallenmeyi sever, ancak onların meşru olmayan arzularına itibar etmezdi. Keskin bir ifadeyle “Alacağını almak için zor kullanman uygun olmaz” dedi.

Remzi Usta zeki adamdı. Şeyh Efendi’nin böyle bir cevap vereceğini tahmin etmesi zor değildi. Ama bu kez ikinci hamleyi yaparak dilinin altındaki baklayı çıkardı: “Efendim benim o zaman definecilik yapmam uygun olur mu?”

Uzun zamandır yapsa da bu iş onu rahatsız ediyordu. Define araştırmaları sırasında bazı mühürler, sikkeler ve paralar bulmuş, bunları gizlice satarak biraz rahatlamıştı. Ne varki durumundan şüphelenen birkaç jandarma da onu son zamanlarda takibe almıştı. Talihin tecellisi işte bu günlerde Remzi Usta bir yandan yabancıları kovalıyor, bir yandan da kendisi jandarma tarafından kovalanıyordu. Remzi Usta işte bu karışık ilişkiler ağında tam bir sıkışmışlık duygusu içerisinde yaşıyordu.

Şeyh Efendi, sanki uzun zamandır Remzi Usta’dan bu soruyu bekler gibi sakin bir şekilde cevapladı: “Evladım dünyanın hazineleri gelip geçicidir. Bir gün bulursan bile bil ki o hazineyi sen bile yiyemezsin. Senin bulduğun hazineyi başkaları yer.”

Şeyh Efendi, gözlerini Remzi Usta’nın gözlerine dikerek ruhani bir sesle: “Sen define aramaktan vazgeç. Allah’ı ara! Allah’ın hazinelerini aramaya başla!” dedi.

Bu cevap Remzi Usta’ya ağır gelmişti. Son zamanlardaki yakınlığından dolayı Şeyh Efendi’den bir define arama izni koparacağı zannetmişti ama yanılmıştı.

Aradan bir süre geçti. Remzi Usta, jandarmanın da korkusundan definecilikten yavaş yavaş kendini çekmeye başladı. Şeyh Efendi de zaten müsaade etmemişti.

O yılın Ramazan ayı İznikte bir başka güzel geçmişti. İznik halkı savaş dolayısıyla yaşanan bütün yoksulluğa rağmen camileri doldurup hatalarından tevbei nasuhla tevbe etmişler, ülkeye huzur ve bereket gelmesi için Allah’a yakararak niyazda bulunmuşlardı.

Remzi Usta o Ramazan’ın Kadir gecesini dergâhta ibadetle geçirince gönlüne dolan ruhani duygular onu dünyadan soğutmuştu. O gece o da yaptığı bütün hatalardan tevbe etmiş, sabah namazının ardından da bir çocuk safiyetiyle Şeyh Efendi’nin dizlerinin dibine çöküp “Efendim bana Allah’ın hazinelerinden bahseder misin?” demişti

Şeyh Efendi şefkat nazarıyla Remzi Usta’yı bir süre süzdükten sonra oturduğu yerden kalkarak başucundaki kütüphaneden İmamı Gazali’nin ‘Mükaşafetül Kulüb’ (Kalplerin Keşfi) isimli kitabını alarak tekrar oturmuştu. Şeyh Efendi, Remzi Usta’nın meraklı bakışları altında İmam Gazali’nin kitabını açıp bir süre arandıktan sonra bir sayfada karar kılmıştı. Sonra da “Bak sana Allah’ın hazinelerini, bu konudaki tesbihleri okuyayım” diye söze başlamış ve kitaptan bazı bölümler okumuştu. Sonra da Remzi Usta’ya günlük tesbihat dersi vermişti.

Şeyh Efendi çok güzel bir haber duyduğunda olduğu gibi bütün yüzü ruhani bir ışıkla aydınlanmış bir halde: “Sen dervişlik tesbihatına ilave olarak her gün bu hazine tesbihatını da okuyacaksın. Allah’ın hazineleri karşına çıkacak inşallah” demişti.

İznik’te zaman çok hızla akıyordu. Kurban Bayramı’nın yaklaştığı günlerde İznik’te bir başka gelişme daha oldu. Payitahttaki ajanları aracılığıyla Şeyh Efendi’nin kendilerini ihbar ettiğini haber alan İngilizler büyük bir cüretle hesap sormak için dergâha geldiler.

Önce İngiliz kadın işveyle söze girerek ve tek başına özel görüşme yapmak istediğini söyleyerek Şeyh Efendi’ye bir zaafiyet yoklaması yaptı. Çünkü bu yöntemle Osmanlı idarecilerini çoğu zaman rahatça elde etmeyi başarıyordu.

Şeyh Efendi bu konularda çok mesafeli, dikkatli ve şeriata uygun davranmayı alışkanlık haline getirmiş bir şahıstı. İngiliz kadının elini bile sıkmayıp kendisiyle başbaşa kalmadan dinlemek istedi.

İngilizler bu yöntemin sonuç vermediğini görünce “Sizinle tekrar görüşeceğiz” diyerek bir bahaneyle apar topar dergâhtan ayrıldılar.

