İstanbul Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Mehmet Erken, erken Cumhuriyet döneminde din eğitiminin nasıl sürdürüldüğünü, devletin getirdiği sınırlamaları ve toplumun geliştirdiği yöntemleri anlattı. Medreselerin kapatılmasının ardından resmi eğitim sistemi içerisinde din eğitiminin giderek ortadan kalktığını belirten Erken, dini bilginin aktarımının yalnızca kurumsal eğitim üzerinden değerlendirilmesinin dönemin toplumsal yapısını anlamak açısından yetersiz kalacağını ifade etti.
Erken, camilerde verilen derslerden evlerde sürdürülen eğitimlere, vaaz adı altında devam eden ders halkalarından esnafın maddi desteğine kadar farklı uygulamaların erken Cumhuriyet dönemi boyunca varlığını koruduğunu kaydetti. Hüsrev Efendi, Hasan Akkuş, Gönenli Mehmet Efendi ve İbrahim Vardar gibi isimlerden örnekler veren Erken, özellikle İstanbul'da hoca, talebe ve esnaf arasında oluşan ilişki ağlarının dini eğitimin devamlılığında önemli rol oynadığını anlattı.
1924’TEN SONRA DİN EĞİTİMİ GERÇEKTEN BİTTİ Mİ?
1924 yılında medreselerin kapatılmasının ardından Türkiye'de din eğitiminin tamamen sona erip ermediği sorusunu değerlendiren Erken, resmi ve kurumsal eğitim açısından bakıldığında cevabın büyük ölçüde "evet" olduğunu söyledi. Erken'e göre konunun anlaşılabilmesi için öncelikle eğitim kavramının yalnızca bugünkü okul sistemi üzerinden ele alınmaması gerekiyor. Kitle eğitiminin tarihsel açıdan oldukça yeni bir gelişme olduğuna dikkat çeken Erken, Osmanlı döneminde 19. yüzyılın sonlarına doğru yaygınlaşmaya başlayan kitlesel eğitimin İkinci Meşrutiyet sonrasında daha fazla tartışıldığını, ancak savaşların söz konusu sürecin genişlemesini sınırladığını belirtti.
Cumhuriyet yönetiminin Osmanlı'dan devraldığı meselelerden birinin eğitimi geniş toplum kesimlerine yayma hedefi olduğunu söyleyen Erken, yeni sistemin eğitimi dini eğitimin bulunmadığı bir formatta yaygınlaştırdığını ifade etti. Eğitim müfredatında 1933'ten sonra din eğitiminin kalmadığını söyleyen Erken, resmi kurumlar ve müfredat esas alındığında din eğitiminin sona erdiğini, ancak tarih boyunca eğitimin yalnızca kurumlara bağlı biçimde yürütülmediğini vurguladı.
Erken, yaklaşık 100 yıl önce eğitim faaliyetlerinin bugünkü kadar kurumsallaşmış olmadığını, bilginin farklı mekanlarda ve kişiler arasında aktarılabildiğini belirtti. Resmi kurumlarda din eğitimi verme imkanı bulamayan kişilerin farklı yollar geliştirdiğini söyleyen Erken, bazı faaliyetlerin mevcut sınırlar içinde tutulmaya çalışıldığını, bazılarının üzerinin örtüldüğünü, bazılarının ise farklı isimler veya yöntemlerle sürdürüldüğünü anlattı.
CAMİLERDEKİ DERSLER MEDRESELER KAPANDIKTAN SONRA DA SÜRDÜ
Erken'in üzerinde durduğu örneklerden biri Fatih Camii ve çevresinde sürdürülen dersler oldu. Camide veya bir hocanın kendi evinde ders vermesinin tarihsel bir devamlılığa sahip olduğunu belirten Erken, Osmanlı döneminde eğitimin yalnızca medreselerde gerçekleştirilmediğini söyledi. Dersiâmlık kurumunu örnek gösteren Erken, camilerde halka ve öğrencilere yönelik derslerin zaten Osmanlı eğitim geleneğinin bir parçası olduğunu ifade etti.
