Sultanû'l Vaizin

"Tahir Büyükkörükçü Kelamullah’ı, Resulullah’ı ve ehl-i beyti ve ashab-ı kiramı ve hüddâmü'l-İslam’ı başlar üstünde tutmaya cahtetmiştir. Sırf bu yüzden istemese de meclise de girmiştir, 12 Eylül darbesinden sonra mahpusa da girmiştir. Belki de bu yüzden yaşadığı yıllardaki en büyük İslam silahşorlarından biridir. Silahsız silahşor. Duruşuyla düşman korkutan, bakışıyla düşman donduran, sesiyle sözüyle düşman öldüren değme bir cengaver."


Tahir hocamızın kendisini taklit ederek bir girizgah yapmak istiyorum mazur görünüz beni. Şeyh Galib hazretleri diyor ya hani “Esrarını mesneviden çaldım, Çaldım beli miri malı çaldım” diye. Benimki de o hesap. Bugün bu yazının serlevhasını tezyin eden ayet-i kerimede Mevlamız şöyle buyuruyor: Yoksa o, gece saatlerinde kalkan, secdeye kapanıp, kıyama durarak daima vazifesini yapan, ahireti hesaba katan ve Rabbinin rahmetini uman kimse gibi olur mu? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Ancak temiz akıl sahibi olanlar anlar. Zümer 9.



Tahir hocam bilenlerdendi. Var mı itirazı olan? Cihanşümul bir alimdi. Oturup hazreti size uzun uzun anlatacak değilim. Hem malumatım yetmez, hem haddim değil hem de hazreti anlatmak için onlarca kişiyi daha anlatmak icap eder. Mahmud Sami Ramazanoğlu, Hacıveyiszade Mustafa efendi, Ladikli Ahmet Hüdai, Ali Ulvi Kurucu, Osman Karabulut kaddesallahu esrarahüm ve daha nice gönül sultanından daha bahsetmek onları da anlatmak gerekir ki bu ben gibi lalettayin bir adamın altından kalkacağı mesele değildir. Her biri ayrı zirve olan bu zat-ı kiramı anmadan onu anlamak ve anlatmak pek mümkün değildir. Hatta genel olarak onları anlamak ve anlatmak pek mümkün değil ya, neyse.

Yirminci yüzyıl Anadolu’sunun en büyük mücahidi, en şedit din-i mübin silahşoru, en mert savaşçısı. Medya ile yutturulan insaniyetten uzak medeniyet adı altındaki saçmalıkların saçmalık olduğunu mikrofonlardan bağıran bir cesaret timsali. Vaaz verip aşağı oturanlardan değildi. Mikrofonu alıp camide, derslikte, konferansta, Türkiye’de ve dünyada her yerde doğruları tek tek çığıran bir alimdi. İslam’ı anlatmanın zor olduğu yıllarda leş kargalarını yuvalarına pusturan bir edayla yaşadı ve gitti.

Ben sıradan bir müslümanım. Hiç elini öpmek, yanında bulunmak nasip olmadı ama mahşerde vallahi şahit olacağım; Tahir Büyükkörükçü Kelamullah’ı, Resulullah’ı ve ehl-i beyti ve ashab-ı kiramı ve hüddâmü'l-İslam’ı başlar üstünde tutmaya cahtetmiştir. Sırf bu yüzden istemese de meclise de girmiştir, seksen darbesinden sonra mahpusa da girmiştir. Belki de bu yüzden yaşadığı yıllardaki en büyük İslam silahşorlarından biridir. Silahsız silahşor. Duruşuyla düşman korkutan, bakışıyla düşman donduran, sesiyle sözüyle düşman öldüren değme bir cengaver. Gülümseyerek “Bu köpeklere papuç bırakmayınız. Bu itlerin hırlamasına karşı suret-i katiyede kendinizde bir galeyan ve heyecan olmasın. Bunların cevabını hazreti Allah verecek” diyen bir karizma. Aynı toprakta bin yıl devran yapmış, zikir halkalarını bin yıl döndürmüş, neyini tefini bin yıl Allah diye vurmuş bu halkın elinden meşkinin alındığı dönemde, postnişinlerin olası bir polis baskınında “dinle diyanetle işimiz yok” izlenimi verebilmek için dolaplarında rakı bulundurmak zorunda kaldığı bir dönemin üzerine (İnanmayanlar rahmetli Kudsi Erguner’in Ayrılık Çeşmesi isimli hatıratını okuyabilirler) kürsüye çıktıkça çıktı, çıktıkça insanlar onu sevdi, çıktıkça hakikatler peyda oluverdi. Hem de bugünün ağzıyla anlatmaya çalışacak olursak, öyle standart paketle filan değil. Ebul Abbasi Mursi, İmam Kurtubi, İmam Nevevi, John Davenport, Hafız-ı Münzevi, Molla Cami, Annemarie Schimmel, Ziya Paşa, Muhammed İkbal ve daha nicelerinden örnekler vererek. Mehmet Akif Ersoy’un istiklal marşı dışındaki şaheserlerinden kulaklara zerk ederek. Bugünkü oryantalistlerin ve filologların dahi bilmediği İslam coğrafyasına ait vakaları ve kıssaları anlatarak. Said Nursi’yi takip edenlerin son on yıla dek kendilerinden bahsetmeye korktukları bir memlekette, zat-ı muhteremin ismini seksenlerde doksanlarda kürsüden haykırarak, tabirimi mazur görün delüks paketle anlatmıştır tüm cihana. Bu isimler erbabının malumuydu ama avam bunları nereden bilsin. Tüm dünya Mevlana hazretlerini biliyor ama o çok daha başka, çok daha tatlı, çok daha estetik anlattı tekrar ve tekrar. Konya’yı konya yapan Mevlana hazretlerini yine konya halkına tekrar tanıtmak yine ona nasip oldu. Mevlana Muhammed Celaleddin-i Rumi hazretlerini tüm dünya biliyor ama ona aşk eri dendiğini, pirin kendisine anam aşktır ben aşk çocuğuyum dediğini avam Tahir hocasından öğrendi. Çıkıp kürsüye bunları anlatan arkadaşları oldu, öğütleyen babaları oldu, öğreten dedeleri oldu, gösteren ağabeyleri oldu, sevdiren hocaları oldu Tahir Büyükkörükçü hazretleri.

