Âlimler, dua mı yoksa sükût edip hale rıza mı daha faziletli olduğu konusunda farklı görüşler söylemişlerdir.
Bazıları şöyle demiştir: Duanın bizzat kendisi bir ibadettir. Hz. Peygamber (s.a.), “Dua, ibadetin özüdür”[1] buyurmuştur. İbadet olan bir şeyi yapmak, terk etmekten daha hayırlıdır. Sonra dua edilmesi Allah Teâlâ’nın hakkıdır. O; kula bir karşılık vermese, kul istediği şeyi elde edemese bile yaptığı dua ile Rabbinin hakkını yerine getirmiş olur, çünkü dua, kulluk ihtiyacını göstermektir.
Ebu Hazm A’rec demiştir ki: “Dua etmekten mahrum edilmem benim için duama karşılık verilmemesinden daha ağır bir durumdur.”
Bir grup âlim de şöyle demiştir: Allah Teâlâ’nın hükmü altında sükût edip teslim olmak daha yüksek bir haldir. Hakk’ın takdirine rıza göstermek daha faziletlidir. Bunun için Vâsîti şöyle demiştir: “Senin için ezelde takdir edilip yazılan şeyi tercih etmek, içinde bulunduğun vakitte cereyan eden olaylara karşı tedbirler almandan daha hayırlıdır. Hz. Peygamber (s.a.), Allah Teâlâ’nın bir kudsi hadiste şöyle buyurduğunu haber vermiştir: Kim benim zikrim ile meşgul olup benden bir şey istemeye vakit bulamazsa ben ona, benden isteyenlere verdiğimden daha fazla veririm.”[2]
Bazıları da şöyle demiştir. Kul, diliyle dua etmeli, kalbiyle de ilahi takdir ve tecelliye rıza göstermelidir, böyle yaparsa her iki emri de yerine getirmiş olur.
Kulun içinde bulunduğu vakitler ve durumlar farklı farklıdır. Bazı hallerde dua sükûttan daha faziletlidir, o zaman dua yapılır. Edep budur! Bazı hallerde sükût daha faziletlidir, sükût edilir, o zaman içindeki edep odur. Bu, o vakit içinde bilinir. Çünkü her vakitteki ilim, vaktin içinde hasıl olur. Kul, yaşadığı vakit ve hal içinde dua etmeye bir işaret alıyorsa, dua etmesi daha faziletlidir. Sükût etmeye bir işaret alıyorsa, sükût etmesi daha faziletlidir.
Şöyle demek de uygundur. Kulun dua anında yüce Rabbini müşahede etmekten gafil olmaması gerekir. Sonra kulun haline bakması lazımdır. Eğer dua etmede halinde bir huzur ve rahatlık buluyorsa, dua onun için daha faziletlidir.
Şayet dua anında kalbinde bir çeşit sıkıntı ve tutukluk hali meydana geliyorsa, o vakitte duayı terk etmek daha faziletlidir. Eğer kalbinde bir genişlik ve rahatlama bulmuyor, duadan bir sakındırma işareti de görmüyorsa, öyle bir durumda dua etmekle duayı terk etmek eşittir.
Bu durumda olan bir kulun üzerinde ilim (ve uyanıklık) hali galipse dua daha faziletlidir. Çünkü dua bir ibadettir. Eğer o vakit içinde kulun üzerinde marifet, hal ve sükût galip ise sükût etmek daha faziletlidir.
Şöyle demek de doğrudur: Müslümanların faydası olan veya Allah Teâlâ’nın hakkı olan durumlarda dua etmek daha faziletlidir. Senin nefsinle ilgili durumlarda sükût etmen daha faziletidir. Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kul, Allah Teâlâ’ya dua eder, Allah onu sevmektedir. Cebrail’e, ‘Kulumun isteğini yerine getirmeyi geciktir, ben onun sesini işitmeyi seviyorum’ buyurur. Bir başka kul, Allah’a dua eder, Allah ona kızmaktadır. Cebrail’e şöyle emreder: ‘Şu kulumun hacetini hemen yerine getir; ben onun sesini işitmeyi sevmiyorum.’”[3]
Allah kendisine rahmet etsin, Yahya b. Said Kattân’ın şöyle dediği nakledilmiştir. Hak Teâlâ’yı rüyamda gördüm ve: “İlahi, sana defalarca dua ettim; duama karşılık vermedin” dedim, Yüce Mevla bana şöyle buyurdu: “Ey Yahya, ben senin sesini işitmeyi seviyorum.”
Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Canım elinde olan Allah’a yemin ederek söylüyorum ki bir kul Allah Teâlâ’ya dua eder; halbuki Allah ona gazap etmektedir. Bu yüzden kendisinden yüz çevirir. Kul tekrar dua eder, Allah yine ondan yüz çevirir. Kul tekrar Allah’a dua eder. O zaman Allah Teâlâ meleklerine şöyle buyurur: ‘Bu kulum benden başkasına dua etmekten çekindi; ben de onun duasını kabul ettim, istediğini verdim.’”[4]
Enes b. Malik (r.a.) şu olayı anlatmıştır:
“Hz. Peygamberin (s.a.) ashabından (Ebu Malek diye) biri vardı. Bu zat, Şam bölgesinden Medine’ye, Medine’den Şam bölgesine gidip gelerek tüccarlık yapardı. Kendisi, Allah Teâlâ’ya tevekkül ederek bir kafileye katılmaz, yalnız gidip gelirdi. Bir defasında Şam’dan Medine’ye doğru gelirken önüne at üzerinde bir hırsız çıkarak: ‘Dur, dur’ diye bağırdı. Tüccar durdu, hırsıza, ‘İşte malım, al senin olsun; beni bırak’ dedi. Hırsız, ‘Ben mal değil, seni öldürmek istiyorum’ dedi. Tüccar, ‘Beni öldürüp de eline ne geçecek? İşte malım, senin işine bu yarar, al da beni bırak.’ dedi. Hırsız aynı sözleri tekrar etti, onu öldüreceğini söyledi.
Tüccar, ‘Öyleyse bana biraz müsaade et bir abdest alıp namaz kılayım, Yüce Rabbime dua edeyim.’ dedi. Hırsız, ‘İstediğini yap’ dedi. Ebu Ma’lek abdest aldı, sonra namaz kıldı; namazdan sonra ellerini açtı ve: ‘Ya Vedûd, ya Vedûd! Ey yüce dost! Ey yoktan var eden, var ettiğini yok eden Rabbim! Ey her istediğini yapan Allah’ım! Arşının her yanını dolduran zatının nuru hürmetine, bütün mahlukata hükmettiğin kudretinin azametine ve her şeyi kuşatan rahmetinin bereketine senden istiyorum. Senden başka ilah yoktur. Ey çaresizlerin yardımına yetişen Allah’ım, bana yardım et’ dedi ve bu duayı üç kez tekrarladı.
Duasını bitirir bitirmez boz renkli, yeşil elbiseli bir atlı belirdi. Elinde nurdan bir mızrak vardı. Hırsız atlıyı görünce tüccarı bırakıp atlıya doğru yöneldi. Hırsız kendisine yaklaşınca atlı ona hücum edip mızrağı öyle bir vurdu ki hırsız atından yuvarlandı. Sonra tüccara gelerek: ‘Kalk onu öldür’ dedi. Tüccar, ‘Sen kimsin? Ben bu zamana kadar hiç kimseyi öldürmedim. Onu öldürmek hoşuma gitmez’ dedi. O zaman adlı gidip hırsızı öldürdü, sonra tüccarın yanına geldi ve ona şöyle dedi: ‘Ben üçüncü kat gökte bulunan bir meleğim. Sen ilk dua ettiğin zaman göğün kapılarının gıcırdayıp ses verdiğini işittik ve yeni bir olay oluyor dedik. Sen ikinci kez dua yapınca göğün kapıları açıldı, cehennem ateşi gibi kıvılcımlar çıktı. Sonra üçüncü kez dua edince gökten Cebrail gelerek, ‘Şu darda kalmış kula kim yardım eder?’ dedi. Ben yüce Allah’tan o hırsız öldürme işini bana vermesini istedim, izin verildi ve sana yardıma geldim.
Ey Allah’ın kulu, şunu bil, kim başına gelen her türlü sıkıntı ve musibette senin yaptığın dua ile dua yaparsa, Allah Teâlâ onun sıkıntısını giderir, kendisine yardım eder.