Medreseler kapatıldığında hocaların, öğrencilerin ve mevcut bilgi birikiminin ortadan kalkmadığını kaydeden Erken, Fatih Camii gibi külliyelerde derslerin önemli bir bölümünün zaten cami içerisinde gerçekleştirildiğini hatırlattı. Medreselerin kapatılmasının ardından camide verilen derslerin halka yönelik bir faaliyet veya öğrencilerin takip ettiği eğitim biçimi olarak devam edebildiğini belirten Erken, Tevhid-i Tedrisat uygulamasıyla eğitim faaliyetlerinin belirli bir resmi çerçeveye bağlanmasına rağmen uygulamada bazı "gri alanların" oluştuğunu anlattı.
“DERS” YERİNE “VAAZ” DENİLMESİ BİR HAREKET ALANI OLUŞTURDU
Camilerde gerçekleştirilen faaliyetlerin "ders" yerine "vaaz" olarak adlandırılmasının söz konusu gri alanlardan biri olduğunu söyleyen Erken, vaazın yasak olmadığı bir ortamda aynı mekanda bilgi aktarımının farklı bir ad altında sürdürülebildiğini ifade etti. Erken, bütün vaizlerin ders verdiğini veya bütün derslerin vaaz adı altında devam ettiğini söylemenin mümkün olmadığını özellikle belirterek, yalnızca idari düzenlemelerin bıraktığı hareket alanına dikkat çekti.
Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki dersiâm kadrolarına da işaret eden Erken, bazı hocaların Cumhuriyet döneminde dersiâm unvanlarını resmi biçimde taşımaya devam ettiklerini söyledi. Hüsrev Efendi'nin 1952'deki vefatına kadar dersiâm unvanını taşıdığını ve Diyanet üzerinden dersiâm maaşı aldığını belirten Erken, dönemde farklı hocaların da aynı unvana sahip olduğunu kaydetti. Dersiâm kadrosunun görev sınırlarının yeni dönemde net biçimde tanımlanmamasının, Osmanlı'dan kalan uygulamaların belirli ölçülerde devam etmesine imkan veren alanlardan biri olduğunu dile getirdi.
ERKEN: “DEVLETİN DİN DERSLERİNE MÜSAADE ETMEDİĞİ KONUSUNDA ŞÜPHE YOK”
Dönemde devletin dini eğitime müdahale edip etmediğine ilişkin soruya da yanıt veren Erken, devletin konuya müdahale etmediği yönünde bir tablo çizilemeyeceğini açık biçimde ifade etti. Türkiye Cumhuriyeti'nde din derslerinin bulunmadığını ve din dersi vermenin yasak veya yasağa oldukça yakın bir uygulama alanında yer aldığını söyleyen Erken, dini eğitim verdiği tespit edilen kişilerin cezalandırılabildiğini, hapse atılabildiğini, kovuşturma geçirebildiğini ve fiziksel müdahalelerle karşılaşabildiğini belirtti.
Devletin söz konusu faaliyetlere müsaade etmediğinin tartışmasız olduğunu söyleyen Erken, buna rağmen Türkiye'deki toplumsal ve kültürel yapının dini hayatın tek bir düzenlemeyle tamamen ortadan kaldırılmasını mümkün kılmadığını ifade etti. Cumhuriyet dönemindeki düzenlemeleri yapan kadroların da Osmanlı toplumunun içerisinden yetiştiğine dikkat çeken Erken, söz konusu kişilerin İslam kültürünün hakim olduğu aile ve toplum çevrelerinde büyüdüklerini, daha sonra farklı eğitimlerin, düşüncelerin ve kitapların etkisi altında kalmış olabileceklerini anlattı.
“OKULDAKİ YASAK, TOPLUMSAL HAYATIN HER ALANINDA AYNI ANLAMA GELMİYORDU”
Erken, dini hayatın toplum içerisinde çok köklü olması nedeniyle belirli bir alana yönelik yasağın hayatın diğer alanlarını otomatik olarak ortadan kaldırmadığını söyledi. Okulda İslam'a ilişkin bir dersin yasaklanmasının okul dışındaki her türlü dini bilgi aktarımının da yasaklandığı anlamına gelmediğini ifade eden Erken, aile içerisinde çocuğa dini bilgi verilmesi veya camide vaaz dinlenmesi gibi uygulamaların ayrıca düzenlenmediği sürece devam edebildiğini belirtti.
