Sadece türküler çalmıyor! Kentin ruhunu insanlardan çalanlarla da mücadele ediyor. Hem ozan, hem kentli, hem soylu, hem de bizim yurdun çocuklarına adam olmayı öğütlüyor. Modernizmin yabancılaştırdığı kalbimize, yerli söylemlerden yenileştirilmiş soylu melodiler besteliyor. Geleneğin kötü tekrarından, geleceğin taze ufuklarına, kirli harflerden arındırdığı şiirleriyle yürüyor. Kültür haritamızın yozlaştırılmış paradigmalarına yeni açılımlar aşılamanın kavgasını veriyor. Yabancılaşmadan uzak, alternatif bir patikada yürüyor. Her insancıl dava gibi daha zorlu, her soysuzluğun karşısında daha asil, her uzaklaşmanın karşısında daha yakın bir dili tercih ediyor. Farklılaştığımızı, öze dönüşün onurlu ve çetin bir sınav olduğunu göstermek için, bir dağ başında kentin ölü ruhlarına “Uyanın” diye bağırıyor.
(*)
inanmak gibi falan mesela
direnmek
gücenmek
ya da tükenmek türünden
daha marjinal istekler
yani hepsi bir arada
sen gibi
ben gibi
Deli bu adam! Sözünü esirgemiyor. Tam tersine, sözü bahşedene şükrederek konuşuyor. Ne kaygı duyuyor, ne de popüleritenin dayatmalarına müziğini ve duruşunu feda ediyor. Müziğe bakışını, “Benim müziğim, ticari kaygıları önceleyen popüler dili tercih etmez” diyerek özetliyor. “Popüler kültür beni bağrına basarsa o zaman tereddüt ederim” diyerek bütün renkli heyulalara meydan okuyor. İşte bu yüzden “Ben, müziği herkes beni dinlemesin diye yapıyorum” dediği hâlde kimse onu tüketemiyor.
O, genele hitap etmekten kaygı duyabilecek kadar cömert! Az sayıda ama nitelikli dinleyiciyle zihinsel anlamda kurtarılmış bir alanın peşinde, kitlelerden uzakta durabilecek kadar bencil ve cimri, bütün sırt sıvazlamalara sırtını dönerek “Dinleyici beni seçmez, benim müziğim dinleyicisini seçer” diyebilecek kadar yalnız ve cesur davranıyor. Hayata bakış açısını soranlara ”Onlar benim hayat karşısında kişisel cevabımdır” diyerek şarkılarını ve şiirlerini adres gösteriyor. Müziğini ve şiirlerini popüler kültürün saflarına sürgün etmek için çabalayanlara soylu söylemler geliştirerek direnip, ahlaklı bir duruş için kirlenmemeyi sanatsal bir söylemden çok daha öteye taşıyıp, yaşam biçimine dönüştürüyor.
(*)
Madem ki yaşamak üstüne
çokça kuram okumuştuk
ve madem ki uçarı çocuklar gibi
acılara uçuşmuştuk
öyleyse bir başka anlamı olmalıydı
yaşıyor oluşumuzun
Medya soytarılarının hayatın ortasına bıraktığı her lekeli cümle medeniyetimizi, özümüzü ve kalbimizi zehirliyor. O, post modern anlayışın uzantısı olarak batı toplumlarının ahlakını ve müziğini, yaşam biçimi olarak devşiren soytarılardan yerli çocukları koruyup, 'bu yeni sömürü düzenini deşifre ederek yaşam sahiplerine direnmeden ölmeyin' çağrısı yapan bir derviş. Kirletilmiş ölümlerden hayat sahiplerinin söz atlasına soylu cümleler, temiz şarkılar, derin şiirler damıtan bir entelektüel. O, medeniyetini, ülküsünü, ülkesini önemseyen bir kentli. Hayata darbelerin, zamana darbelerin, sanata darbelerin karşısında duran bir sivil. Gücünü insan öğüten değirmenlere çevirmiş iktidar odaklarının karşısında, şiirlerinin periferisinde kalarak kekik kokulu ölüm şarkıları besteleyebilmeyi göze almış bir şair. Selçuk KÜPÇÜK Medeniyetimizin çocuklarına öze dönüş çağrıları yapan modern bir kent ozanı. Ama hepimizden daha fazla Anadolulu.
(*) Selçuk Küpçük “Hem Artık Yaşamak” Şiirinden.