Mehmet Aktaş Abi’ye…
Her yazı karanlık bir boşluğa bırakılıveren “Orada kimse var mı?" çığlığıdır. Aslında bu çığlık içimizden kopup gelen, engel olamadığımız duygu esintileridir. Bu esintilerin çoğunu günlük meşguliyetlerimiz, gafletimiz, zihin ve kalem tembelliğimiz yüzünden geçiştiririz de sadece dindiremediklerimizi ve dillendiremediklerimizi yazıya dökeriz çoğu zaman.
Tarihe iz bırakan büyük yazarlar kalemlerini konuşturabildikleri için sözden tasarruf eden insanlardır, ya da dile dökemedikleri şeyleri kâğıda döken mâhir ustalardır. “Beni duyan var mı?” haykırışı dil ile söylendiğinde tek seferlik ve tek cümlelik bir sorudur. O an cevap gelmiyorsa bir daha gelmeyecek demektir. Fakat “Beni duyan var mı?” arayışımızı yazılarımızla yaptığımızda dünya var oldukça, yazı var oldukça, o soru orada duracak ve kendisini duyacak bir kulağa, hissedecek bir kalbe ulaşmayı umacaktır. Öyleyse söz an, yazı umuttur. Söz uçan, yazı kalandır.
Elbette sözün de yazının da bir bereketi vardır. “Görmedin mi, Allah güzel bir söze nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.”[1]
O güzel kelimeler / Kelimetü’t Tayyibe yazıya döküldüğünde bereketi zamanlar üstü olur. Hangi mevsimde, nerede açacağı ve nasıl meyve vereceği belli olmaz. O kendine uygun olan toprağı ve havayı bulur, başka kelimelerle kaynaşır, aşılanır ve yeni meyveler verir.
Yazar büyüklüğü kendine değil kelimelerinin büyüklüğüne yüklemelidir. Çünkü yazar geçici, kelam/kelime kalıcıdır. Yazının bereketi ise sarf edilen kelimelerin hayatın hakikatlerine uygunluğu ölçüsünde olacaktır. Bazı yazılar toprağın içinde çürüyüp kaybolan tohumlara benzeyecek, bazı yazılar ise yediverenlere dönüşecektir. Çünkü onlar şöhret güdüsüyle değil, infak şuuru ile yazılmıştır. “Servetlerini Allah yolunda kullananların örneği, her bir başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren bir taneye benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır, bilendir.”[2]
Servet için yazıp şöhret olan yazıcılar da olabilir. Önemli değil. Şeytanın da namlı bir şöhreti var. O da birikimini, söz ve mantık ustalığını kendi kibri için kullanmıştı. “İblis dedi ki: Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten onu ise çamurdan yarattın."[3]
Kalemin de sayfanın da bir namusu vardır
Sözlerin en çirkini / Kelimetü’l Habîse “Ben üstünüm” sözüdür. Çünkü kibir isyana ve inkâra/nankörlüğe götürür. “Kötü bir sözün durumu da; yerden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağacın durumu gibidir.”[4] Kötü kelimeler etkisizdir, verimsizdir, meyvesizdir, geçici ve kısa ömürlüdür.
Eli kalem tutan herkesin “Yazar kim için yazar? Yazsa ne yazar, yazmasa ne yazar?” sorusuna kendince bir cevabı vardır. Benim cevabıma gelince; kendi içsesimin yankısını duymak bile bana iyi geliyor. Yazılarım “kendimle hasbihâl” saatlerinin ürünüdür. Yeri ve zamanı belli olmayan bu muhabbetlere uzaktan veya yakından ikinci, üçüncü kişilerin katılması sohbetleri uzun soluklu ve güzel hale getiriyor.
“Orada kimse var mı? Beni duyan var mı?” sorusuna bir cevabın gelmesi bu arayışı sonlandırmaz, aksine “Başka kim var?” arayışı ile beraber yeni sorular, yeni cevaplar oluşur. Yazdıklarımız en azından kendi içsesimizin yankısı olmaktan uzaklaştığında bu serüven biter. Ondan sonrası zorlamadır. Daha sonrası sözün ve kalemin israfıdır. Son noktayı koyma zamanı gelmiştir. Çünkü kalemin de sayfanın da bir namusu vardır. Üzerine yemin edilmiştir. Onu kirletmemek gerekir. “Nûn, kaleme ve satır satır yazdıklarına and olsun ki, sen Rabbinin nimeti sayesinde, bir deli değilsin.”[5]
Konudan ve yazının bereketinden uzaklaşmayalım. “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” diyene derim ki, “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı "alak"dan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.”[6] diyen Rabbime bir ömür kul olmak isterim.
İnsana bilmediğini öğreten Rabbim bana da çok şey öğretti. Sessiz çığlığımı ötelerden duyan, adlarını yeni öğrendiğim gönül dostlarım varmış. İstanbul'dan Mehmet abi aradı: “Çığlığını duyuyorum, takip ediyorum” dedi, “Yapmadığın, yaşamadığın şeyleri anlatma” dedi, “Ne olursan ol, ama şöhret olma. Şöhret afettir” dedi. Samimiyet duyusuna vurgu yaptı. Uzun bir sohbetten sonra ben onun duasını aldım, o benim gönlümü aldı.
20 yıl önce atılan bir tohum
Akşamüstü tekrar telefonum çaldı. Tanımadığım bir ses “Beni hatırladın mı?” diye sordu. Sessiz kalışımdan mahcubiyetimi anlamış olmalı ki kendini tanıttı: “Ben Salih. 20 yıl önce siz imam hatip lisesi son sınıftayken biz de ortaokul 1. sınıftaydık. Teneffüste bizim sınıfa ziyarete gelmiştiniz. Elinizdeki sayfadan kendi el yazınızla yazdığınız bir hadis-i şerifi okumuştunuz. Kapıdan çıkarken bana, ‘Adını aldığın Salih (as) Semud kavmine gönderilmişti. Sen de zamanının Salih’i ol’ dediniz. Sonra o sayfayı bana verdiniz. Orada yazılan o hadis ve sizin o sözünüz benim hayatımı şekillendirdi. Şimdi eşimle birlikte Konya'da bir radyoda programlar yapıyoruz. O sayfayı hala saklıyorum. Eğer evimize buyurup gelirseniz sizin yazdığınız o notları tekrar size vermek isterim” dedi.
Ertesi gün buluşup çay içtik. Bir akşam ailecek evlerine ziyarete gittik. Bana geri verdiği sayfada şu hadisi şerif yazıyordu: “İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey eksilmez.”[7]
On dakikalık teneffüste yapılan bir sınıf ziyaretinin ve yarım sayfaya yazılmış hadis notlarının bereketini 20 yıl sonra karşımda, tertemiz, kültürlü, okuyan ve yazan Müslüman bir aile olarak görüyordum. O gün bir umutla ayaküstü atılan tohum çimlenmekle kalmamış, dallanmış, yapraklanmış ve meyveye durmuştu. “Heze min fazli Rabbî / Bu Rabbimin lütfudur…”[8]