Söz konusu durumu "patika bağımlılığı" kavramıyla açıklayan Erken, toplum içerisinde uzun süredir var olan alışkanlıkların açık biçimde engellenmediği müddetçe devam ettiğini söyledi. Bir park içerisinde insanların sürekli kullandığı güzergahın zamanla doğal bir yola dönüşmesi örneğini veren Erken, dini ve toplumsal pratiklerin de benzer biçimde tarihsel devamlılık gösterebildiğini ifade etti.
TALEBELER CAMİ VE MEDRESE KÖŞELERİNDE KALIYORDU
Din eğitiminin sürdürülmesindeki en önemli sorunlardan birinin öğrenci ve hocaların barınma ile geçim şartları olduğunu söyleyen Erken, Osmanlı döneminde medrese sisteminin maddi temelinin büyük ölçüde vakıflar tarafından oluşturulduğunu hatırlattı. Öğrencilerin ve hocaların iaşesinin vakıflar üzerinden sağlandığını belirten Erken, medreselerin kapatılmasıyla hem fiziksel hem de maddi altyapının ortadan kalktığını anlattı.
Yeni şartlarda vatandaşların ve çevredeki insanların desteğinin öne çıktığını belirten Erken, bazı talebelerin camilerin veya kullanılmayan medreselerin köşelerinde kaldıklarını söyledi. İmamın izin vermesi halinde öğrencilerin camilerde konaklayabildiğini aktaran Erken, mekanların soğuk ve şartların ağır olmasına rağmen kira gerektirmeyen bir yer sağlamasının öğrenciler açısından önemli olduğunu kaydetti.
Dini eğitimin sürmesini yalnızca hocaların çabasıyla açıklamanın eksik kalacağını belirten Erken, toplumun farklı kesimlerinin öğrencilere ve hocalara imkanları ölçüsünde destek verdiğini anlattı. Maddi yardım sağlayan kişiler sayesinde talebelerin son derece zor şartlar altında da olsa yaşamlarını sürdürebildiğini ve derslere devam edebildiğini söyledi.
ESNAF DA DERS HALKALARININ BİR PARÇASIYDI
Erken, dini eğitimin yalnızca profesyonel hocalarla öğrenciler arasında sürdürülen kapalı bir faaliyet olmadığını, esnafın ve toplumun farklı kesimlerinin de derslere katıldığını anlattı. Kendi ailesinden örnekler veren Erken, babasının dayısının Hüsrev Efendi ve daha sonra Salih Hoca'nın öğrencisi olduğunu, Kapalıçarşı'da çalıştığını söyledi. Dedesinin de farklı hocaların derslerine katıldığını aktaran Erken, dini sohbet ve vaazlara katılmanın önceki kuşaklarda bugüne kıyasla daha yaygın olduğunu ifade etti.
Geçmişte "yaygın eğitim" olarak nitelenebilecek modelin toplumun farklı katmanlarına ulaştığını belirten Erken, düzenli olarak ders takip eden bir esnafın dahi yeni başlayan öğrencilere bilgi aktarabilecek seviyeye ulaşabildiğini söyledi.
İBRAHİM VARDAR FATİH’TEKİ DERSLERİ TAKİP EDİYORDU
Erken'in verdiği örneklerden biri de İbrahim Vardar oldu. Bir bakkal olan İbrahim Vardar'ın Fatih Camii'ndeki dersleri düzenli olarak takip ettiğini belirten Erken, Vardar'ın dini eğitim faaliyetlerine maddi destek de verdiğini anlattı. İbrahim Vardar'ın ailesinde Sabahattin Zaim ve Cahit Babuna gibi isimlerin bulunduğunu belirten Erken, aile içerisinde profesörler ve hocaların da yer aldığını söyledi.
Vardar'ın Draman çevresindeki Taş Mektep Medresesi'nin faaliyetlerine ve İsmailağa Camii etrafındaki derslere maddi katkı sunduğunu ifade eden Erken, Fatih ve çevresinde eğitimin devamlılığının yalnızca hocalarla açıklanamayacağını vurguladı.