Bu tüccar sağ salim Medine’ye döndü, Hz. Peygamber’in (s.a.) yanına geldi, başından geçenleri ve yaptığı duayı kendisine anlattı. Hz. Peygamber (s.a.) ona: ‘Allah Teâlâ sana kendisiyle dua edilince kabul ettiği, bir şey istenirse verdiği güzel isimlerini öğretmiş’[5] buyurdu.”
Duanın edepleri
Duanın edeplerinden biri, dua ederken kalp huzur ile yapmak ve duadan gafil olmamaktır. Bu konuda Hz. Peygamberin (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Hiç şüphesiz Allah Teâlâ istediğinden habersiz gafil bir kalple dua eden kulun duasını kabul etmez.”[6]
Duanın kabul edilmesinin şartlarından biri, dua eden kimsenin yiyeceğinin (ve giyeceğinin) helalden olmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.), Sa’d b. Ebu Vakkas’a (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Yiyeceğini helalden yap ki, duan kabul edilsin.”[7]
Şöyle denilmiştir: Dua hacetin anahtarıdır, bu anahtarın hacet kapısını açacak dişleri ise helal lokmalardır.
Yahya b. Muaz şöyle derdi: “İlahi, ben günahkâr bir kul iken sana nasıl dua edeyim? (Senden hangi yüzle bir şey isteyeyim?) Sen çok kerim ve cömert bir rab iken senden nasıl istemeyeyim?”
Şöyle anlatılır: Hz. Musa (a.s.), Allah Teâlâ’ya dua edip yakaran bir adama uğradı. Onu böyle yalvarırken görünce, “İlahi, şayet şu kulun hacetini gidermek benim elimde olsaydı, onun hacetini görürdüm” dedi. O zaman Allah Teâlâ kendisine şöyle vahyetti: “Ben ona senden daha çok merhamet sahibiyim. O bana dua ediyor, fakat kalbi bende değil koyunlarında. Ben, benden bir şey isterken kalbi benden başkasında olan kulumun duasını kabul etmem.”
Hz. Musa bu durumu o adama bildirdi; adam bütün kalbiyle Allah Teâlâ’ya yöneldi, dua etti, haceti giderildi.
Cafer-i Sadık Hazretlerine, “Bize ne oluyor, dua ediyoruz duamız kabul edilmiyor?” diye sordular. Hazret, “Sizler (gaflet içinde) tanımadığınız bir zattan istiyorsunuz” dedi.
Üstadım Ebu Ali Dekkak’ın şöyle söylediğini işittim: “Yakub b. Leys ciddi bir hastalığa yakalanmıştı. Öyle ki doktorlar tedaviden aciz kaldılar. Bazıları kendisine, ‘Senin memleketinde Sehl b. Abdullah-ı Tüsteri isminde salih bir zat var, eğer o senin iyileşmen için dua ederse inşallah Allah duasını kabul eder’ dediler. O da Sehl’in getirilmesini istedi. Sehl b. Abdullah gelince ona, ‘Yüce Allah’tan benim iyileşmem için dua ediniz’ dedi. Sehl, ‘Senin hapishanende bir sürü mazlum insan varken senin için yapacağım dua nasıl kabul edilir?’ dedi. O zaman hapiste kim varsa hepsi serbest bırakıldı. Bunun üzerine Sehl, ‘Allah’ım! Buna musibet ve hastalığın zilletini yaşattığın gibi, taatin izzetini göster ve sıkıntısını gider’ diye dua etti, Yakub iyi oldu; Sehl b. Abdullah-ı Tüsteri’ye birçok mal verdi. Fakat o kabul etmedi. Kendisine, ‘Efendim o malı alsaydınız da fakirlere verseydiniz’ denildiğinde, Sehl sahradaki taşlara doğru nazar etti. Birden (ilâhi kudretle bir keramet olarak) taşlar cevhere dönüverdi. O zaman Sehl, müridlerine, ‘Kendisine böyle bir imkân ve nimet verilen kimse, Yakub b. Leys’in malına muhtaç olur mu?’ dedi.”
Şöyle anlatılır:
Salih-i Mürrî sık sık şöyle derdi: “Kim Allah’ın kapısını vurmaya (dua etmeye) devam ederse kapının ona açılması yakındır.” Bunu işiten Rabia-i Adeviyye ona, “Ne zamana kadar böyle diyeceksin? Allah’ın kapı kapandı mı ki açılsın?” dedi. Bu söz üzerine Salih, “Bu ihtiyar şeyh gerçeği bilemedi, kadın bildi” dedi.
