Sonsuzluğa açılan kapıdır ölüm...
Ölüm her geçen gün yalnızlaştırıyor bizi. Gidenler, sadece acı tatlı hatıraları bırakıyor arkalarında. Ağacın dalları kökten beslenemeyince bir anda kesiveriyor meyve vermeyi. Gürül gürül akan çeşmeler kuruyor, mis kokan güller susuzluktan boynunu büküyor, bulutlar ağlamayınca da gönül toprağı çölleşiyor. O, çok anlam verdiklerimiz anlamını kaybediyor.
Hakikatte ölmüyor, sonsuza doğuyor insan. Sadece dünyaya açılan penceremiz kapanıyor. Zira ölüm bu ara âlemden(hayal âleminden) ana âleme doğuşun müjdecisidir. Gördüğümüz rüyadan mutlak hakikate uyanmaktır ölüm. Bu dünyevî(süflî) yaşamdan, uhrevî(ulvî) yaşama intikal etmektir. Nefes aldıkça ürktüğümüz, gelmesini pek de istemediğimiz ölüm, sonlunun sonsuza dönüşmesinde bir milâttır; güzel bir başlangıçtır.
İlâhî huzura giden yolda bir durak olan ölüm, en büyük ayet olarak duruyor karşımızda. O, bastığımız zeminin ne kadar çürük ve eğreti olduğunu gösteriyor bizlere.
Ne bir an öne alınabilen ne de bir an ertelenebilen bir vakıa olan ölüm; bizleri nefsimizle muharebeye ve de gönlümüzle muhasebeye çağırıyor. O, kaçınılmaz bir gerçek olarak bize şah damarımızdan daha yakın duruyor. Biz o küçük aklımızla onu hep öteliyoruz.