Dağ çiçeklerine ninniler biriktiren şair
Hece Taşları dergisinin 60. sayısı okuyucular ile buluştu. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Recep Şen’in yazısından olacak. Şen, yazısında Mustafa Pınarbaşı’nı anlatıyor. Pınarbaşı uzun yıllar takip ettiğim bir şairdi. 90’lı yılların sonunda çıkardığımız Martı dergimizde de şiirlerini yayımladığımız bir şairdi Pınarbaşı. Her ölüm erkendir ama onun ölümü de erken ölümlere yazıldı. 2016 yılında 48 yaşında aramızdan ayrılan şaire Allah’tan rahmet diliyorum.
“Bazı insanlar vardır hiç yüz yüze görüşüp tanışmamışsınızdır ama size dost, candan ve yakın gelir nedense. Özel insanlardır onlar sizin için kalabalıklar arasında. Hiç şair dostunuz oldu mu bilmiyorum? Şairlerden bahsediyorum evet. Tılsımlı mısralarıyla gönül telinize dokunan müstesna yüreklerden… Mesafeleri aradan kaldırıp gönülleri yakın eder, birleştirir şairler. Şiirin gücü, şairin maharetidir bu elbette. Bu yazımda benim de okuduğumda etkilendiğim, mısralarıyla ben de iz bırakan ama birçoğunuzun ismini dahi duymadığı bir şairden söz edeceğim sizlere: Mustafa Pınarbaşı. Bir köşede unutulmuş, birkaç vefalı dostu tarafından hatırlanan, gün yüzüne çıkarılan bir şair o. Şiirin kalbinin attığı şehir Kahramanmaraş’tan bir şair. “Büyük Türk Şiirinin Beyaz Kartalı Bahaettin Karakoç” ustanın şiir dergâhından soluklanan ve buradan aldığı feyizle kendi şiir dünyasını kuran bir şair. Biz onu yıllar önce Kırağı’dan tanıyoruz. Kırmızı renkte basılmış Akşam İner Yağmura Tutunarak kitabı ile. Yıllar sonra Serap’1 ile çıkıp geldi.
“Güneşe yazdım kavgamı
Aşktır yücelten adamı
Sana olan bu sevdamı
Sildiğinden haberin yok”
Benim, Mustafa Pınarbaşı’nın şiiriyle tanışmama vesile olan Tayyib Atmaca ağabeydir. ‘Serap -Bütün Şiirler- Mustafa Pınarbaşı’ kitabıyla başladı her şey. Hakikatli hikâyesi olan hayatları okumayı, dinlemeyi seviyorum. Gönül telime dokunuyor böyle hikâyeler, diğerleri tırıvırı. O yüzden almayı istemiştim bu kitabı. Bir hikâyesi, hatırası olduğu için. Kitap, Tayyib Atmaca ve Yasin Mortaş ağabeylerin emeğiyle hazırlanmış ve özel baskı olarak belli bir sayıda basılmıştı. Bu iki şairin bir şaire, bir dosta ve her şeyden önce şiire vefasının göstergesi olarak ve bir kıymet unutulmasın denilerek “Serap -Bütün Şiirler- Mustafa Pınarbaşı” adıyla yayınlandı. Ben de bir vesile ile bu kitabı edinmiş ve kitaplığıma koymuştum. Zaman zaman şiirlerden okuyor hatta kitabın sonuna beğendiğim şiirlerin sayfalarını da not ediyordum. Onlardan bir tanesi mesela:
“Hayra yorulmuyor gördüğüm rüya
Delirmedim aklım başımda güya
Küresel sıcaktan yansa da dünya
Çok yalnızım üşüyorum bu gece”
Tayyib Atmaca’nın giriş yazısından
İki bin yirminin beş şubatında, kara haber geldi beyaz çığlıkla, dağların sırtına hançer saplandı, acımadı çığ önüne çıkana, koştular insanlar can pazarına, toprak kazar gibi karı kazdılar, kimi canlar tenlerinden çekildi, kimi canlar dondurucu ayazda, kendine dokunan bir el bekledi, sesler birbirini yedi bitirdi, bir yarış başladı zamana karşı, herkes dua kuşlarını uçurdu, her dakika bir saate yaklaştı, saatler bir türlü geçmek bilmedi.