Aynı gün İngilizlerin kaldıkları otele Jandarma gelmiş onlara üç gün içerisinde İznik’i terk etmelerini söylemişti.

Aldıkları bu son darbe İngilizlerin iyice ağırına gitmişti. İngilizler, Şeyh Efendi ile hesaplaşma planlarını hızlıca gözden geçirdiler. Samanlı dağlarında eşkıyalık yapan bir Ermeni/Rum Çetesi vardı. Bunlar yol keserler, savaşlardan dolayı erkek kalmamış köyleri basıp hanelere tecavüz ederlerdi. Bu eşkiyanın içinde Hiristo isimli bir de keskinci nişancı vardı. Yeni plan dahilinde Hiristo’yu yanlarına çağırıp ona gizli bir görev verdiler.

Errtesi gün Kurban Bayramının arefesiydi. O gün de garip bir şey oldu. Borçlularından biri Remzi Usta’ya borcuna karşılık beyaz bir at getirdi ve “Bunu hesaptan düşersin” dedi.

Remzi Usta büyük bir şaşkınlık ve sevinç içersinde hem bu müjdeyi vermek hem de Şeyh Efendi’yi ertesi gün İznik Ayasofya Camiindeki bayram namazına götürmek üzere atına atlayarak Şeyh Efendi’nin yanına gitti.

Şeyh Efendi’nin Cuma ve bayram namazlarını Ayasofya Camii’nde kılmak şeklinde bir alışkanlığı vardı. Emektar merkebine biner, zeytin ağaçlarıyla kaplı ıssız yoldan birkaç dervişiyle birlikte şehre giderdi.

Dergâh ahalisi ertesi sabah hazırlanıp kapının önüne çıktıklarında Remzi Usta beyaz atını yolculuk için çoktan hazırlamıştı. Dervişlerden biri de merkebi hazırlamış getirmişti. Remzi Usta heyecanla Şeyh Efendi’yi atına binmek üzere buyur edince Şeyh Efendi bir merkebine bir de beyaz ata baktı. Sonra Remzi Usta’nın gönlünü kırmamak için “Peki ikramı reddetmemek sünnettir” dedi.

Remzi Usta geri durunca Şeyh Efendi, “Haydi önce sen bin. Çünkü atın ön tarafı senin hakkındır.” dedi. Bunun üzerine Remzi Usta “Efendim ben önü size bırakıyorum” dedi. Şeyh Efendi tebessüm ederek: “Peki, ikramı reddetmemek sünnettir” demiştik ya dedi. Besmele çekerek yaşından umulmadık bir çeviklikle ata biniverdi.

İki adamı taşıyan beyaz at gecenin son saatlerinde, kuşların esrarengiz ötüşleri, böceklerin bir musikiyi andıran sesleri arasında tepeden aşağıya doğru süzülmeye başladılar.

Şeyh Efendi, Remzi Ustaya takıldı: “Sen hazineler için tesbihata başlar başlamaz Allahu Teala hazinelerinin kapısını açtı ve bu beyaz atı sana gönderdi” dedi.

Remzi Usta mahçup bir sesle: “Efendim dağda bayırda define peşinde geçirdiğim vakitlere çok yanıyorum” dedi.

Tam yolun keskin sapağı olan bir yere geldiklerinde at birden huysuzlandı. Remzi Usta, “At sapakta zorlandı huysuzlandı” dedi. Şeyh Efendi, “İçimde bir huzursuzluk oluştu. Sanki bir gariplik var” diye başını sağ tarafa doğru çevirince zeytin ağaçlarının içine gizlenmiş Hristo tüfeğinin tetiğine dokundu. Birkaç saniye içinde Hristo’nun tüfeğinden gelen kıvılcımı gören Remzi Usta insiyaki bir halde iri avucunu gelen mermiden korumak için  Şeyh Efendi’nin başına doğru tuttu. Ne varki tüfekten çıkan mermi geldi, Remzi Usta’nın o iri avucunu delip Şeyh Efendi’nin sağ şakağına saplandı. Şeyh Efendi vadiyi inletecek bir sesle “Allah” deyip atın sırtına doğru düştü.

Remzi Usta belindeki silaha davranırken gözleri düşmanı aradı. Bir an Hristo ile gözgeze geldiler. Hristo, geride şahit bırakmayı sevmezdi. Tüfeğinin tetiğine tekrar dokundu. Bu kez mermi Remzi Ustayı tam kalbinden vurdu.

Birkaç dakika içinde her şey değişivermiş, İznik, farklı ve esrarengiz bir bayram sabahının eşiğine gelmişti.

Her şey bitti sanılırken o günün son garip olayı vuku buldu.

Remzi Usta’nın beyaz atı rahvan adımlarla iki şehidi üzerinde taşıyarak bayram namazının kılınacağı Ayasofya Camii’ne kadar geldi. Üzerinde bayram sabahının ilk kurbanlarını taşıyan beyaz at, acı acı kişniyerek musalla taşının önüne kadar gelip durdu.