GÖNENLİ MEHMET EFENDİ ÖĞRENCİLERİN BARINMASINA DESTEK OLDU
Erken, erken Cumhuriyet döneminde İstanbul'da öne çıkan isimlerden birinin Gönenli Mehmet Efendi olduğunu söyledi. Gönenli Mehmet Efendi'nin 1940'lı yıllarda bugünkü Zeyrek çevresinde bulunduğunu, Hacı Hasan Camii bahçesindeki medrese kalıntılarında öğrencilerin ikamet etmesine yardımcı olduğunu anlattı.
Gönenli Mehmet Efendi'nin daha sonra Sultanahmet Camii'nde imamlık yaptığı dönemde de hem ders verdiğini hem öğrencilerin barınmasına destek sağladığını belirten Erken, güçlü bir vaiz olması nedeniyle halktan kendisine öğrenciler için maddi yardımlar ulaştırıldığını ve söz konusu paraların talebelere dağıtıldığını aktardı.
Fatih Camii ve çevresinde Hüsrev Efendi'nin yanı sıra Gümülcineli Mustafa Efendi, Salih Şeref ve Mahmut Bayram gibi isimlerin de farklı camilerde ders verdiğini söyleyen Erken, İstanbul'un başka noktalarında da benzer yapılar bulunduğunu kaydetti.
MEDRESELERİN BAZILARI BARINMA VE EĞİTİM İÇİN KULLANILDI
Mihrimah Sultan Camii çevresindeki medrese mekanlarında öğrencilerin kaldığını belirten Erken, Üçbaş Medresesi gibi eski yapıların da Cumhuriyet döneminde farklı biçimlerde kullanılmaya devam ettiğini anlattı. Daha önce söz konusu yerlerde hocalık yapan bazı kişilerin Cumhuriyet döneminde de burada yaşamayı sürdürdüğünü ifade etti.
Üçbaş Medresesi'nin daha sonra tüccar Eşref Osman Ağaoğlu'nun desteğiyle daha düzenli bir eğitim alanına dönüştürüldüğünü söyleyen Erken, İbrahim Vardar'ın da önemli ölçüde destek verdiği yerlerden birinin burası olduğunu aktardı.
İsmailağa Camii çevresinde de Mahmut Efendi'nin gelişinden önce metruk durumdaki bir medresenin tamir edilerek yeniden kullanıldığına dikkat çeken Erken, söz konusu organizasyonun 1970'lere kadar devam eden bir geçmişinin bulunduğunu söyledi. Erken, dönemin yapılarını bugünkü anlamda belirli bir dernek, vakıf veya kurum çatısı altında değerlendirmek yerine, belirli kişiler ve camiler etrafında oluşan halkalar, mahfiller veya gruplar olarak tanımlamanın daha doğru olacağını ifade etti.
İMAMLAR SADECE CAMİDEN ALDIKLARI ÜCRETLE GEÇİNMİYORDU
Dönemin din görevlilerinin ekonomik şartlarına da değinen Erken, bazı örneklerde bir hemşirenin 10 lira aldığı ortamda din görevlilerinin 2,5 lira civarında ücret alabildiğinin anlatıldığını söyledi. Rakamların bugünkü satın alma gücüyle doğrudan kıyaslanamayacağını belirten Erken, imam ve diğer cami görevlilerinin devlet memuru statüsünde olmamalarının hem bazı imkanlardan mahrum kalmalarına hem de farklı işlerde çalışma konusunda daha serbest hareket edebilmelerine yol açtığını anlattı.
İmamların camideki görevlerinin yanında dükkan işlettiği veya ticaret yaptığı örneklere hatıratlarda rastlandığını belirten Erken, Hademe-i Hayrat olarak adlandırılan imam, vaiz, kayyım ve diğer cami görevlilerinin belirli hizmetler karşılığında ücret aldıklarını, ancak görevlerinin bugünkü anlamda sabah 9-akşam 5 esasına dayalı bir mesai olmadığını ifade etti. Bazı hocaların imamlıkla birlikte ticaret yaptığını, bazı kişilerin ise geçinemedikleri için dini görevlerini bırakıp tamamen başka işlere yöneldiğini söyledi.