Seri-i Sakati şöyle anlatır: “Maruf-i Kerhi’nin meclisindeydim. Bir adam ayağa kalkarak, ‘Ey Ebu Mahfuz! Allah’a dua ediniz de bana para kesem geri göndersin, onu hırsız çaldı içinde 1000 dinar altın vardı’ dedi. Maruf sükût etti. Adam bir kere daha aynı talepte bulundu. O zaman Maruf, ‘Ne diye dua edeyim? Allah’ım, sen peygamberlerine ve seçkin kullarına vermediğin dünyayı buna geri getir mi diyeyim?’ dedi. Bunun üzerine adam, ‘Benim için hayırlısını iste!’ dedi. Maruf da: ‘Allah’ım, buna katında hayırlı olanı ver’ diye dua etti.”
Leys’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Ukbe b. Nafi’i gördüğümde gözleri kördü. Bir zaman sonra gözlerinin açılmış olduğunu gördüm. Kendisine, ‘Gözlerin nasıl açıldı?’ diye sorduğumda şöyle söyledi: ‘Rüyada birini gördüm, bana şunları söyle dedi: Ey herkese yakın olan, ey dualara icabet eden, ey duaları işiten. Ey dilediğini lütfeden Allah’ım! Bana gözlerimi iade et.’ Ben de bunları söyledim, aziz ve celil olan Allah gözlerimi açtı.”
Üstadım Ebu Ali Dekkak’in şöyle dediğini işittim: “Merv şehrinden Nişabur’a döndüğüm ilk günlerde, gözümde bir ağrı vardı, bu yüzden bir müddet uyuyamadım. Bir sabah gözüm daldı. Rüyamda birinin bana, ‘Allah kuluna yeterli değil midir?’[8] ayetini okuduğumu işittim. Birden uyandım, o anda göz hastalığım gitti, acım bitti, bundan sonra bir daha göz ağrısı görmedim.”
Muhammed b. Huzeyme’nin şöyle dediği nakledilir. “Ahmed b. Hanbel vefat ettiği zaman ben İskenderiye de idim. Onun vefatına çok üzüldüm. Bir gece kendisini rüyada gördüm, elini kolunu sallayarak gururlana gururlana yürüyordu. Kendisine, ‘Ey Ebu Abdullah! Bu ne yürüyüşü böyle?’ diye sordum; bana, ‘Bu, cennet yurdundaki hizmetçilerin yürüyüşüdür.’ dedi. Ben, ‘Allah Teâlâ sana nasıl muamele etti?’ diye sordum; şöyle dedi: ‘Beni affetti. Başıma taç koydu, ayaklarıma altından iki ayakkabı giydirdi ve bana, ‘Ey Ahmed, bu sana dünyada, Kur’an’ın benim kelamım olduğunu söylemene karşılık verildi’ buyurdu. Devamla, ‘Ey Ahmed, sana Süfyan-ı Sevri’den ulaşan ve dünyada yaptığın dua ile bana dua et!’ buyurdu. Ben de: ‘Ey her şeyin Rabbi ve sahibi, ey her şeye kudretiyle hükmeden Allah’ım! Benim bütün günahlarımı affet. Bana hiçbir kusurumdan hesap sorma!’ diye dua ettim. O zaman Allah Teâlâ bana, ‘Ey Ahmed, işte cennet, gir araya.’ buyurdu, ben de girdim.”
Şöyle anlatılır: Bir genç Kabe’nin örtüsüne yapışmış şöyle yalvarıyordu: “İlahi! Senin bir ortağın yok ki (aracı olsun diye) ona gidilsin. Senin bir vezirin yok ki işimizi görsün diye rüşvet verilsin. Eğer ben sana itaat etmişsem bu senin lütfun ile oldu. Sana hamdolsun. Şayet ben sana isyan etmişsem bu benim cehaletimden olmuştur. Sen benim aleyhime hüküm verecek her türlü delile sahipsin. Beni mahkûm edecek bu delillerin sende olduğunu, benim ise kendimi savunacak hiçbir delilimin bulunmadığını itiraf ediyorum. Bu durumdan sonra beni kurtaracak ancak senin affındır.” Bu yakarışından sonra, “Bu genç cehennemden azat edilmiştir” diye gizli bir ses duydu.
