Türk düşüncesinin kutup yıldızlarından biri

Türk düşünce ve kültür dünyası uzunca bir zaman Sol’un tahakkümü altındaydı. Daha doğrusu Kemalist Sol’un… (Gerçi Kemalizm’le Sol’u bir arada kullanmak ne kadar sağlıklı bir niteleme bilemiyoruz. Ama Türkiye’deki garip zihinsel yapı bunu bile bizlere yaptırabiliyor.) Ne idüğü belirsiz, kökensiz, bu topraklarla doğru dürüst bir ünsiyet bağı kuramamış ideolojik tutum. Ne doğulu olabilmiş ne de kendisine benzemek için yırtındığı Batı gibi olabilmiş… Kavramları, kurumları kafasına göre yorumlayan, memleketi tam da anlamadığı Batılı düşünce ve normlara göre dizayna çalışan, son tahlilde düşünce dünyamızı bir uçurumun kenarına getiren anlayış. Daha öncesinden haberdar olmadığı Batı’nın ilerlemeci, pozitivist kafasının beşinci sınıf taklidi aydınlar. Evet, böyle bir anlayış ve algının hükümran olduğu bir hayatın içinde yaşam sürdüren düşünce, kültür ve edebiyat.

Bu sağlıksız düşünce ikliminde ideolojik kamplaşmalar, zihinsel bölünmeler, düşünceden çok slogana yaslanan zihinler, hiçbir şey söylemeyi her şeyi söylemek zanneden bir şımarıklık. Hür düşüncenin koridorlarında yürümekten korkanlar. İktidara yapılan meydan okumalar. Resmi ideolojinin ve her türlü düşünce kliklerinin arkasına saklanılarak elde edilen kişilikler.

Kemalist sol aynı zamanda düşünce ve kültür dünyamızı bir günah çıkarma aracı olarak da kullanmaktan geri durmadı. Kendi dışındaki bütün mahfilleri, gerici ve yobaz olarak nitelendirdi. Kendi dışındaki herkes ırkçı oldu, gerici oldu. Gerçi bunun böyle olması asıl kendi karakterinin dışavurumuydu. Çünkü kendini Batı karşısında aşağılık görüyordu. Bu yönünü kendi dışındakilere yansıtıyordu. Bir nevi efendilik iddiası… Halihazırdaki milliyetçilik profili ve bunun kültürel düzlemdeki sunumu dediklerimizi doğrular nitelikte. Kemalist Sol, karşısında konumlandığı milliyetçiliği kavgacı, ilimle işi olmayan kaba saba tiplerin yoğun olarak bulunduğu bir kesim olarak sundu. Milliyetçiliğin görünümü mafyavari bir profile denk düşüyordu onlara göre. Oysa bu ülkenin birçok gerçek entelektüel, aydın, vatansever kafaları solun karikatürize ettiği bu milliyetçi anlayışın içinden süzülerek geliyordu. Kemal Tahir, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Osman Turan, Erol Güngör… Bir çırpıda sayacağımız isimlerden sadece birkaçı bunlar...

Evet, bu isimler gerçek anlamda hem batıyı hakkıyla tanıdılar, hem de bu toprakların hakikatini bildiler. Düşünce ve yaşamları hafızasını yitirmiş bir milletin derinden yansıyan ağıdı oldu. Ve hepsi arafta yaşamak zorunda bırakıldı. 24 Nisan 1983'te baki âleme göçen Erol Güngör, Türkiye’de düşünsel karanlığın, kötülüğün ortasında vakarla yürüyenlerden. Kamplaşmanın, bölünmenin ortasında kendini bir yerlere angaje etmeden, güce yaslanmanın konforunu yaşamadan dimdik durdu.

Yıpratılan devlet anlayışının tashihi için inanılmaz bir gayret

Araftan seslendi. Türk düşüncesinin cehennemi araftan. Ne ırkı yücelten bir milliyetçilik yaptı, ne de milleti yok sayan bir enternasyonalizm… Kara siyasayı yücelten bir yobaz olmadı. Ne kuru bir inkılapçı oldu, ne de körü körüne bir muhafazakâr. Basmakalıp jargonlarla konuşan biri olmadı. İdeolojik ezberleri olmayan, kitleleri sloganlarla coşturmayan bir ilim adamıydı. Efendi, sakin, mütevazı…

Erol Güngör, düşüncenin engin vadilerinde, ilim ve irfanın yüksek postuna oturmuş bir ideal adamıydı. Türk gençlerinin kendilerini delikanlılar kalabalığından kurtarıp bir millet gençliği olması ideali… Yıpratılan devlet anlayışının tashihi için inanılmaz bir gayret… O, günübirlik tüketim dilinin cazibesine kapılarak popüler olanda boğulmuş değildi. Adab u erkânla, samimiyetle seslendi. İdeolojik kampların kesif ikliminde aydınlığın, kadim geleneğimizin mütebessim yüzü oldu her daim. Bir gelenekten bahsetti, binlerce yıllık… Şuculuk buculuk hastalığına yakalanmadı. İslam’ı karanlık çağlara ait bir değer olarak yorumlayan entelijansiyanın karşısında tepeden tırnağa Müslüman bir vicdan olarak durdu. Hem de Batı’da da eğitim almış biri olarak… Batıcı ve batıl anlayışlar hiç ilgisini çekmedi. Osmanlıcı değil gerçek bir Osmanlı olabilmek için çırpındı. Batıcılığı ve İslamcılığı ikballeri için basamak yapanların karşısında da durdu. Klas bir duruş…

Çalışma hayatının mekanikleşmesi ve yaşamın makineleşmesi

Asıl akademik alanı sosyal psikoloji olmasına rağmen Batıcılık, Tanzimat, milli kimlik, ahlak, tarih ve Türk milliyetçiliği alanlarında çalıştı. Batıyı iyi tanıyan biri olarak modernleşme ve medeniyet kavramları üzerine ciddi şeyler söyledi. Özellikle Türk modernleşmesi, Batılılaşma ve inkılapçılık üzerine yetkin düşüncelerini kaleme aldı. Soğuk, akademik, karmakarışık bir üslup yerine arı duru bir Türkçe ile konuştu, yazdı. Yaralarımızı ve yıkılışımızı iyi çözümlemişti. Aynı zamanda hastalıklı bünyemize sağlam neşterler atıyordu. Eğitimin nesiller üzerindeki etkisini anlamıştı. Bu konuda çok şeyler yazdı, söyledi. Bugün yaşadığımız bir çok sıkıntıya yıllar önce değinmişti. Şahsiyetli, ahlaklı bir aydın olarak hızla gelişen maddi medeniyete derin itirazlar getirdi. Medeniyetin sadece bir maddi kalkınma meselesine indirgenmesi en çok karşı olduğu düşüncelerden biriydi. Adalet diyordu. Her zaman adalet ve hukuk…

Modern dünyada makineleşmenin, otomatlaşmanın endişesini duyanlardandı. Çalışma hayatının mekanikleşmesi ve yaşamın makinelere bağlı hale gelmesi, insanın zekâsından ve yaratıcı gücünden soyutlanarak refleksleriyle hareket etmesi ta o zamanlarda Erol Güngör’ü derinden düşündürüyordu. Kitaplarında bu çıkmazları bütün yönleriyle tasvir etmişti.

Erol Güngör elitist, seçkinci, yoz bir karakterde olmadı. Samimi, sorumluluk sahibi, hepsinden önemlisi makam mevki peşinde koşmayan engin gönüllü bir Anadolu insanıydı.

Selam olsun ona!...