Her eve bir figan ateşi düştü, sonra ateş başka evleri yaktı, bir ağıt tutuştu bir ağıt söndü, çocukların gözü yollarda kaldı, analar buz bastı sinelerine, kuşları yemledi avuçlarında, her evin içinde ses sesi yedi, dişler kilitlendi ağızlarında, korkuyu ümitle değişmek için, zorlayıp durdular yâr kapısını, gözleriyle konuştular sustular, ölüm meleğine surat astılar, duydukları masal gördükleri düş, olsun istediler ama olmadı, kopuverdi birden küçük kıyamet.
Biz bir elin parmakları gibiyiz, ne zaman başımız dara düşerse, canımız cananın sebili olur, ölüm aklımızdan ötede durur, damarlarındaki kanın aşkıyla, can kurtarmaya koşar nice yiğitler, kurt gezmez kuş uçmaz bu zemheride, anaların yüreğinden bir parça, sarılırken kar beyaz bir kefene, babaların düşü fırtına boran, hangi ağıt söndürür bu acıyı, hangi dağ kalburla elenir bilmem, kırk bir can düşeği Bahçesaray’da, dilimde söz bitti sukut başladı.
Hece Taşları’ndan şiirler
Postacı tez buluyor adresi özelleri
Silip süpürmüş rüzgâr yoldaki gazelleri
Bir ücret beklemeden doldurmuş çukurlara
Her kaside öpmeden geçmiyor güzelleri
Perhizi bırakmaya yanaşmıyor fukara
Bir yorgun süvaridir yaşadığımız zaman
Işığa bakamıyor gözlerini ovmadan
Felsefe sözlüğümde yorgunluğun adı yok
Öteki teper gelir berikini savmadan
Kendine cenkleşmenin kokusu yok, tadı yok
Bahaeddin Karakoç
Serazad kaygılar peşimde yine
Sonsuzluk çölünde bir garip katar
Garibin gönlünde gariplik yatar
Şaşırma fikrimin dipsizliğine
Mehmet Fatih Köksal
Gülün sevgi bûsesinde,
Şakıyan bülbül sesinde;
Dostun gönül bahçesinde,
Derilen vefa ne güzel!
Gün doğanda, gün batanda,
Göz ve gönül Yaratan’da.
Şöyle mübarek vatanda
Sürülen sefa ne güzel!
Bestami Yazgan
Sunağında nevrûzun leyli, serin ve safir
Gâibe kefil olur camda gölge oyunu
Kaktüsün çengi çöldür ay’da onda misafir
Cemreye yenik düşer kapris yapar kuşburnu
Çıkar sandukasından sürgün tin, sarı çalı
Şeddat’ın İrem’idir bu lunapark masalı
Pan flüd. Mutlu fosil. Sâzende su yosunu
Şeyh’in Hüsn ü Aşk’ıyla uyanır ebedî sır
‘Zuhûr eyler’ Gâlib’den, ‘kûy-i dilârâ’ yansır
Yaşar Bayar
hatıralar almanakta kurumuş bir gül yaprağı
kokladıkça kokusu eksiliyor hayatın
bahar uzaklardan bakıp geçiyor
duruluyor kan damarda
sesim bana çarpıyor
kime seslensem
kulak sağır
dili lal.
dili lal
kulak sağır
kime seslensem
sesim bana çarpıyor
duruluyor kan damarda
bahar uzaklardan bakıp geçiyor
kokladıkça kokusu eksiliyor hayatın
hatıralar almanakta kurumuş bir gül yaprağı
Tayyib Atmaca
Sıyrık 4. kez bizimle
Şiir dergisi Sıyrık 4. sayısına ulaştı. İlk sayısından bu yana kapak tasarımı ve çizimleri ile göz dolduran bir dergi sıyrık.
Editörün içli bir seslenişi var dergiye yakışan. Oldukça samimi ve ruh halini çok iyi yansıtmış derginin.
“Bana duymak istediklerimi söyle” naraları atan insanların çağındayız. “Duymak istediklerimi
söyle ki seni sevebileyim.”
“Sevgi neydi? ” sorusunu tekrar tekrar sormak mı gerekir anlayabilmek için muhabbetin
dilini? Mahbub olan hep muhibbin alfebesini mi kullanmalı onun gönlünü alabilmek için?