Denilmiştir ki: Duanın faydası, Allah Teâlâ’nın huzurunda fakirliğini (O’na muhtaç olduğunu) ortaya koymaktır; yoksa Allah Teâlâ istediğini yapar.
Şöyle denilmiştir. Halkın duası dili iledir. Zahidlerin duası fiilleri iledir. Ariflerin halleri iledir.
Yine denilmiştir ki: Duanın en hayırlısı (Mevla’ya karşı kusurlarına) hüzünlenip coşarak duası yapılan duadır.
Bir alim şöyle demiştir: “Allah Teâlâ’dan bir şey istediğinde, isteğin hemen görülmüşse peşinden Allah’tan cenneti iste; belki o gün senin dualarının kabul edildiği gündür.”
Şöyle denilmiştir. İşin başında olan müridlerin dili sürekli dua edip durur. Hakikate ulaşmış ariflerin dili ise (Hakk’ın tecellileri karşısında hayranlıktan tutulmuş, O’ndan başka bir şey isteyemez olmuştur.
Vasiti’den dua etmesi istenince şöyle demiştir. “Dua ettiğimde bana şöyle denmesinden korkuyorum: Eğer sen bizden katımızda zaten senin için takdir edip hazırladığımız bir şeyi istersen, bu isteğinle niçin tehir ettin diye bizi tenkit etmiş olursun. Bizden senin için takdir etmediğimiz bir şeyi istediğinde, bize yaptığın övgüde kusur etmiş olursun (Çünkü, bize övgüde bulunman, isteğinin yerine gelmesi içindi. Hem övüp hem de bir şey alamayınca, nefsin övgün yerini bulmadı der, hakkımızda kötü zanna düşersin). Eğer haline rıza gösterirsen, ezelde senin için ne takdir etmişsek sana onu ulaştırınız.”
Abdullah b. Mübarek’in şöyle dediği rivayet edilir: “Elli senedir Allah’tan nefsim için bir şey istemedim, hiç kimseye de benim için dua et demedim.”
Şöyle denilmiştir:
- Dua, günahkarların dertlerini yüce Allah’a açma vasıtasıdır.
- Dua, Allah ile kul arasında bir haberleşme ve dertleşmedir, bu devam ettiği sürece işin sonu güzeldir.
Denilmiştir ki: Günahkarları halini anlatan dilleri, gözyaşlarıdır.
Üstadım Ebu Ali Dekkak’ın (r.a.) şöyle dediğini işittim: “Günah işleyen bir kul ağladığı zaman, halini yüce Allah’a arz etmiş ve O’nunla dertleşmiş olur.”
Bu konuda şu manadaki şiiri okurlar:
“Gencin akıttığı göz yaşları, içinde saklı olan hislerin tercümanıdır, heyecanla alıp verdiği nefesleri ise kalbinin gizlediği şeyleri ortaya dökmektedir.”
Sûfilerden biri şöyle demiştir. “Asıl dua, günahları terk etmektir.”
Denilmiştir ki: Dua, sevgiliye duyulan iştiyakın dile getirilmesidir.
Şöyle denilmiştir: Dua etmesi için kula (sürekli) izin verilmesi, ona bir ihsanda bulunulmasından daha hayırlıdır.
Kettâni şöyle demiştir: “Allah Teâlâ bir kula kusurların itiraf etme ve onlar için özür dileme kapısını açarsa, ona muhakkak mağfiret kapısı da açar.”
Şöyle denilmiştir: Dua, ilahî huzurda bulunmayı gerektirir. Kula verilen ihsanlar ise onu bu huzurdan uzaklaştırır. Allah’ın kapısında beklemek, aldığı sevap ile yetinip oradan uzaklaşmaktan daha hayırlı ve faziletlidir.
Şöyle denilmiştir: Dua, hayâ içinde niyaz ederek Hak Teâlâ ile yüz yüze gelmektir.
Duanın şartı, dileğini yaptıktan sonra Hak Teâlâ ne hükmederse ona rıza göstermektir.
Denilmiştir ki: Sen bir sürü hatalarınla ilahi rahmetin geliş yolunu kapatmışken duana karşılık verilmesini nasıl beklersin?