HASAN AKKUŞ VE KAPALIÇARŞI ÇEVRESİNDE OLUŞAN DESTEK AĞI
Hasan Akkuş'un yürüttüğü eğitim faaliyetlerini de anlatan Erken, başarının yalnızca bir hocanın veya öğrencinin çabasıyla açıklanamayacağını belirtti. Hoca, talebe ve maddi destek sağlayan esnafın birlikte oluşturduğu yapıyı "konsorsiyum" olarak nitelendiren Erken, özellikle Kapalıçarşı'nın İstanbul ticaretinin merkezi olması nedeniyle Nuruosmaniye çevresindeki eğitim faaliyetlerine önemli bir toplumsal zemin sağladığını söyledi.
Hasan Akkuş'un sahip olduğu en önemli imkanlardan birinin resmi olarak Kur'an eğitimi verebilmesi olduğunu ifade eden Erken, 1920'lerin sonlarından itibaren "hıfz dershanesi" adı verilen uygulamaların ortaya çıktığını anlattı. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kendi personeline Kur'an eğitimi vermek amacıyla sınırlı sayıda öğretici görevlendirdiğini belirten Erken, konuşmasında Türkiye genelinde 89 noktada bu tür bir imkan bulunduğunu söyledi.
Nuruosmaniye Camii'ndeki yapının klasik anlamda tabelalı bir eğitim kurumu olmadığını anlatan Erken, Hasan Akkuş'un resmi biçimde Kur'an öğretme yetkisi bulunduğunu, ancak eğitim çağındaki çocuklara yönelik sınırlamalar olduğunu aktardı. Kapalıçarşı esnafı ve çevredeki kişilerin Hasan Akkuş'tan ders almaya başladığını belirten Erken, hocanın sahip olduğu imkanı daha geniş bir çevreye ulaştırmaya çalıştığını ifade etti.
FAHRİ KIĞILI 30’LU YAŞLARINDA HAFIZLIĞINI TAMAMLADI
Hasan Akkuş çevresindeki isimlerden biri olarak Fahri Kiğılı'yı anlatan Erken, Malatyalı bir tüccar olan Kiğılı'nın İstanbul'a gelerek Kapalıçarşı ve Mercan çevresinde kumaş ticareti yaptığını söyledi. Hasan Akkuş ile tanıştıktan sonra ders almaya başlayan Fahri Kiğılı'nın 30'lu yaşlarında hafızlığını tamamladığını belirtti.
Camilerde imam seçiminin merkezi bir atama sistemiyle yapılmadığı dönemde müftülük tarafından oluşturulan 8-10 kişilik bir kurulun adayları sınava tabi tuttuğunu anlatan Erken, Fahri Kiğılı'nın da hafızlığını tamamladıktan sonra imam olduğunu söyledi. Kiğılı'nın imamlık ve vaizlik görevlerinin yanında ticareti sürdürdüğünü, Hasan Akkuş'a hem eğitim hem de maddi organizasyon açısından destek verdiğini ifade etti.
Fahri Kiğılı'nın daha sonra İstanbul'un yeni gelişen bölgelerine yöneldiğini belirten Erken, Gaziosmanpaşa'da bağımsız bir Kur'an kursu açtığını anlattı. İmam hatip okullarının yaygınlaşmasının ardından söz konusu yapının Gaziosmanpaşa İmam Hatip'e devredildiğini ifade eden Erken, bir tüccarın dini eğitim alarak öğretici ve destekçi konumuna gelmesinin dönemin toplumsal ağlarını anlamak açısından dikkat çekici bir örnek olduğunu söyledi.
1965’E KADAR MERKEZİ ATAMA VE KADROLAŞMA SINIRLIYDI
Erken, Diyanet İşleri Başkanlığı ve çevresindeki istihdam alanının 1965'e kadar bugünkü kadar merkezi olmadığını belirtti. Camilerde görev alacak imamların büyük ölçüde yerel müftülükler ve bölgedeki kabul görmüş isimler tarafından belirlenebildiğini söyleyen Erken, merkezi atama ve merkezi kadrolaşmanın sınırlı olduğu bir yapı bulunduğunu ifade etti.
