Mehmet Harmancı’yı Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki odasında kitap (Peyami Safa’nın Fatih Harbiye’si veya 9. Hariciye Koğuşu’ydu sanırım) okurken hatırlıyorum. Yaz tatiliydi, sıcak bir Konya günüydü. Ben ne geziyordum tatil gününde Konya’da bilmiyorum. Öğrenciydim, normalde memleketime gitmem gerekiyordu. Sanırım gitmekten vazgeçmiş, ben de kendimi kitap okumaya vermiştim. O arada kitaplardan konuşabileceğim, hoş sohbetli birini arıyor olmalıydım ki, Mehmet Harmancı’nın yanına gitmiştim. Tahmin etmiştim, fakülte tatilde olsa da, Harmancı’yı odasında bulabilirim. Ve yanılmamıştım, kapıyı tıklatıp açtığımda Mehmet Harmancı, masasında da değil, masanın yanında duran sandalyeye oturmuş, kitap okuyordu. Bir ilahiyatçının roman okumasıysa, ayrı bir konuydu.
Ayrı bir konu deyip geçmeyeyim. Çünkü hoca, sohbetimizin bir yerinde “İşte derdimiz ne bilmiyorum. Tatilde herkes. Biz ise, oturmuş halen bir şeyler okuyup karalamaya çalışıyoruz.” demişti. Doğru söylüyordu, derdimiz neydi gerçekten de? Millet tatil yeri araştırıp yollara düşmüşken, biz iki kapak arasında sıkışıp kalmıştık. Millet otel beğenmeyip şehir değiştirirken, her gün farklı bir mekanda takılıp, eşiyle dostuyla keyif sürme peşindeyken, biz fakültede okumaya devam ediyorduk. Mehmet Harmancı’yla o günkü sohbetimden kalan cümle ve soru bu olmuştu bende. Harmancı’yla zaten ne zaman birlikte olsak, kısa da olsa sohbet etsek, bir değil birçok soruyla ayrılırım ondan. Bazen örnekteki gibi soruyu o oluşturur, çoğu zaman da ondan aldığım kelime ve atmosferle soruları ben oluştururum. Cevapları ise, ayrı ayrı vermemiz gerekir. Cevapların peşinde ayrı ayrı koşmamız gerekir de diyebilirim.