Hamd ü senâ âlemlerin Rabbi, din gününün Mâliki Yaradanımız’a, salât u selâm, tahiyyât u ikram O’nun habîb-i edîbi Muhammed Mustafa’ya, âline, ashâbına ve kıyamete kadar onlara tâbi olup yolundan gidenlere olsun.
Geçtiğimiz yıl adeta “senetu’l-hüzn”ümüz oldu. Hatırladığım kadarıyla önce Nureddin ‘Itr, sonra Abdussettâr Ebû Gudde, arkalarından Emin Saraç Hocamız, bir hafta sonra da Muhammed Ali es-Sâbûnî Hocamız Mevlaları’na şehid olarak kavuştular.
Derslerimiz yaz tatillerinde Fatih Camii’nin müezzin mahfilinde saat 9.00’da başlar öğle namazını cemaatle kılar dağılırdık. Okulun devam ettiği zamanlarda ise yatsı namazından sonra bir yıl Fatih Camii’nin ön tarafındaki kütüphanede yaptık. Ancak ısınma bir katalitikle sağlanmaya çalışılıyordu. Bu da yeterli olmuyordu tabii. Sonra bir yıl Fatih Parkı karşısındaki Dülgerzâde Camii’nin imam odasında yaptık. Orada da gaz sobasıyla ısınma sağlanmaya çalışılıyordu. Mekân çok dar olduğundan ortalığı gaz kokusu sarıyordu. Ancak bu sobanın üzerinde kavmin seyyidi Salim Özyurt kardeşimiz tarafından çay yapılıyordu. Bu çayların tadını hala damaklarımızda hala hissederiz. Daha sonra Vefa İlim Yayma Yüksek Öğrenim Yurdu açılınca kış derslerimiz buranın kıblesindeki Ekmekcizâde Medresesi’nin mescidinde yapılmaya başlandı. Bendeniz 1975 yılından itibaren Şişli Müftülüğü’ne bağlı Çeliktepe Mahallesi Dutluk Camii’nde imamlığa başlamıştım. Yatsı namazını kıldırır, Çeliktepe veya Gültepe otobüsleriyle yurttaki derse yetişir, dersin bitiminde ise bizim mahalleye giden son otobüslere göre olur, biz de koşarak Saraçhane durağına otobüse yetişir, dördüncü Levent’te iner, camiye kadar gecenin saat on ikisinde camiye gelir, gelirken de yollara sloganlar döşeyen yoldaşlara rastlar, kolay gelsin diyerek yolumuza devam ederdik. Dönüşümüz Sanayi Mahallesi’nden katılan Casim Karanfil kardeşimizle birlikte olurdu. Daha sonra bizim ekibe sanayide görev alan Ahmet Efe kardeşimiz de katıldı. Seksen ihtilali öncesi Anadolu’nun İstanbul’a okumak üzere gelen evlatlarını, sağcı ve solcu olarak ikiye ayırıp birbirlerine kırdırdılar. Ki birileri gelerek ortalığı kendi emelleri doğrultusunda dizayn etsin. Bizim bulunduğumuz mahalleler kurtarılmış bölgelerdi. İstanbul’da sıkı yönetim hâkimdi, ancak bu mahallelere polis kolay kolay giremezdi. Çevremizden kaç tane genç teröre kurban gitti. Salih Kara, daha sonra Şişli İmam Hatip Okulu yapımı için büyük fedakarlıklarda bulunan Mustafa Sevim kardeşlerimiz gibi. Bu bahis çok su götürür, buradan çıkıyorum.