Yerel dini ve toplumsal otoritelerin bir hocayı kabul etmesinin imamlık veya hocalık görevine gelmesinde etkili olduğunu belirten Erken, sonraki yıllarda kurulan merkezi sistemle önceki dönem arasındaki farkın önemli bir kırılma noktası oluşturduğunu söyledi.
“DİRENİŞİN GÜNDELİK FORMLARI” KAVRAMIYLA AÇIKLADI
Erken, erken Cumhuriyet döneminde dini hayatın devamını siyaset bilimci ve antropolog James C. Scott'ın "direnişin gündelik formları" kavramıyla da değerlendirdi. İslam'ın toplumun gündelik hayatının içerisinde zaten yerleşik olduğunu belirten Erken, bir mevlit düzenleyen kişinin bunu mutlaka siyasi veya ideolojik bir direniş bilinciyle yapmasının gerekmediğini söyledi.
Mevlidin toplum açısından zaten yapılan bir faaliyet olduğunu belirten Erken, dini pratiklerin devamlılığını her durumda bilinçli ve örgütlü bir siyasi direniş biçiminde değerlendirmedi. 1960 ile 1980 arasındaki yoğun ideolojik kamplaşmanın önceki dönemi anlamak için kullanılan bakışı etkilediğini söyleyen Erken, 1960 öncesindeki toplumsal hayatın daha sonraki yılların siyah-beyaz ideolojik ayrımlarıyla okunmasının yanıltıcı olabileceğini ifade etti.
1928 HARF İNKILABI SONRASI KİTAPLAR NASIL TEMİN EDİLDİ?
Din eğitiminin sürdürüldüğü ortamda kitaplara erişim konusunu da değerlendiren Erken, 1928 Harf İnkılabı öncesinde basılmış eserlerin sonraki yıllarda kullanılmaya devam ettiğini söyledi. Harf değişikliğinin daha önce basılan kitapları fiziksel olarak ortadan kaldırmadığını belirten Erken, evlerde, kütüphanelerde ve sahaflarda bulunan eski harfli kitapların önemli bir kaynak oluşturduğunu ifade etti.
1930'lu yıllarda eski harflerle basılmış kitapların üzerine Latin harfli kapaklar yerleştirildiği örneklerin bulunduğunu anlatan Erken, dini yayıncılığın dışındaki yayınevlerinde dahi eski harfli kitapların satışına ilişkin ilanlar görülebildiğini söyledi. Arapça kitap basımı konusunda da farklı hukuki yollar arandığını belirten Erken, Osmanlı Türkçesiyle basımın yasak olduğu bir ortamda Arapçanın ayrı bir dil olduğu gerekçesiyle Arapça kitap basılmasına izin alınmaya çalışıldığını ifade etti.
SURİYE, IRAK VE BATI TRAKYA’DAN KİTAP TEMİN EDİLDİĞİNİ AKTARDI
Erken, Türkiye içerisinde bulunamayan bazı eserlerin komşu bölgelerden sağlanabildiğini belirtti. Suriye, Irak ve Yunanistan'ın Batı Trakya bölgesinden kitap temin edildiğine ilişkin uygulamalara işaret eden Erken, söz konusu kaynakların toplam ihtiyacı ne ölçüde karşıladığının ise bilinmediğini söyledi.
1950'lerden itibaren küçük risalelerin ve eski eserlerin tıpkıbasımlarının daha fazla görülmeye başladığını anlatan Erken, 1903 yılında basılmış bir eserin 1958 yılında aynı biçimde yeniden basılması halinde iki baskının birbirinden ayrılmasının her zaman kolay olmadığını kaydetti. Offset veya benzeri yöntemlerle gerçekleştirilen kopyaların miktarına ilişkin kapsamlı sayısal verilerin bulunmadığını belirtti.
