Sinema

Sürgün filmi öğretmenlere misyonlarını hatırlatıyor

1994 yılı yapımı 'Sürgün' filminde 1950'li yıllarda idealist bir sınıf öğretmenin fütursuzca, sinmeden Hakk'ı savunması anlatılıyor. Sefa Toprak yazdı.

Film izlemek de bir kültür işidir aslında. İnsanın izlediği, harcadığı vaktine bedel olmalıdır. Yoksa geçen zaman haybeden kaybedilmiştir. Bazı filmler hikâyesiyle çeker insanı kendisine, bazıları ise görselliğinin cazibesini kullanarak etkilemeye çalışır yığınları.

Geride bıraktığımız bir dönemi veya milletçe başımızdan geçmiş bir olayı anlatan filmler ise bizim açımızdan tarihi bir gerçeklik taşıdığı için ayrı bir yere sahiptir. Fakat yadsıyamayacağımız tek bir gerçek vardır; o da filmlerin bizi her türlü istediği gibi etkileyebileceğidir.

İzlenip geçilen filmler vardır, unutulan. Anlık zevklere hitap edip, güldürüyü esas alarak sürümden kazanmayı hedefleyip, hiçbir şey anlatmayıp herkese hitap eden filmler. Bunlar bahsimizin dışındadır. Bizim için esas olan filmler zihnimize ve gönlümüze işleyen filmlerdir. Her bir sahnesi bizi derinden etkileyen filmlerdir ki yapım yılı kaç olursa olsun modası hiç geçmez.

1994 yılında çekilmiş olan “Sürgün” adlı film de bu filmlerden birisidir benim için. Yönetmenliğini Mehmet Tanrısever'in yaptığı, başrolünde Bulut Aras'ın oynadığı bu filmi ilk defa lisedeyken Anadolu Gençlik Derneği'nin haftalık film izleme saatlerinde izlemiştim. Bende büyük bir etki uyandırmıştı. Sağlam bir hikayesi vardı ve o zamanın şartları içerisinde gerçekten çok kaliteli bir prodüksiyon çalışmasının ürünüydü. Filmde yer alan oyuncular da rollerinde eğrelti durmayan bir sahicilik içindeydiler: Erol Taş, Hasan Nail Canat, Halit Akçatepe vb.

İnsanları hayra sevk ederek bu yolda birbirleriyle yarıştıran bir öğretmen

1990'lı yıllarda çekilmiş bir film. Yani "aksiyonlu" yıllar. Bu tırnak içinde yazdığım kelimenin ne anlama geldiğini bilenler bilir zaten. Günümüzde pek de olmayan, aranmakla da bulunamayacak bir şey. Şimdilerde birilerinin bal ile kaymağını yediği bir şey... 

90'lı yılların yapımı film ama konusu itibariyle 1950'li yıllar işleniyor. İdealist bir sınıf öğretmenin fütursuzca, sinmeden Hakk'ı savunması anlatılıyor. Öğrencileri tarafından çok sevilen fakat sistemin çarkına çomak soktuğu, insanların duymaya alışkın olduklarının aksine bir şeyler anlattığı için okul idarecilerinin rahatsız olmasıyla oradan oraya sürgün edilen bir öğretmen. Fakat küsmeden ve kızmadan eline aldığı bavulu ile en ücra köşelere dahi yüksünmeden gidebilen bir öğretmen anlatılıyor bize. Tabii filmi güzel kılan bir başka açı da bütün bu olup bitenlerin bize dikte edilmeksizin hissettirilerek aktarılmasıdır.

Öğretmenimiz alışkın olduğumuz üzere okulda olsun dışarıda olsun hararetli meydan konuşmaları yapan, hitabeti güçlü, insanları galeyana getiren birisi değildir. Aksine olabildiğince az konuşan, sessiz ve munis bir insandır. Fakat gittiği her yerde insanları bir araya getirebilen, onları kötü alışkanlıklardan çekip hayra sevk ederek bu yolda birbirleriyle yarıştıran birisidir. Bütün bunları ise insanlara örnek bir yaşantı sunarak yapar. Anlatmak istediklerini slogan ile değil de hayatında tatbik ederek gösterir. Az konuşur, konuştuğunda ise kimseyi kırmaz. Sürgün edildiği köye bir katırcı eşliğinde yaya olarak giderken dağlardan aşar, derelerden geçer, uzunca bir yol kateder, fakat isyan etmeden büyük bir heyecan taşıyarak yürür. Yanındaki katırcının anlattıklarıyla yol alırken mola verirler, abdestini alır, namazını kılar, yanındakiyle ekmeğini paylaşır. Katırcının yol üstünde görüp de kopardığı elmalardan kendisine ikram etmek istemesi üzerine "İsmail efendi, bu bahçe senin mi?" der. Katırcı şaşkın "yoo, değil" der. Öğretmen tebessümle başını sallar ve yoluna devam eder. Fakat katırcı bu gülüşteki manayı anlamıştır.