Hocamız’ın ders halkasında birlikte olduğumuz grup arkadaşlarımız: Mekke-i Mükerreme’de doktorasını bitirme aşamasında, bir trafik kazası sonrasında şehid olarak (Hadiste: İlim yolunda gurbette ölen şehittir) kaybettiğimiz Casim Karanfil kardeşimiz, Dr. Abdullah Özcan, Dr. Ahmet Efe, Dr. Şerafeddin Kalay. Bu arkadaşlarımızın hepsi doktoralarını fıkıhta yaptılar. Doç. Dr. Halil İbrahim Kutlay hadis alanında ihtisasını tamamladı. Bendeniz de kurban olarak Akîde alanında ihtisasımı yaptım. Bunların dışında İsav’da uzun yıllar müdürlük yapan ve hâlâ yapmaya devam eden Ahmet Yıldız, Ali Kiraz derslere Dudullu’dan gelirdi, Salim Özyurt, Âdem Külünk, İzzet Korkmaz’ı hatırlıyorum. Bizden önceki gruplardan Prof. Dr. Ahmet Turan Aslan, Ahmet Yüksek abilerimiz de zaman zaman derslere katılırlardı. Bizim grubun son yıllarında Hamdi Arslan, Dr. İsmail Yüksek, Yrd. Doç. Dr. Salim Sancaklı, merhum hattat Yusuf Ergün Erzincânî, merhum Mehdi Dölekçap, Hıfzı Öztürk ve İsmail İpek de derse katılıp halkayı devam ettiren kardeşlerimizden idiler.
Bizim grup gayretli, insicamlı ve kapasiteli arkadaşlardan oluşuyordu. Hocamız, “Sizi Ezher’e göndereyim, orada hem dilinizi geliştirir hem de yüksek lisans ve doktoranızı yapıp yurda dönersiniz, ben yüksek lisansa başlamıştım, fakat tamamlamak nasip olmadı,” demişti. Zannediyorum Yüksek İslâm Enstitüsü’nden mezun olduğumuz 1977 senesiydi. O yıl Hocamız hacca gittiler, hacda kendi hocası daha sonra bizim de hocamız olan, Ezher Üniversitesi doktora sistemine geçtikten sonra Ezher’de ilk olarak “el-ʿUrf fi’ş-Şerîʿati’l-İslâmiyye” adlı doktorasını vererek doktor unvanını alan, döneminde Hanefîlerin piri Prof. Dr. Ahmed Fehmî Ebû Sünne Hocamız’la karşılaşır. Durumu ona açar, o da “Senin tanıdığın eski hocaların hepsi şimdi burada Mekke-i Mükerreme’deyiz, sen onların evrakını buraya gönder, ben de takip ederim,” der. Böylece bize, Mekke-i Mükerreme kapısı açılmış oldu.
Üstad Buhayri'inin evinde
Burada Hocamız’ın hocalarından Prof. Dr. Süleyman Dünya, Muhammed el-Gazalî, Muhammed Abdulvehhâb el-Buhayrî’yi Riyad’da evinde 1986 yılında Emin Hocamız’la birlikte ziyaret edip elini öpme şerefine nail olmuştum. Bu Riyad ziyaretimizde ayrıca Hasen el-Bennâ’ın oğlu Seyfülİslâm’ı evinde ziyaret etmiş, bize birer takım dedesi Ahmed b. Abdurrahman el-Bennâ es- Sââtî’nin “el-Fetḥu’r-Rabbânî li-Tertîbi Müsnedi’l-İmâm Aḥmed b. Ḥanbel eş-Şeybânî” adlı, 23 ciltlik eserini hediye etmişti. Yine bu ziyarette Abdulfettah Ebû Gudde Hocamız kaldığımız otelde ziyaretimize geldi. Ertesi gün de bizi, o zaman çalışmış olduğu Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye Üniversitesi’ne götürüp rektörüyle tanıştırdı, arkasından da evlerinde yemek ikramında bulunmuştu.