Görülmek için aşikâr olmak şart mıdır?
Bu sayı da gönlü bulanık bir editör var karşınızda. Düşünelim, idrake çabalayalım kıymetli
deli tayfası. Aşikar olmadan sevelim. Değiştirmeden, kırmadan dökmeden çözmeye gayret
edelim muhabbet dilini.
Bir hikâyemiz var. Bir sayfa çevirirseniz arka kapağımızda fragmanını göreceksiniz. Bir gün
anlatmayı umuyoruz. Belki bir gün...
Ön kapak tasarımımız çok sevdiğimiz çizerimiz Nevin Yapıcı’ya ait. Kendisine bizi kırmayıp
dört sayıdır bizimle beraber yürüdüğü için şükranlarımızı sunuyoruz. Arka kapak çizimi aynı
zamanda şairimiz olan Gül Şeyma Turan’ın elinden. Gençlere fırsat verince ortaya çıkan
güzelliklere “Sıyrık” adını ilk aldığımız, adımımızı bu diyara ilk attığımız günden beri şahitlik
ediyoruz.
Biz büyümeye kararlıyız ve bu serüvende yeni yüzleri, yeni sesleri, yeni nefesleri tanıdıkça
güçleniyoruz.
Yeni gelenler ve hep bizimle olanlar,
4. adıma hoşgeldiniz
Umarız hoş bulursunuz...
Sıyrık’tan şiirler
Vazgeçiyorum
Çamaşır asılı daracık sokaklardan
Eskiler yüklü triportörlerden
Gemilere tepeden bakan balkonlardan
Kavisli çatılı evlerden giyotin pecerelerden.
Vazgeçiyorum
Eski bir resime bakmaktan
Bir defterin köşesinde duran kırgın ellerden
Uzun bir gecede acılarla ödeşen kelimelerden.
Gökhan Ergüt
İnsanlığı idam
Eden insanların
Yürekleri tir tir
Titreten soğuğunda
Zincire vurulmuş
Düşlerin, yontulmuş
Bakışlarında,
Beklenen, kaçıncı seraptır?
İbrahim Cirit
Yüzün, garip bir sonbahara kavuşuyor.
Süründükçe nefesin, soğuk ızdırabından,
Şimdi küstah tramvaylar ayrılıyor;
Beyazıt yağmurlarından.
Ömer Faruk Burak
Tırnağın etten soyulduğunu aklıma getirdikçe ,
Soyutlandı fikirlerim beyin kabuğumdan..
Yahut, soyu umutlandı bir yeşil gövdenin
Kara toprağa inat filizlenen köklerinden,
En genç dallarına kadar..
Ve ben tutuklandım,
Yargılandım,
Sorgulandım en ücra köşesinde
Parmaklıklar ardı vatanımın.
Nursena Sekmen
şehrin üstüne çöken karanlık benim yalnızlığımdır
gökdelenlerin damarlarına sızan ürperti benim şiirim
güç yitiremez softalığın ruhumun ülkesine
şehrin avurtlarına çöken sisi bir yudumda içmek bırak bana kalsın
vermem kimselere çaresizliğimi
susmuş bir yangını hangi bulut söndürebilir
Salih Mir Ataca
Ihlamur’dan edebiyat ve sinema özel sayısı
Hızına yetişmekte zorlandığım ender dergilerden Ihlamur. İşini titizlikle yapan, her detayı düşünen ve uzak kumanda ile değil konuyu olay mahallinde çözen bir editör var derginin başında. Hakan Sarı’nın yoğun gayretleri ile çıkıyor dergi. Elbette Yusuf Koşar’ın da ismini anmak gerek. Yeni sayı hazırlıkları bilgisayar başında değil konunun merkezinde yapıyor bu ikili. Elbette ortaya da böylesine el emeği göz nuru bir dergi çıkıyor. 88. sayının hazırlık aşamalarını adım adım izledik sosyal medyadan. Bekleyip göreceğiz ortaya çıkan özel sayıyı. Şimdi gönül rahatlıyla tekrarlıyoruz; “Dergiyi yaşat ki edebiyat yaşasın!”
Gelelim 87. sayıya. Edebiyat ve Sinema özel sayısı ile çıktı dergi. Altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.