Sufilerden birine, “Bana dua et!” denince şöyle demiştir: “Senin Allah ile arana birini vasıta etmen, senin O’ndan ne kadar uzak olduğunu göstermeye yeterlidir.”
Abdurrahman b. Ahmed, babasını şunu anlattığını nakletmiştir: “Baki b. Mahled’e bir kadın gelerek, ‘Oğlumu Rumlar esir aldı, ufacık bir evden başka malım da yok. Onu da satmaya gücüm yetmiyor. Onun için fidye verebilecek birine söyleseniz, sizin için bir hayır olur. Gece gündüz huzurum kalmadı; ne uykum ne de bir rahatlığım var’ diye dertlendi. Hazret, kadına, ‘Sen evine dön hele, ben inşallah onun işiyle ilgilenirim’ dedi. Sonra başını önüne eğdi, dudaklarıyla bir şeyler söyledi. Bir müddet sonra kadın oğlu ile birlikte çıkageldi: Baki b. Mahled’e dua ederek, ‘Oğlum sağ salim geldi, onun size anlatacakları var’ dedi. Genç şunlar anlattı: ‘Bir grup esirle Rum meliklerinden birinin elinde esir bulunuyorduk. Onun bizi her gün çalıştıran bir adamı vardı. Bizi her gün hizmet için sahraya çıkarıyor, sonra da geri getiriyordu. Hepimiz zincirlere vurulmuş idik. Bir defasında bize nezaret eden adamla akşamdan sonra geri dönerken benim ayağımdaki zincir çözüldü, yere düştü.’
Genç o günü ve saati tarif etti, tam kadının gelip şeyhten dua istediği zamandı. Genç şöyle devam etti: ‘Bunu gören başınızdaki görevli bana dürterek, ‘Zinciri kırdın’ diye bağırdı. Ben, ‘Onu ben kırmadım, kendisi düştü’ dedim. Adam hayret etti. Arkadaşlarını çağırdı, bir demirci getirip ayağımdaki zincirleri kaynatarak beni tekrar zincire vurdular. Ben birkaç adım atınca zincir yine çözülüp ayağımdan düştü. Benim işime hayret ettiler. Rahiplerini çağırdılar, durumu onlara anlattılar. Rahipler bana, ‘Senin annen var mı?’ diye sordular, ben de ‘Evet’ dedim. Onlar, ‘Onun duası kabul olmuş, Allah Teâlâ seni bu zincirlerden kurtarıyor; artık seni bağlamamız bizim için mümkün değildir’ dediler.
Sonra bana yol azığı verdiler, yanıma bir adam kattılar, adam beni Müslümanların bulunduğu beldeye kadar getirdi.”
[1] Tirmizi, Dua, 1; Tebrizi, Mişkat, nr. 2231; Süyuti, es-Sagir, nr. 4256. Duanın başlı başına bir ibadet olduğunu bildiren hadis için bkz. Ebu Davud, Vitir, 23; İbni Mâce, Dua, 1; Ahmed, Müsned, 4/267; Hakim, Müstedrek, 1/490
[2] Beyhaki, Şuabu’l İman, nr. 572-573. Aynı konuda biraz farklı lafızlarla bir hadis için bk. Tirmizi, Fezailu’l Kur'an, 25; Dârimi, Fezailu’l Kur'an, 6; Ebu Nuaym, Hilyetu’l Evliya, 5/123
[3] Taberani, el-Evsat, nr. 8437; Heysemi, ez-Zevalid, 10/151
[4] Ebu Nuaym, Hilyetu’l Evliya, 6/225
[5] İbni Ebu’d Dünya, Kitabu Mücabe’d-Dave, nr. 23; İbni Hacer, el-İsabe, 7/313-314; Kandehlevi, Hayatu’s Sahabe, 5/180 (Bu rivayetlerde Hz. Peygamberin sözü yerine Hz. Enes'in biraz farklı sözleri mevcut).
[6] Tirmizi, Daavat, 64; Ahmed, Müsned, 2/177, Hâkim, Müstedrek, 1/493
[7] Taberani, el-Evsat, nr. 6491; Heysemi, ez-Zevaid, 10/291; Süyuti, ed-Dürrü Mensûr, 1/403; Münziri, et-Tergib, nr. 2568
[8] Zümer Suresi, 36