Şimdi herkes onu tartışacak!

Dövülen de biziz, barışalım diyen de!

Bahçesi yerle bir olan da biziz; bahçeden meyvayı ağyara veren de!

Ne diyelim; kötülüğe iyilik diyor bir kardeşimiz… sert bir müzikle! 

http://www.whitepeace.com/ 

Müslümanlar da müzik yapar; hem de ahengin hamuruyla, özüyle!

İslam'ı teneşir taşıyla bir tutanların çıkardığı bir gazetede, çok içli bir haber yapılmıştı bir vakitler. “Çamlıca'da çarşaflılar topluca namaz kılıyorlar!” diye. Çamlıca, zannedersiniz ki Manhattan. Ya da Tel Awiw sahil şeridi. Yahudi mahallesinde ya da Nasrani semtinde kurban kesilmiş gibi kınama dolu bir haberdi işte. O gazete hala devam ediyor “biz de müslümanız; müslümanı en iyi biz karalarız” demeye.

Son günlerde “Çarşaflı komedyen, çarşaflı teknocu” yollu haberler ve yanında da alaylı yorumlar neşet etti medyamızın “müslüman lakin müslümana kinli” cenahında. Bu sebepten medyatik görünen lakin temelinde; “siz müzikten de mizahtan da anlamazsınız!” yollu o kibirli haberlere bir taş atma vakti geldi.

 

Tekno müzik bir şekilde hayata dahil oldu. Olmasa şaşardım! Zira, “makinalaşmak” şiirini hatırlarsınız Nazım Hikmet'in. Bir bakıma sanayileşmenin dal budak sardığı bir zamanda bu tarz bir şiir yazmak ne kadar elzem ise; enstürmanların modern sancıyı anlatmaktan bizar olduğu zamanda da tekno'nun canlanması doğaldır. Bir doğallık daha var: Müslümanlar da bu imkanları kullanarak müziklerini icra ederler, mesajlarını verirler. Gocunacak ne var bunda? Yani, yeşil pop denildi, ilahi, mevlüt okuyun, def çalın oturun oturduğunuz yerde, denildi. Öyle ya, biz müziği çok tartıştık, kadrini bilmedik(!) Müzik icra edenler - daha çokta hırsızlama bestelerin altına da imzalarını atıp- bi güzel yutturdular aleme müziğin nasıl yapılacağını. ( Erkin Koray, Ajda Pekkan, İbrahim Tatlıses bilhassa Araplardan aşırdıkları bestelerle… Sezen Aksu'nun “şinanay”ı ise bi güzel Farisi iken!)  her neyse, çalıntıları ve güya müzik otoritelerini bir yana bırakıp “Çarşaflı Teknocu”nun müziği hakkında yazmak istiyorum. Kıyaslama yapmak hırsızları şanlandırmasın!

Ya Habibe, Söyle Şarkını!

Habibe, Suudi Arabistan doğumlu. Doğduğu ülkede müzikle iştigal etmiş. Bir yan alan, bir hobi değil bir uğraş olarak ilerlemiş bu alanda. Onbeş yaşında Türkiye'ye gelen sanatçı lise'den sonra devlet eğitimi almamış ancak kendisini İslamî ilimlerde yetiştirmiş ve eğitimci olarak çalışmış. Yüreğini bırakmayan müzik Habibe'de savaşa karşı bir çığlık olarak meydana çıkmış. (Papa'nın 'İslam savaş dinidir!' yollu beyanatı ve özellikle 2003 Bağdat kıyımı Habibe'yi çok etkilemiş, üzmüş.) Birileri: Otursaydı oturduğu yerde; diğerleri: Aman senin neyine müzik yapmak, git evine kapa kapını dese de kanaatimce Habibe güzel bir eylem gerçekleştirmiş: Bir insan olarak, hem de daraltılmış bir alanda yaşamaya zorlanan bir insan olarak (Giyiminden dolayı kamusal alandan tard edilen; geleneklerden dolayı müzikle ünsiyet kurması sakıncalı görülen) “vicdanî” bir cesaretle yola çıkmıştır. Tabi bu yol hor görenler ve müziğin gücünü azımsayanlar tarafından görülmeyecek kadar zorlu. Ancak Habibe, White Peace (Beyaz Barış) ile iyi bir giriş yapmış zalimler, hırsızlar, suskunlar,  sinek vızıltısını keman sesi zannedenlerin ve cümle alemin bağıra bağıra konuştuğu arenaya.