“Birilerinin henüz “biri bizi gözetliyor” demediği, “gelinim olur musun?” çağrılarının TV’lerde yapılmadığı geçmiş bin yıl, dünyanın acı tatlı tüm hatıralarıyla kapanıyordu. İnsanlık “yeniye” doğru hızla sürüklenen dünyanın “bilim kurgusuna” kapılmış, bir sonraki adıma seyyar lamba çekiyordu. Hızla milenyuma giriyorduk. Yeniçağ, yeni bir yaşama kültürü, bir zihin konforu, bir göz kamaşması vaat ediyor; hayat kendine teslim olunan hikâyelerden ziyade, zorla kendine dâhil edilen hikâyelerde yön buluyordu artık. Her ne kadar üstü kapatılmaya çalışılsa da derin izler yine de zamana taşıyor, sızısı ne bir ömür diniyor ne de azalıyordu. Bir hatırlama biçimi olarak; şimdiyi unutturan sesler ya da renkler, yani bir takım hikâyeler yine de bizle beraber yol alıyordu.
İşte bir hatırlama biçimi olarak, bir yol azığı olarak durdu yıllarca bende Tabutta Rövaşata. Hayal ile gerçek arasında, var olup olmadığı bile belli olamayan, hayatın ıskaladığı Mahsun’un hikâyesi... Derviş Zaim’in 1996 yılında yazıp yönettiği, bu zamana taşan, eskimeyen, diri ve izleyenlerine sağlam bir dayak attığı filmi… Üstü kapatılamayan, çağın pansumanlayamadığı bir yara…
Herkesin bir bedel ödediği bu hayatın, çok önden kaybedenidir Mahsun filmde. Sokaklarda çoğu zaman göz göze gelmekten kaçtığımız binlerce evsizden biridir. Hikâyesi desem de bir hikâyesi de yoktur aslında. Hayatın hesaba kitaba gelmeyişini bellemiştir çoktan. Sağır edici bir sessizlikte yaşar her şeyi. Yersiz yurtsuzdur. Arada babacan tavırlarıyla ona kol kanat geren Reis’in (Tuncel Kurtiz) teknesinde, onun gibi evsiz olan Sarı ile balığa çıkıp, kazandığı parayla içki içer. Kalacak bir yeri daha doğrusu gidecek de bir yeri olmadığı için Zeki’nin kahvesinde oturur. Geceleri de ya inşaatta ya sığındığı bir kayıkta geçirir. Hava soğuktur. İstanbul soğuktur. İnsanlar soğuktur.” Abdullah Kasay
“Edebî metinler çok daha derindir. Senaryo derin bir metin değildir. Hatta senaryonun artık ekrandaki karşılığı dediğimiz film de kitap kadar derin olamaz. Yaprak Dökümü bir romandı. Dizisini seyrettik, reyting rekorları kırdı. Ama romanı okuyan hemen herkes, romanın derinliğinin dizide olmadığını söyledi. Kimisi senaryoya, kimisi rejiye çamur atabilir. Ama dünyanın en iyi yönetmeni bir araya gelse Yaprak Dökümü’nün yazarını da o ekibin başına danışman tayin etsek, eşyanın tabiatı gereği, sinemaya veya diziye dönen hiçbir şey romanın tadını vermez.
Yüzüklerin Efendisi serisini okumadım ama filmini seyrettim ve çok sevdim. Koku diye bir Fransız filmi vardır, onu ekranda izledim ve izlerken bu film bir şey anlatmak istiyor ama anlatmıyor, diye düşündüm. Filmin kesinlikle felsefi bir gönderimi var, senaryo çok iyi çalışılmış, demek ki rejide bir sorun var diye kendi kendime bir zanda bulundum. Birkaç ay sonra bir dost meclisinde bir sohbet esnasında o aslında bir roman, denildi. Onun romanını okumuş olsaydık felsefi göndermelerin ne olduğunu anlamlandırabilirdim. Ekran en fazla hissettirebildi, adlandıramadı.
