Portre

İstanbul’u hakk-el yâkin meşk etmiş bir âlim: A. Haluk Dursun

Haluk Hoca, Türklerin İstanbul’a yaptıkları en büyük katkının Boğaziçi kültürü ve medeniyetini meydana getirmeleri olduğuna işaret etmiş ve dünya üzerinde suya en iyi uyum sağlayan yalı ve kayıkları Türklerin bulduğunun altını çizmiştir. Metin Erol yazdı.

Haluk Dursun Hoca, 1957 yılında Hereke’de doğar fakat o baştan ayağa İstanbulludur. Gençliği kendi tabiriyle “Boğaz’ın içinde” geçer. İstanbul’un ilk manolyasını Fer’iye Sarayı’nın bahçesinde görür. İlk lüferini orada yer ve ilk Boğaziçi mehtabını yine Fer’iye Sarayı’nın bahçesinden izler. İstanbul’un ilk erguvanlarına Fethi Paşa Korusu’nda şahit olur. Lise yıllarında İstanbul’u yavaş yavaş tanımaya başlar; Ladino konuşan Yahudi madamları, Ermeni kokanaları, Rum kopilleri, Levanten mösyöleri ve İstanbul Efendileri’yle tanışır. Tüm bunlara rağmen gerçek bir İstanbullu olmuş değildir o yıllarda çünkü daha Suriçi’ne girmemiştir.

Hiç âşık olmadıysanız beş para etmezsiniz

Üniversite yıllarına geçince, gerçek bir İstanbullu olur Haluk hoca; Çemberlitaş’ta tarihî Atik Ali Paşa Medresesi’nin bir hücresinde kalmaya başlamıştır çünkü… Artık, İstanbul’da doğmasa da İstanbullu olmuştur. İstanbul’un müteveffa ulularının meclislerinde demlenmiş ve İstanbullu olmanın manasını idrak etmiştir. Birgün birkaç arkadaşıyla Fethi Gemuhluoğlu’nu ziyarete gider. Selamdan sonra ilk kelam; ‘Hiç âşık oldunuz mu?’ diye sorar Fethi Gemuhluoğlu. ‘Olmadık’ derler. Bunun üzerin Gemuhluoğlu, “beş para etmezsiniz” deyip yollar hepsini…[1] Fakat Haluk hocalar hazineyi bulmuşlar, hiç bırakırlar mı? Gel zaman git zaman bir gün Fethi Gemuhluoğlu, Haluk hocaya “Seni sahaya göndereceğiz” der ve şu sırrı salık verir kendisine “Fitnenin evveli de ahiri de Şam’dır.” Haluk Hoca “Bismillah” der çıkar yola. Sahaya gidecek, ama sudan çıkmış balık gibidir… Farklılıkları ayrılık meselesi değil bir zenginlik olarak gören ve tevhid için bu zenginlikleri değer olarak algılayan Haluk Hoca, Şeyh Nazım Kıbrısî’yi ziyarete gider. Kıbrısî kendisine Şam’ı “Şam-ı Cennet Meşam / Cennet kokulu Şam” olarak özetler ve Tin Suresinde Şam’ın işaret edildiğini düşündüğünü söyler. Saha ile ilgili ise şu kilit tavsiye de bulunur kendisine; “Türkmenler üzerinden değil, Halid-i Bağdadi Türbesi üzerinden git.” Hoca yıllarca sahada görev yapar. Bu tecrübeyle Suriye konusunda üç tarihi hadisenin hatmedilmesi gerektiğini belirtir: “Emevi-Abbasi münasebeti, Fatımiler ve Kerbala hadisesi”.  Devlet adına yapılacak tüm bölge çalışmalarında ise politikanın şu metotla oluşturulması gerektiğini aktarır: “Öncelikle entelektüel akademik grup çalışacak, gerekli literatür bilgisini masaya koyacak. Sahada bizzat çalışacak ekip, saha bilgisini üretecek ve literatür bilgisi ile saha bilgisi harmanlanacak. Sonrasında dış güçlerin bölge üzerindeki ağırlıkları hesaba katılarak devlet bir politika belirleyecek. Politika hükümetlerin değil, devletin politikası olacak. Operasyonel adımlar bu politika minvalinde atılacak.”

 

[1] Haluk hocanın bizzat kendisinden dinlemiştim.