"Sömürge Altındayız"

Doğu Karadeniz’deki Arapça yazılı tabelaların gündeme geldiği kadar Akdeniz’deki Rusça yazılı tabelalar konuşulmadı. Suriyeli mültecilerin düzensiz göçü kadar Ukraynalılardan rahatsız olunmadı. Halbuki hepsi aynı kefede değerlendirilerek kültüre ve dile sahip çıkılmalıydı.

"Batı, beynini sömürdüğü insanlara kendi uyruklarına sağladığı konfordan pay verip gönül alır."

Haldun Taner

TDK’de sömürgenin anlamı “Bir devletin kendi ülkesinin sınırları dışında egemenlik kurarak yönettiği ekonomik veya siyasal çıkarlar sağladığı ülke, sömürülen ülke; müstemleke, koloni” olarak veriliyor. Fakat biz, bu tanıma uymayan türden bir sömürge altındayız. Daha fenası ise bunun farkında değiliz.

Konforlu hayatlarımızın içinde -üstelik refah seviyemizi beğenmezken ve ekonominin hâline söverken- ne çok şey yitirdiğimizin üzerine düşünmüyoruz. Son model telefonlarımızdaki ekran sürelerimizden, anlamsızca istiflediğimiz ihtiyaç dışı alışverişlerimizden bahsetmiyorum bu sefer. Modernitenin içinde savrulurken ruhumuz duymadan ayağımızın altından toprağımızı çekmeye çalışıyorlar desem?

Doğu Karadeniz’deki Arapça yazılı tabelaların gündeme geldiği kadar Akdeniz’deki Rusça yazılı tabelalar konuşulmadı. Suriyeli mültecilerin düzensiz göçü kadar Ukraynalılardan rahatsız olunmadı. Halbuki hepsi aynı kefede değerlendirilerek kültüre ve dile sahip çıkılmalıydı.

Rusların Akdeniz üzerinde hakimiyet kurma sevdası yeni değil. Son zamanlarda ülkesi dahil olmayanların, topraklarımızdan pay alarak kuracaklarına inandıkları bir ülke bile tahayyül ediliyor. Coğrafî ve stratejik konumumuz, başka ülkelerin de gözünü topraklarımıza çevirirken hatırlatmakta fayda var: Her savaş, topla tüfekle olmaz.

Azınlıkların “azınlık” olduklarını bilerek, toprak sahibinin milliyetine, diline, kültürüne saygı duyarak ve bunları esas alarak hatta başına “ana” ifadesi getirildiğinin bilincinde -kültürel bir âhenkle- birlikteliğini sürdürmeleri gerekir. Bugün ise öz vatanımızda yabancı dillerden okuyup anlayamadığımız tabelalar karşısında hayrete düşüyor ve sorguluyoruz: Sömürge altında mıyız? Neden başka dillere maruz kalıyoruz ve bu normalleştirilmeye çalışılıyor?

Yakın zamanda Çadlı bir genç kızın videosuna denk geldim: Kendi ülkesinde çok fazla dil konuşulduğunu ve hatta bazı arkadaşlarıyla Türkçe olmasa iletişim kuramayacağını söylerken Türkiye’nin her yerinde Türkçe konuşulmasına imrendiğini dile getiriyordu. 1930lu yıllarda üniversite eğitimi büyük bir statü sebebiyken yurt dışında üniversite erişmesi çok zor bir fırsat olarak görülüyordu. Bu fırsatı elde eden zengin çocukları veya çok başarılı gençler (Avrupa’da okuyup geldikten sonra) konuşmalarında araya sıkıştırdıkları yabancı kelimeler yüzünden “züppe” olarak damgalanırdı. Bir de entelektüel / aydın geçinen kısmın araya Fransızca kelimeler sıkıştırma sevdası vardı. Buna karşılık günümüzde eğitim seviyesine bakmaksızın -yalın bir özentilikle- sosyal medyanın etkisine kapılan herhangi bir birey, yaşı kaç olursa olsun, kelime dağarcığı kısırlaşmış ve yabancı kelimelerin akıntısına kapılmış görünüyor. Söz gelimi; Arkadaşlarıyla buluşmuyor, “date”e çıkıyor; midesinde kelebekler uçuşmuyor, “lovebombing” yaşıyor; görmezden gelmiyor, “ghost”luyor; kendine bakmıyor da başkaları adına utanıyor, pardon “cringe” buluyor!

“-Dinozor musun abi? Biz böyle konuşuyoruz ne var sanki yaaa!

-Off amma duyar kastın.”

Demeyin. Düşünün:

Bir milleti zehirlemek için önce ondan millet olma şuurunu alırsınız; bunu da dilini ve kültürünü yozlaştırarak yaparsınız. Başkalarının aklıyla düşünmeye başlayanlar kendi kimliklerinden utanmaya başlar ve günün sonunda o kimliği taşımak istemezler. Kendine yabancılaşan nesillerin toprakla, bayrakla bağı kalır mı?

O hâlde sizce de sömürge altında değil miyiz?

Gönlümüzü aldatmacayla alanlara kapılmayıp gönüller yapanlardan olalım. Yunus’u, Mevlâna’yı, Kaşgarlı Mahmut’u ve dahi o günden bugüne dilimizi koruyan kim varsa hepsini bilip izlerinden gidelim. Şuurumuzu uyanık, idrakimizi diri tutalım.

Hâlâ ikna olmadıysanız yapay zekâya sorabilirsiniz, ne de olsa artık düşünmenin bile gereksiz olduğu bir çağdayız. Değil mi?