Senarist, görüntülerle düşünür. Hareket vardır, ışık vardır. Eylemin kendisi, jestler, mimikler, hadiseler, senaristin gözünün önünde döner. Onları sahne sırasına, kurgusuna filan riayet ederek kelimelere aktarır. Ama roman yazarken, hikâye oluştururken, edebî bir metin kaleme alırken kelimelerinizle düşünürsünüz. O kelimler nihai muhatabı okura ulaştığında görüntüye, eyleme dönüşür. Görüntüden kelimeye, kelimeden görüntüye… Senaryo ile edebî metinlerin en büyük farkıdır bu.” Ahmet Turgut
“Yeşilçam’da Türkan Şoray kara iri gözleri, orta boyu, yuvarlakça hatları ile ‘Anadolu’; Filiz Akın sarışın, zayıf, şehirli yüzüyle ‘Batı’; Fatma Girik ‘mücadele’; Hülya Koçyiğit ‘masumiyet’ demekti sanki.
Yeşilçam zamanla, bir şeyi daha öğretecekti bana; insan yüzleri şehirlere benziyor; Yıldıray Çınar Samsun’du meselâ, Özay Gönlüm Denizli. Neşet Ertaş her ayrıntısıyla Kırşehir’di, Âşık Veysel Sivas. Nuri Sesigüzel Urfa yanığı sesli, Urfa yanığı yüzlüdür de Ümit Tokcan Ordu Ordu bakar, Ordu Ordu söylerdi buğulu sesiyle türkülerini.
‘Çarşamba’yı Sel Aldı’yı seyredişimin üzerinden kocaman kırk sekiz yıl geçmiş; yüzlerce film seyretmişim bu sürede. Sinan Çetin’in ‘Prenses’ini, ‘Propaganda’sını unutmam meselâ… ‘Züğürt Ağa’yı, ‘Arabesk’i unutamadığım gibi. Hâlâ da ayda bir, bir Türk filmine gitmeden edemem. En son ‘Naim’e gittiğim gibi.
Yeşilçam bir hayal, bir rüya, bir masaldır hâlâ benim için.
Yeşilçam bir saba rüzgârı, bir tatlı esinti, bir Samyeli’dir benim dünyamda.
Yeşilçam’ın kırk sekiz yılının özeti şudur bende: Çarşamba’yı sel, benim başımı Yeşilçam yeli aldı. İyi ki de…” Asaf Meriç
Necip Fazıl bir senarist ve sinema adamı olmadığı halde tiyatroda olduğu gibi sinema için de gördüğü boşlukları doldurmak amacıyla sinema için metinler üretmiştir. Onda, sinema yazarlığı, oyun yazarlığı, şairlik iç içe geçen alanlardır. Diğer sanat meşgalelerinden ayrılmayan, birbirini bütünleyen alanlar… Büyükdoğu dergisinin ilk sayısında sinema hakkında bir pasaj vardı. Diyor ki; “Sinema, fikir ve ruhun emrine geçtiği takdirde şüphesiz ki azimetli bir imkân ve inşa planıdır. Fakat bugün bu planı dolduran cevher bütün hüneri körkütük nefisleri lif lif cezp etmekten ibaret bacak ve vücut hazretleridir. Gerisi sadece bu hüdayi nabit kıymetin etrafında bir yüzüğün ana taşını halkalayan kırıntı mücevherler gibi bir şeydir.” Sinemayı büyük kavramlarla açıklıyor Necip Fazıl. İdeolocya Örgüsü’nde, “Başyücelik Emirleri” başlığı altında yer alan pasaj var sinema konusunda. “Yerli ve ecnebi bütün nevileriyle kati devlet murakabesi altına geçebileceğini” söylüyor. Bundan sonraki pasajlarda da “sansür” kelimesini kullanmış. Burada Necip Fazıl, sinemanın estetik durumundan, doğasından bahsetmiyor. Bunu çerçevelemesi gerektiği ilke ve kurallardan bahsediyor genel olarak.