Köy imamıyla el birliği ederek köylünün maddi manevi kalkınmasını sağlar

Sürgün öğretmenin Anadolu'da bir köy okuluna gidiş hikâyesi birçok filmde farklı açılardan ele alınarak anlatılmıştır. Çoğunda geri kalmış bir köylü ve aydın bir öğretmen çatışması işlenir. Sonunda da İstanbul'dan gelen öğretmenimiz, köylünün geri kalma sebepleri arasında gördüğü bazı engelleri ortadan kaldırır ve köy refah seviyesine ulaşmış olur. Tam bir klişe olan bu stereo tip filmlerde genellikle köy imamı veya varsa bir şeyh, köylünün cahil kalma sebepleri arasında gösterilirdi.

Sürgün”de ise meseleye belki de ilk defa böylesine güçlü bir senaryo ile karşı çıkılmıştır. Filmde bize idealist bir öğretmenin neler yapabileceği gösterilirken aslında neler yapmamız gerektiği mesajı da verilmektedir. Var olan düzen içinde yanlış ve batıl her ne kadar kavî bir hal almış olursa olsun ve onu söküp atmak için hangi bedeli ödememiz gerekiyorsa gereksin vazgeçmeden istikamet üzere sabit bir şekilde çalışmamızın örneği sunuluyor.

Filmde öğretmenin gittiği Çıtak köyü atıl kalmış fakir bir köydür. Aslında köyde büyük bir potansiyel vardır fakat birlik olmak hiç kimsenin aklına gelmemektedir. Öğretmeni gelmeyen, geleni ise bir yolunu bulup kaçtığı bu köye sürgün edilen öğretmenin gelişiyle birlikte adeta meyve ağaçlarının, çiçeklerin sürgün vermesi gibi bir hareketlilik olur; bu hareket de berekete dönüşür. İlk önce okulun faaliyete geçirilmesiyle başlanılır işe, daha sonra köy yolunun açılması sağlanır, köye bir değirmen kurulur, arıcılık ve kazcılık başlatılır. Sadece maddi kalkınmayla sınırlı kalmaz öğretmenin yaptıkları. Köylüler arasında var olan batıl inançların izalesi için uğraşır, sohbet halkaları kurar. Diğer filmlerin aksine köy imamıyla el birliği ederek köylünün maddi manevi kalkınmasını sağlar.

Artık yeni bir sürgün zamanı gelmiştir

Bu filmde bir de Molla Dede adlı önemli bir kişi daha vardır. Rasim Özdenören'in Gül Yetiştiren Adam kitabındaki gül yetiştiren adam misali bir kişidir. Köyden, ahaliden kopuk haldedir, sadece gül yetiştirir bahçesinde, herkes onun güllerine hayrandır. Fakat o küskün ve kırgındır. Gençliğinde çok çalışmış, ilmiyle insanlara hizmet etmiş, Kur'an öğretme uğrunda gayret sarf etmiştir. Fakat daha sonra samanlıkta gizli gizli Kur'an okuttuğu öğrencileri ile jandarma baskınına uğrayınca kitapları yakılmış, kış günü yayan olarak köyden çıkartılmış ve mahkûm edilmiştir. Tabi ki hayır işleyenlerin yanında bir de şerre hizmet edenler de her zaman olmuştur. Yıllar önce o gün gül dedeyi Kur'an okutuyor diye jandarmaya şikâyet eden köy muhtarı yine aynı münafıklığını yapar ve öğretmeni de aşırı dinci olarak ihbar eder ve hakkında soruşturma açtırır. Yine de o ne yaparsa yapsın önüne geçemeyeceği kadar güzellikler bu köye ulaşmış ve evden eve yayılmıştır. Öğretmenin gelmesi herkese bir umut olduğu gibi gül dedenin de yeniden filizlenip gül açmasına vesile olur. Toprak altına gömülen kitaplar çıkartılır. Halkın arasına girmeye başlar. Öğretmenin bu sürgünü toprak altındaki tohumların filizlenmesine ve hatta başak vermesine bile vesile olur fakat öğretmen meyveleri göremeyecektir.

Artık yeni bir sürgün zamanı gelmiştir. Yeni çorak toprakların bereket yağmurlarıyla yıkanması için yeni bir sürgün gerekmektedir. Susuz kalmış fidanların suyu bulduğunda hararetini dindirmek için suyu kana kana içmesi gibi yeni bir sürgün boy vermelidir. Ağaçlar çiçeğe dursun, meyveler olgunlaşsın.

Bugün neredeyse unutulmuş olan bu film bütün öğretmenler tarafından mutlaka izlenilmelidir. İzlenilmelidir çünkü aslında öğretmenlik sadece ders okutulan bir meslek olmaktan çok insanlara yön veren ve gelecek nesilleri inşâ eden mimarlık hükmündedir. Kötülüklerden arındırılmış bir iyilik binasının banisi olacak insanların ise öncelikle kendilerinin ve üstlendikleri misyonun farkına varmaları gerekmektedir. Bunun hatırlanması için ise bu film güzel bir vesiledir.

 

Sefa Toprak yazdı