Yorgun Annelere Şefkâtli Bir Sesleniş

Anne kelime manası ile doğuran kadın, ana/valide anlamına gelmektedir. Doğurmak; bir can bir ruh yaratmak murad eden Mevla’nın yeryüzündeki kutsal elçiliği vazifesi görmek…

Güneşin doğduğu yer anlamına gelen “anatolia” dilimizde anadolu olarak kabul görmüş ve bu topraklarda yetişen kadınların anaçlığını öven bir kabul haline gelmiştir. Son araştırmalar bu topraklarda da anaçlığın git gide azaldığını, doğum ve evlilik oranlarının düştüğünü, boşanma oranlarının ise arttığını gösteriyor.

Toplumsal meselelerin sürekli kadınlar üzerinden çözümlenmeye çalışılmasından rahatsız olanlar olabilir. Fakat meseleyi şöyle okumak gerektiği kanaatindeyiz; bir kimsenin varlığı ne kadar büyükse yokluğu da o nispette büyüktür.

Kadın yaratılışı gereği pek çok meziyet, estetik, incelik ve kabiliyete sahip bir mahluktur. Yapısı gereği bir işi incelikleriyle öğrenme ve öğretmeye elverişlidir. Peki ne değişti de son yıllarda kadın bu öğretme arzusundan vazgeçti?

Annelikte genel geçer kanunların olduğuna ve askeri bir usulle sıfır hata ile annelik yapılabileceğine bizi inandıran, her yaratılanın farklı tabiatta olduğunu gözümüzden kaçırmamıza sebep olan modern ruh bilimi öğretileri mi?

Kötülüğün son ses televizyonlarda, sosyal mecralarda ve kamusal alanlarda yaygınlaşması; tabiri caizse “bakın burada bir kötülük var daha önce böylesini görmediniz” diye propagandasının yapılması mı?

Kolunda bir altın bilezik olsun diye fıtrat ve duygularını ikinci planda bırakmayı öğrenmek zorunda kaldığı toplum baskısından mı?

Çalışma saat ve koşullarının bir annenin çalışabilmesi için uygun ve esnek hale getirilmemesinden mi?

Eğitim, sağlık, adalet sistemindeki karışıklıkların sebep olduğu belirsizlikten mi?

Dünyada savaş, kriz, küresel sorunlar yaşanmasından mı?

Belki bir ah edip hepsine “evet” diyeceğiz. Fakat bu soruların cevabı çok uzun zamandır “evet.” Peki ne oldu da nüfus oranları son yıllarda düştü? Bunun pek çok kişi için pek çok cevabı olabilir.

Fakat biz son yıllarda kullanım oranının arttığı sosyal medya ile doğum oranlarındaki düşüşün ters orantısından bahsetmek istiyoruz.

2019 yılında yapılan bir çalışmada, özellikle gelişmiş ülkelerde sosyal medyanın toplumsal normları hızla değiştirdiği ve bunun da doğum oranlarını etkileyen önemli bir faktör olduğu ifade edilmiştir.

Seyyah, kariyer sahibi olmak, kuralsız bir yaşam tarzına sahip olmak parlatılırken; evdeki anne en güçsüz, en yorgun, en uykusuz haliyle topluma gösterilmektedir.

Halbuki insan seyahatte de yorulur, bir plazada güneşi görmeden, gürültüyle geçen bir günde eve dönmek için katlandığı trafikte de.

Sosyal medyanın bir diğer oyunu ise çocuğun ekonomik bir yük olduğu yanılgısıdır.

Doğum günü partileri, diş çıkarma partileri, cinsiyet partileri, oyun odası, bebek odası, kreşin en gözdesi, beşiğin bin türlüsü, bebek arabasının fosforlusu, tabağın sağlıklısı, zıbının cafcaflısı derken annelerin tüm bunlara yetişebilmesi, “bende de var” diyebilmesi güç hale geldi ve bu öyle bir baskı haline geldi ki anneler “bende de var” diyemediği her şey için anneliğini eksik zannetti.

Oysa annelik bunlardan tamamen bağımsız bir kavramdır.

“Mükemmel annelik” ise sosyal medyanın kadınlara en büyük oyunu.

Evi hiç dağılmayan, üç çeşit yemeği ocakta eksik olmayan, tırnakları manikürlü, otuz altı beden annelerin; saatinde yatan, saatinde banyo yapan, saatinde beslenen, üç beyazdan kati suretle uzak kalan, askeri bir düzende hayatı yaşamayı alışkanlık haline getirmiş, odasını dağıtmayan, türlü zeka oyuncaklarının hepsini tek seferde başarıyla neticelendiren bebekleri…

Bir bebeğin düzeninin olmasını değil, sırf üç saat değil de 1 saat uyudu diye anneyi öfkeye, bebeği ise gerginliğe iten sistemi eleştiriyoruz.

Bir annenin toplu ve temiz olmasına değil, o anneyi yetişemediği her şeyin altında ezen sisteme kızıyoruz.

Bir annenin en çok şefkatli bir sese ihtiyacı vardır.

Sırtını sıvazlayacak ele, ona destek olacak, yalnız hissettirmeyecek insanlara ihtiyacı vardır.

Bebeğin pek yakında büyüyeceğini, bir müddet ertelediği şeylere annelikten kazandığı esneklik ve öğretilerle daha güçlü döneceğini ona hatırlatacak bir sese ihtiyacı vardır.

Yorulduğunu önce kendi kabul etmeye, sonra yorgunluğunun görülmesine ve yorgunluklarıyla kabul edilmeye ihtiyacı vardır.

Elbette anneliği sadece kadınlar üzerinden açıklamak doğru olmaz.

Anneliğini yapabilmek için anneyi anlayan, destek olan babalara da bu bilinçte topluma da ihtiyaç vardır fakat yazımızın konusu annelik olduğu için belirli bir çerçeve çizmek mecburiyetindeyiz.

Yazımızı dünyanın zalimlerine karşı anneliğiyle savaşan Gazzeli kadınlardan bahsederek sonlandırmak isteriz.

Gazze’de savaş sırasında 66 binden fazla bebek dünyaya geldi.

Saatte 5 bebek şehit edilirken 7 bebeğin dünyaya geldiğini gördük.

Gazze’de kadınlar büyük büyük bombalara karşı anneliğiyle savaşıyorlar.

Gazze’de herhangi bir dünyevi sistemden, hak ya da adaletten bahsedebilir miyiz?

Gazzeli bir kadına az evvel sorduğumuz soruları sormaktan bile utanacağımızdan eminim.

Bugün tüm dünyanın onuruna ve gücüne gıpta ettiği o toplumun bebekleri o kadınların kucağında büyüyor; montessori bir beşikte, büyük bir odada, kendine mahsus oyun alanı olan bir evde değil.

Gelin insanlığın gıpta ettiği bu kadınlardan öğrenelim anneliği, gelin biz de füzelerin altına koyalım elimizi, gelin biz de kadın gibi savaşalım şu adaletsizliklerle.

Hadice annemize, doğurmadan ümmete annelik eden Aişe annemize, mü’minlerin annelerine, Gazzeli annelere, şehit annelere, merhume annelere, eşi şehit olmuş annelere, eşi vefat etmiş annelere, hiçbir desteği olmadan evlat büyüten annelere, iş hayatı ile aile hayatı arasında denge kurmaya çalışan annelere, merhume anneciğime selam ederiz.