Necip Fazıl’ın eserlerinden sinemaya uyarlanmış sekiz tane sinema filmi tespit ettim. Üç video uyarlaması var, bir tane de televizyon filmi var. Namıdiğer Parmaksız Salih filmi, ilk filme alınan eseridir. Turgut Demirağ’ın yapımcısı olduğu bu filmi Faruk Genç yönetti. Haftalık resimli dergi yayınlanıyordu o tarihlerde. İstenilen aktör bulunamadığı için Parmaksız Salih rolünü Necip Fazıl’ın kendisi oynamak istediğini söylüyor. Hatta Turgut Demirağ, daha sonra bir gazetedeki beyanatında diyor ki: “Necip Fazıl’dan gelen bu teklif üzerine derhal teknik tecrübelere giriştik.” Yani kayda almışlar Necip Fazıl’ı. “Ses mükemmel, makyaj son derece iyi tesir bırakıyordu. Eseri sanki yaşıyor gibi oynuyordu. Kelimesi kelimesine bütün eseri iyi biliyordu. Ruhunu canlandırıyordu. Ama son dakikada çıkan bir ihtilaf yüzünden kendisi ile anlaşmak kabil olmadı. Biz de birbirimizden bu şekilde uzaklaştık. Eserin tekasür noktası hatta yüzde 60-70 yükü başrolde temerküz ettiğine göre temsil edecek şahsiyet noksanının bende uyandırdığı bezginlik üzerine eseri Faruk Bey’e verdim.” diyor Turgut Demirağ. İki versiyonlu bir filmdir bu. 1968’de de ikinci versiyonu yapılmıştır. Orada yapımcı Turgut Demirağ filmi kendisi yönetmiştir. Necip Fazıl’ın bir yazısı var Büyükdoğu’da Turgut Demirağ’a ithafen yayımlıyor. Orada hiçbir yerde rastlamadığım ilginç görüşü var. Sinema dili ve estetiği konusunda düşüncelerini aktarıyor:
‘Film sektörümüz işi o kadar bilgisizce ve isteksizce ele almıştır ki makineyi son dakikada ölen adamın yüzüne yaklaştırmayı bile düşünmek ve oradan bir şafak manzarasında son intibaları toplamak, seyirciye bir fikir payı ayırmak zahmetinden bile kendisini müstağni görmüş. Vakaları mütemadi bir uzaklık planından takip etmiş. Artistlere hiçbir tip ve karakter talim edilmemiş. Teknik hatalarla ve ezbere atmasyonlarla doldurulmuş.’ Kamil Engin
Mehmet Bozdağ ile edebiyat, tarih ve sinema üzerine
“Her ne kadar yaptığı işler isminin önüne geçse de Mehmet Bozdağ ismi artık ülke genelinde bilinen ve kabul gören bir isim. Diriliş Ertuğrul, Yunus Emre, Kut’ül Amare gibi tarihten ve kültürden beslenen yapımları ile tanıdığımız Bozdağ şimdi de Türkler Geliyor filmi ile gündemde. Yusuf Koşar’ın Bozdağ ile gerçekleştirdiği söyleşi yer alıyor dergide.
Diriliş Ertuğrul özelinde söylüyorum. Bu dizi, onlarca ülkede yüz milyonlarca insan tarafından izlendi ve hâlâ izleniyor. Yabancı memleketteki bir çocuğumuz izlediği bir karakterden etkilenerek “Baba ben Türk oldum” diyorsa bu bizim için yeterlidir.
Ye’se düşmüş bir kardeşimiz daha önceden yapmış olduğumuz Yunus Emre – Aşkın Yolculuğu dizisini izleyerek kendisini silkeleyebiliyorsa bu mutluluk her şeyden önemlidir. Yine iki sezon boyunca ekranlarda izlediğimiz Mehmetçik Kut’ül Amare dizisini izleyen gençlerimiz Süleyman Askeri’nin, Halil Kut’un ve diğer şehitlerimizin verdiği mücadeleden haberdar olup, O’nları kendisine rol model alabiliyorsa yaptığımız işin kesinlikle doğru olduğu kanaatindeyim.
Yaptığımız tüm işleri de bu temel düstur üzerinden hareketle gerçekleştirdik.
Diğer taraftan Amerika veya Avrupa sinemasının kültürlere aşıladığı bir gerçeklik var. Hepimiz Superman, Batman, Rambo gibi fantastik veya yarı fantastik kahramanların olduğu sinema kültürünü izleyerek büyüdük. Bu karakterlerin temel özelliklerine bakınca her birisi yaratılmış olan bir kul olarak değil de mitolojik bir titan gibi bilinçaltımıza nüfuz ediyor.