“KİTAP OLMADAN DA DERS YAPILMIŞ OLABİLİR”
Kitap kıtlığının dini eğitimin sürdürülebilmesinin önünde mutlak bir engel olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söyleyen Erken, dönemin eğitim anlayışında hocanın bilgisinin merkezi bir konumda olduğunu ifade etti. Camilerde bazı hocaların ellerinde kitap bulunmadan ders anlatmış olabileceklerini belirten Erken, dönemin genel maddi şartları göz önünde bulundurulduğunda bunun mümkün bir uygulama olduğunu söyledi.
Erken, söz konusu değerlendirmeyi destekleyecek veya tamamen karşılayacak yeterli somut belgeyle karşılaşmadığını da özellikle belirtti. Kitapların eski baskılar, dışarıdan getirilen eserler ve tıpkıbasımlar üzerinden temin edildiğini, ancak arz ile talebin ne ölçüde karşılandığını gösterecek sayısal verilerin bulunmadığını ifade etti.
1965 DÜZENLEMESİ YENİ BİR DÖNEMİN BAŞLANGICI OLDU
Erken, erken Cumhuriyet dönemindeki dağınık ve yerel dini eğitim ağlarının dönüşümünde 1965 yılını önemli bir tarih olarak değerlendirdi. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kapsamlı düzenlemelerinin yürürlüğe girmesiyle daha merkezi bir yapının ortaya çıktığını belirten Erken, gelişmenin yalnızca idari bir değişiklik olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi.
1960'lı yıllardan sonra Osmanlı döneminden yetişmiş son dersiâmların da hayatını kaybetmeye başladığını anlatan Erken, sonraki kuşağın tamamen Cumhuriyet döneminin şartları içerisinde yetiştiğini belirtti. Eski sistemin temsilcilerinin azalmasının yanında şehirleşme ve göçün de toplumsal yapıyı köklü biçimde değiştirdiğini ifade etti.
İSTANBUL’A BÜYÜK GÖÇ ESKİ TOPLUMSAL AĞLARI DA DEĞİŞTİRDİ
Türkiye'nin 1960'lardan itibaren yoğun bir iç göç dönemine girdiğini hatırlatan Erken, İstanbul'un dünyanın önemli şehirleşme örneklerinden birini yaşadığını söyledi. Anadolu'nun farklı bölgelerinden büyük şehirlere gelen milyonlarca insanın eski mahalle, cami, esnaf ve hoca ilişkilerinin dayandığı toplumsal zemini değiştirdiğini belirtti.
Erken'e göre Diyanet'in merkezi yapısı hiç kurulmamış olsaydı dahi erken Cumhuriyet döneminde var olan yerel ve organik eğitim ağlarının aynı biçimde devam etmesini sağlayacak toplumsal şartlar giderek ortadan kalkacaktı. 1960 darbesi sonrasında dini grupların bağımsız sosyal yapılar oluşturmasını sınırlamaya yönelik siyasi niyetlerin bulunmuş olabileceğini söyleyen Erken, aynı dönemde hızlanan şehirleşmenin de dini hayatın kurumsal yapısını değiştiren bağımsız bir unsur olduğunu ifade etti.
OSMANLI BAKİYESİNDEN CUMHURİYETİN KUŞAKLARINA GEÇİŞ
Erken, 1924 sonrasındaki dönemi Osmanlı'dan kalan dini ve toplumsal yapının yeni Cumhuriyet düzeniyle entegrasyon arayışı olarak tanımladı. Yasaklar, sınırlamalar ve değişen kurumlar karşısında farklı yollar geliştiren hoca, öğrenci ve toplum kesimlerinin yeni şartlar içerisinde kendilerine alan açmaya çalıştıklarını belirtti.
1960'lardan sonra Osmanlı döneminde doğrudan yetişmiş hocaların giderek sahneden çekildiğini söyleyen Erken, dini eğitim faaliyetlerinde yer alan yeni kuşakların Cumhuriyet'in eğitim, şehirleşme ve toplumsal şartları içerisinde yetişmiş insanlar olduğunu vurguladı. Erken, erken Cumhuriyet dönemindeki dini eğitimin hikayesinin yalnızca yasaklar veya resmi kurumlar üzerinden değil, camilerden mahallelere, esnaftan talebelere, kitaplardan vaazlara uzanan geniş bir toplumsal ağ üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini anlattı.