Nothing'i dinlerken “yokluğun” adeta yanımızda yöremizde çöl kumlarını savuran bir rüzgar gibi dolaştığını; Jesu to Muhammed'de olağanüstü bir oparet, ilahî bir koro, mahşer yürüyüşü; White Peace'de barışsız bir dünyada sanki tırpanların insan başaklarını nasıl doğradığını, o kıyım sırasında bir yaşlı kadının ağıt yaktığını; Welcome to Muhammed'de Medineli kadınların Efendimize seslenemeyip bin küsür yıldır içlerinde dua gibi duran o “Hoşgeldin ya Nebi!” sesini hissedebilirsiniz. Belki de daha fazlasını hissedebilirsiniz; zira, müzikal altyapı ile verilmek istenen “barış” mesajı sıkı desteklenmiş. “Savaşalım kardeşim. Ne bu böyle, barış, barış lafları?!” diyenlerin haklı veya haksız olduğunu tartışmıyorum! Ama şunu söylemek istiyorum: Bir sanatçı bir orduya benzer. Savaşmasa da caydırıcı gücü vardır. Habibe'nin de dediği gibi “Belki çok farklı insanlar sahiplenecekler” Habibe'nin müziğini ve sesini. Ama Habibe'nin yanıldığı bir yer var: "Belli bir kesimin beni sahipleneceğini zannetmiyorum. Özellikle de benim gibi giyinenlerin.” Sözlerini sanırım okuyan, araştıran, düşünen, tartışan, yazan, kavga eden, okuldan atılan, müziğe ve sanata ilgi duyan “kendisi gibi giyinen” ciddi bir kitle olduğunu düşünmeden söyledi. Habibe ablamız  üzülmesin: Müslümanlar “iyi müziği de iyi insanı da tanırlar.” Tanımak istemeyen, yok saymak için kulağını tıkayan, yakıştıramayanlar kendileri düşünsünler. Barış, sabrı en çok zorlayan eylemdir. İnşallah bu “Barış” yolculuğunda muvaffak olur.

Zevk İçin Çalıp Söylemeyen…

Şehriyar Bahrani'nin yönettiği Saint Mary (Meryem) filminin müzikleri geldi aklıma White Peace'ı dinlerken. Koro, orkestra ve özellikle de Anadolu Ateşi'nin müziklerini yapan ekiple yapılan çalışmalar eğer bir ileri aşamaya geçerse “sıkı film müzikleri” de yapabilir Habibe.

Habibe'nin kendini sahiplenmeyecek kardeşlerini umutlandıracağını; müziğini ve giyimini beğenmeyenleri utandıracağını umut ediyoruz.

Bağdat katliamından yüreği yanan bir insanın tüm kınamalara rağmen şarkı söylemesi, bu şarkılarla vicdanlara çığlığını duyurması önemlidir.

Aktivist, sınır tanımayan bir yürek, Irak'ta canlı kalkan olmak için yola düşmüş bir kızdan bahsediyoruz arkadaşlar. Mahallemizde kaçak-göçek enstürmanını tıngırdatmak yerine “dikenli tacı” başına geçirmeye razı olmuş bir insan.

Habibe'ye kulak vermeliyiz. Barış'ı unutmamalıyız; bu arada Bağdatları ve özellikle de Müslümanları “eline vur ekmeğini al” diye tanıyanları da unutmayalım!

Mağdurdan yana tercihini yapan bir ahenk, bir vakıf kurmak için kollarını sıvayan bir kadın ve belki de savaşta kadınların daha çok kaybettiğini anlatan bir film çekecek Habibe. İşi zor. Yaşamak kadar zor.

Allah yardımcısı olsun!

 

(En üstteki sorunun cevabı:

Müzik zevk-ü sefa için olursa elbette dolanır çarşafa!

Biz müzik yapınca alay edeni kapak yapalım Cafcafa!)