Oysaki bizden önceki nesillere; insan-ı kâmil olan kimseler örnek olarak gösterilirdi. O nesil yaratıcı karşısında acziyetini yaşamına yansıtan Allah dostlarının, töreden kopunca başına olmadık iş gelen Türk beylerinin hikâyelerini dinleyerek büyüdü. Bu gerçeklikle varlıklarını sürdürdüler. Süregelen yıllarda, ekranların artık ceplerimize sığdığı bu dünyada öz değerlerimizi yıkıma uğratacak her şeyin kuvvetimiz ölçüsünde karşısında durduk, duracağız.”
“Bu, anlatılan tarihsel dönem ve elimizde dönemle alakalı bilgilerle doğrudan alakalı bir durum. Mesela; Mehmetçik Kut’ül Amare dizisini yaparken askerlerin giydiği elbiselerden tutun da yedikleri yiyeceklere kadar her şeyi tüm gerçekliğiyle izleyiciyle paylaştık. Bir Ortaçağ dizisi veya filmi, yapıldığı zamanda dönemle alakalı tüm akademik metinler mutlak suretle taranıp mümkün mertebe gerçeğe sadık kalınır.
Ancak biraz önce de söylediğim gibi, dizi veya film üzerinden tarih dersi verilmez. Tarih de buradan öğrenilmez. Biz tarihi gerçeklere mümkün mertebe sadık kalarak kurgusal bir düzlemde insanlara tarihini öğrenmesi için şevk vermeye, onlara şu’le olmaya gayret ediyoruz. Takdir edersiniz ki film ve dizileri de belgesellerden ayıran gerçeklik tam olarak burada.”
“Öncelikle ekip olarak yaptığımız işin farkındayız. Gözden kaçacak en ufak bir hatanın geri dönüşü olmayacağını iyi biliyoruz. Yönetmeninden, kostümcüsüne, ışıkçısından, oyuncusuna, asistanından servis şoförüne kadar herkes inandığı bir işi yapıyor. Zevk alarak, inanarak yapılan işlerde de herkes otokontrolünü sağlıyor. İzleyicimize en üst seviyede bir seyir zevki verebilmek için tüm
Sanat Felsefesi Üzerine Derkenar – III
Dergide merakla beklediğim yazıların başında geliyor Muhammed Enes Kala’nın yazıları. Her sayı farklı bir dünyanın kapısını açıyor bizlere. Her yazının merkezinde bir yolculuk var aslında. Kul olarak düştüğümüz yolda karşımıza çıkanlar anlamlandırma çabası bütün olup bitenler. Sanat felsefesinin sorguladığı birçok konuya açıklık getiriyor Kala.
“İnsan rahimler arası yolculuk yapan canlıdır. Âlem-i ervah bizim madde ötesi ilk rahmimizdi. Oradan ana rahmine düştük. Anne rahminden sonra ise toplum rahmine düşmüş olduk. Kısmetli olanlar, oradan kabir rahmine geçecekler. Sonra ilahi daire tamamlanmış olacak. İnsanın yaşamış olduğu fiziksel gerçeklik, sosyal gerçeklik, mekânsal gerçeklik ve zamansal gerçeklik onu tüm boyutlarıyla sarıp sarmalayan esaslı bir rahimdir, sosyal rahimdir. Dolayısıyla bizler insanoğulları olarak rahimler arası yolculuk yapan canlılar olarak rahimsiz kalamıyoruz. Buradaki rahimden esaslı olarak bizi kuşatan, alt gerçeklik ve üst gerçeklikten bahsetmek istiyoruz. İnsanoğlu onlar olmaksızın insan olamıyor ve kalamıyor. İnsanı, yaşadığı âlem sadece fiziksel olarak kuşatmıyor. Yaşadığımız âlemde insanı saran ve onun fizyo-biyolojik tarafının yaşamda kalabilme imkânını sağlayan atmosferden söz edebiliriz. Ne var ki insan sadece bedene indirgenemeyen, maddeyi aşan bir tabiata sahip görünür. O halde, hayat, insanın yaşamını sürdüğü boyuttan başka bir boyutta/âlemde aranmalıdır: Metafizik âlem.”