İman nedir? Her hafta vaaz kürsüsünde hocalarımız anlatıyorlar sağ olsunlar. İrfan nedir? İbadet nedir? Mümin nedir? Müslüman nedir? Hikmet nedir? Haşyet nedir? Hepsini hocalarımız anlatıyor her hafta, anlatıyor anlatmasına ama pek üzerinde durmuyorlar sanırım. Malumunuz; istisnalar kaideyi bozmaz, güçlendirir. Tahir Büyükkörükçü hazretleri üzerinde dururdu. Hem öyle bir dururdu ki. Bir nakkaş hassasiyetiyle iliklerine işlerdi dinleyenlerin. Hani Somuncu baba hazretlerinin meşhur Fatiha tefsiri meselesi vardır. Hazret minbere çıkar, Fatiha’yı yedi farklı şekilde tefsir eder, ilkini herkes anlar sonuncuyu kimse anlamaz. Tahir Büyükkörükçü hazretleri kürsüye çıktığında herkesin anlayacağı şekilde de konuşur, bazılarının anlayacağı şekilde de konuşur, ender-i nadirattan insanların anlayabileceği mevzuları da konuşur, bunların hepsini tek bir vaazda yapardı.

Aşk eri öyle diyor, Mevlana öyle diyor; “Gerçek er o ki, uyuduğu halde kendini sabahleyin yürüyenlerin menzilinde bulsun” diyor. Bilmem cemaatimden bunu anlayan oldu mu? Ne demek o; uykuda dahi bir nefes Allah’tan gaflet etmeyip sefere devam eden insan. Benim bütün derdim bu. Eğer hocam bu dert bize gelmiyor diyorsanız bana haber verin gelecek Cuma derse çıkmayayım. Hocam sen neredesin, dünya nerde! Bırak sen bu hikayeleri! Diyorsanız bana açık söyleyin gelecek Cuma çıkmayayım kuzum, siz kendinize göre bir hoca bulun.”

Demişti yine bir vaazında. Biliyoruz hocam, aşk eri haklı. Gerçek er o ki; alem-i cemale doğduğu halde yürüyenlerin de koşanların da uçanların da menzilinin ötesinde…

Dersimiz bugün de kaldııı muhterem müslümanlar” derdi ve gülümserdi hemen her vaazında.

Hocamın dediği gibi, dersimiz bugün de kaldı muhterem kardeşlerim, Tahir Büyükkörükçü öyle iki sayfayla , iki dakikayla, internet köşesinde, sohbet konusunda anlatıp geçilecek gelişigüzel birisi değildir. Ne kadar çabalasanız da o ders yarım kalır. Bitirecek adam lazım o derse. Şahika ovadan anlatılmaz da anlaşılmaz da. En fazla oturur izlersiniz… İslam ansiklopedisinde hayatı, hatıratlarda hatıraları, televizyonda belgeselleri, internette vaazları mevcut. Okuyunuz, izleyiniz, dinleyiniz. Hazretin hayatını anlatmak değil bu yazıdaki gayem. Dedim ya o haddimize bile değil. Tek bir amacı var bu yazının, Tahir Büyükkörükçü hoca efendi hazretlerinin bu gökkubbede bıraktığı o hoş sadanın baki olduğunu hatırlamak ve hatırlatmak. Tam on beş yıl önce bugün ayrıldı aramızdan. En sevdikleriyle beraber cemal-i ilahiyi beklemekte. Üçler mezarlığı şahikalar diyarıdır, dileyen internetten şöyle bir baksın orada ne zirveler sırlanmış kıyameti bekliyor diye. Tahir hocam da başta Hazreti Mevlana olmak üzere sevdikleriyle beraber o şahika diyarında rahmet deryasında yüzmektedir. Rabbimizden kendisine kıyamet sabahına kadar sonsuz rahmet eylemesini dileriz. Bizleri de şefaatine nail eylesin inşallah.

Yine sultanû’l vaizinin sözleriyle bitirmek isterim bu yazıyı.

Uyukluyor musunuz yoksa? Müslümanlar! Uyukluyor musunuz yoksa? Uyuklayacaksanız beni bırakın istirahatime bakayım! Peki, madem dinliyorsunuz Allah cümlenizden sonsuz razı olsun. Bir daha gazap etmesin inşallah.”

Buyrun aşk ile kelime-i şehadet ‘Eşhedü enla ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu’ kelime-i tayyibe-i münciye-i mübarekesiyle mevla cümlemize gülerek çene kapamalar nasip etsin.”