1973-1979 Mart’ı arasında hocamızdan okuduğumuz kitaplardan hatırlayabildiklerim: et-Tâc bitince yerine, hadisten sünenler içerisinde en çok ahkam hadisi içermesiyle diğerlerinden öne çıkan bir kitap olarak Sünen-i Ebî Dâvûd’u seçmişti Hocamız. Beş ciltten oluşan Suriye baskısını getirtmişti. Devam eden arkadaşlarımıza hediye etmişti. Bu kitabın tamamını okuyup, arkasından Sünen-i Tirmizî’ye başladık, bir miktar da ondan okuduk. Bu arada Nevevî’nin el-Ezkâr en-Nebeviyye, tefsirden Muhammed Ali es-Sâbûnî Hocamız’ın Revâiʿu’l-Beyân Tefsîru Âyâti’l-Ahkâm mine’l-Kur’ân adlı iki ciltlik kitabı, kelamdan el-Lakkânî’nin Şerhu Cevherti’t-Tevhîd, fıkıh usulünden İbn Melek’in Menâr Şerhi, Fıkıhtan Mevsılî’nin el-İhtiyâr li Taʿlîli’l-Muhtâr, Ahmed Cevdet Paşa’nın Mecelle-i Ahkâm-ı ʿAdliyye, Şeyh Muhammed el-Hudarî Bey’in Târîhu’t-Teşrîʿil-İslâmî,si, Zafer
Hocamız’ın temayüz ettiği hususlar; bıkmadan, usanmadan, ısrarla derslerine hiç mazeret göstermeden ve ara vermeden 60 küsur yıl devem etmiş olması. Bunu bugün okutma durumuna gelince daha iyi anlıyoruz. Büyük bir sabır, güçlü bir irade ve Allah’ın tevfiki. Ancak bu sayede bu mümkün olabilir. Hocamız’ın şu sözünü bütün arkadaşlar hatırlarlar: “Ben her gün Fatih Camii’nde ders yaptığım yere gelip oturacak, kitabımı açıp dersimi yapacağım. Öğrenci olmasa dahi benim inancım odur ki bu derse katılanlar var. Hamdolsun hiç talebesiz de kalmadım”. Bu ilim yolunda gösterilebilecek müthiş bir azim ve inanç. Hocamız hiç hasta olmaz mıydı mesela veya herhangi bir manisi çıkmaz mıydı? Üstelik yurt dışından çok da misafiri olurdu. Misafir eğer ilim erbabından ise derse getirir, bugün ders sizin diyerek dersi, misafire ikram ederdi. Dersten hiç geri kaldığını hatırlamıyorum.
İkinci bir husus da o yıllar, gençlerin sağa sola, farklı ideolojilere savruldukları yıllardı. İran İslâm Devrimi oldu ve arkasından İslâm Devleti!? diye bir devlet de kuruldu. Gençlerin pek çoğu kulağa çok hoş gelen, reklamı fevkalade bir şekilde yapılan bu hayale kapıldılar. Bu İslâm Devleti’ne gidip katılanlar, oraya hicret edenler bile oldu. Hocamız gayet hâkimane bir şekilde bizi bu gibi savrulma ve uçlardan uzak tuttu. Bir gün dahi İran İslâm Devrimi’ne ve liderine içimizde bir sempati duymadık sayelerinde, hamdolsun. Bu İslâm Devleti’nin! Suriye, Irak ve Yemen’de Müslümanlara yaptıklarını hepimiz, dünya âlem görüyor ve daha iyi anlıyoruz. Merhum Muhammed Kutub Hocamız’a devrimin ilk yıllarında, İran İslâm Devrimi sorulmuştu, o da cevaben: “Biz bunları tanıyoruz. Ancak yeni birtakım iddialarla ortaya çıktılar, lehlerinde ve aleyhlerinde konuşmayalım, bekleyelim, icraatlarını görelim” demişti.
2008 yılında Marmara İlahiyat Fakültesi’nde doçentlik sözlü sınavını da vererek doçent olmuş, arkasından Fatih Camii’nde hocamı ziyarete gelmiştim. Henüz icazetimi almamıştım, icazetimi verdiler. Arkasından şu sözleri söylediğimi hatırlıyorum: “Bu icazet benim için doçentlik ve hatta profesörlükten daha değerlidir. Zira bu icazet bizi Osmanlı ilim silsilesine bağlıyor. Şeyhülİslâm Mustafa Sabri Efendi, yardımcısı Muhammed Zâhid el-Kevserî ve Ali Haydar Efendi gibi hocalarla bizim aramızda sadece hocamız var. O halkaya bizi hocamız bağlıyor.”
Cenab-ı Hak, hocamıza ve bütün hocalarımıza rahmetiyle muamele eylesin, mekanlarını cennet, makamlarını âlî eylesin, Efendimiz’in “livâulhamd” ismiyle müsemma sancağının altında cümlemizi cem eylesin.
Âmîn…
04 Receb 1443/04.02.2022
Prof. Dr. Seyit BAHÇIVAN