“İnsanı, ortak ve paylaşılabilir anlamlardan uzaklaştıran zemin, kuşkusuz üst gerçeklik ve alt gerçeklik imkânlarının parçalandığı bir dizgeyi bize sunar. Kendisini “Theo/Tanrı”dan uzaklaştıran bir anlam küresi aşkınlıktan kopmuş ve koparılmış olur. İdrak canlısı da olan insan, kendisini aklıyla aşkın sahaya bağlamadığı sürece yakaladığı her anlam sadece içkin olup, zaman ve mekânla mukayyet kalır. Ne var ki insan, “Aşkın Olan”ın yerine kendisini ikame etme çabası içinde de olduğu için kendisinden sadır olan anlamların sonlu, sınırlı, zaman ve mekânla mukayyet olduğunun farkına varamaz. Bu çerçevede “eşya”ya ilişkin geliştirdiği anlamların merkeze taşındığı hesaba katılırsa, insanın kendi merkeziliğini de riske atmış olduğunu görebiliriz. O halde yeni üst gerçeklik, “Theo/Tanrı”dan mahrum olarak eşyaya tahakküm eden insani düzlem yani “Logos/İnsan ve Ontos/ Eşya” olarak (modernite), sonrasında ise insana tahakkümde bulunan eşya düzeni yani “Ontos/ Eşya ve Logos/İnsan” olarak (postmodernite) tezahür eder. Bu gerçeklik dağılmış, parçalanmış ve sekülerleşmiş bir anlam(sızlık) küresi olarak karşımıza çıkar. Yukarıda ifade ettiğimiz parçalı ve parçalanmış bir yaklaşımla kendini gerçeklikten kopararak anlam ifade etmeye çalışan tahakküm edici sanat anlayışının bu küreden sadır olduğunu söylemek aslında yanış olmasa gerektir.”
Fahri Tuna’dan Selvigül K. Şahin portresi
Anlatan Sakaryalı anlatılan Tokatlı. Daha ne olsun. Tam da benim gibi. İki şehrim de var yazıda. Tuna yine bir portre yazısı ile karşımızda. Öykücü Selvigül K. Şahin’i anlatmış Ihlamur’da.
“Rengârenk öyküler yazıyor bizim için. Hüzünlü denemeler.
Adı Selvigül. Selvi boylu bir kız. Beklentiniz bu değil mi? Hayır bu olmasın. Her Anadolu kızı gibi orta boyludur. Buradaki telmih selviye, boya değil güle olsun; öyle anlayın lütfen. Güle meftundur Selvigül Şahin. En çok güle evet. O gül medeniyetine sevdalıdır zira.
Güle, yani efendiler efendisine, resuller resulüne.
Tokat Reşadiyeli kız. Reşat altını gibidir. (Annem methettiği biri hakkında ‘Reşat altını gibidir, hile hurda yoktur onda’ der daima.) Sanırsınız ki Sultan Reşat, hatta Sultan Hamid döneminden kalmadır bizim Selvigül. Öylesine eski, öylesine, derin, öylesine geniş: Bir ayağı Yemen’dedir, bir ayağı Bosna’da. Kırım’da ondadır, Filistin de. Bağdat kadar Üsküp, Prizren kadar Konya, Bursa kadar Plevne Plevne atar onun kalbi. Ama en çok Kudüs Kudüs.
İstanbul’un Reşadiye’sinde doğmuş, Babaeski’sinde büyümüştür ya, uzunca süredir Başakşehir’indedir.
Bakmayın Babaeski’de büyüdüğüne; babasız bir çocuk olarak büyüdü o. Annesi hem ana hem baba oldu ona. İstanbul’un ümmisi, Anadolu’nun irfan profesörü anası; asi, sanatçı ruhlu evladını sabırla şükürle kuşatan kahraman bir ana.”
“Cinnetten Cennete Uzanan Bir Yalnız Yürekti Ayşe Şasa ablasıyla sık sık. Tükenen Bedeniyle Yollara Güller Seren Gülseren oldu bazen. Gün oldu Ayla Ağabegüm oldu, gün oldu Alia’nın kız kardeşi. Çoğu kez yüreği yangın yeridir onun: Gazze’de akşamdır yüreği, Kudüste gece.
Kaleminin Yazgısını yaşıyor bir ömür Selvigül Hanım. Uyanık Bir Bilinçle Hakikate Yürümek derdiyle Hızırla Yolculuğa çıkmış o, görüyoruz bunu. Herkesler de görüyor zaten.
Vefalıdır. Dost düğünlerinde dost ziyaretlerinde görürsünüz onu sık sık.
İnsanlığı, insancıllığı kaleminden ileridir de geri değildir.”