Şans eseri, melek, karı, cömert ve cüretkâr

İfadelerin gramatik ayrımına göre "İnanıyorum ki dünya kendi etrafında dönüyor." "Yarın, havanın yağmurlu olacağına inanmıyorum." cümlesi yanlıştır. Çünkü havanın yağmurlu oluşu, dünyanın dönmesi "inanç"la ilgili bir husus değildir. Bunun yerine "Bilim bize dünyanın döndüğünü söyler. Dünya bir eksen etrafında dönen bir gezegendir." "Yarın havanın açık olmayacağını tahmin ediliyor" denilmelidir. Yine sosyal bir olayla -diyelim futbolla- ilgili olarak "Milli takımın yenileceğine inanmıyorum." diyemeyiz. Bilimsel bir konu işlenirken biri "inanıyorum/inanmıyorum"; dini/itikadi bir olgu ele alınırken, mesela, öldükten sonra dirileceğimizden bahsedilirken "zannediyorum" şeklinde bir ifade kullanılıyorsa burada en azından iki ihtimal vardır. Cehalet veya gaflet. Bu farklılığı bilmeyen kalem sahipleri için cehalet, hafif bir vasıf değildir; en az ihanet kadar bir yara açıyorlar çünkü. Bilmiyordun madem, niçin kalem oynattın, denir onlara.

Bir kısım medyanın meleklere cinsiyet atfetmesi böyle bir cehalettir. "Ve melekler yine podyumda." Bu ifade tepkiyi bırakın, dikkati bile çekmiyor. Çünkü gazetenin melek algısı artık yaygınlık kazanmış durumda. Tevfik Fikret, çocuklar için yazdığı “Şermin” adlı manzumelerde gulyabani ve peri inancının hurafe olduğunu söylerken araya cinleri de sokuşturur. Cinleri inkâr, gaybı inkârın başlangıcıdır çünkü. Daha sonra başkaları da cin diye bir şey yoktur, "kanaatine" melekleri ve şeytanı da dahil edivermiştir. Çünkü artık yol bir kez açılmıştır. Gözle gürül(e)meyen varlıklarla ilgili bu inkârın ardında şüphesiz Allah'ı inkâr da vardır veya asıl anlatılmak istenen husus Allah'ın var olmadığı hususudur. Gözle görülemeyen varlıklar olarak melek yoksa; hesap-kitap, ahiret günü, cennet ve cehennem de yoktur, sonucuna ulaşmak istiyorlar bununla.

Modernizm, akıl, bilim ve gerçekçilik'i yerleştireceğim diye, inancı, nassı ve gaybı yok sayma öncülünden hareket etmiştir ve bu ayrım başlangıçta özellikle gözden kaçırılmıştır. Bu anlayış günümüzde inanç seviyesine yükselmiştir. Acaba bu gazete, haber ajansından bu fotoğrafları alırken melek adlandırmasını kullanmaları konusunda bir direktif mi aldı? Eğer böyle bir durum varsa İslam inancı kasten değiştirilmek isteniyor demektir. Bu ifadeler Hıristiyanlar için bir problem teşkil etmiyor, çünkü Hıristiyanlar meleklerin cinsiyetine inanıyor. Ama İslam inancında meleklerin cinsiyeti yoktur.

Bu gazetelerin ifadesinde ne var bu kadar büyütecek denilemez. Çünkü olayın kendisi bizatihi büyük ve önemli. Adamlar öncelikle meleklerin cinsiyetini söylüyor. İkincisi de bahsettikleri melekler; öyle dini, imanı çağrıştıran şeyler değil; çıplak kadınlar.

Muhafazakâr basının dili de seküler

Muhafazakâr basının benzer konudaki tavrı laik basından hiç de aşağı değil. Neden mi? Çünkü İslami medyanın dili de sekülerleşti. Bir kazadan kurtulan kişi için "Şans eseri kurtuldu" diyen kanallar  “bizim kanallarımız”.

İnsan bir kazadan şans eseri kurtulmaz. Kaderinde varsa, Allah yazmışsa, sadaka vermişse, birinin duasını almışsa yani Allah isterse kurtulur.

Hasta; Azrail'e karşı koymakla, direnmekle, ölümü yenemez. Bir insan, komedi filmi çekti diye öbür tarafa –evet adam ahret diyemiyor da öbür taraf, öteki dünya diyor- soytarılık yapmak için gitmez. Bu gibi ifadeler doğrudan itikada mütealliktir, insanın imanını tehlikeye götürür.

Gelelim zevce, eş ve karıya.

Dilbilimciler "karı" kelimesinin "karın" kelimesinden türediği görüşündedir. Çünkü insan ve hayvanlarda gövdenin kaburga kenarlarından kasıklara kadar olan ön bölgesine ad olan karın, rahmi de içerir. Bundan dolayı Türkçede çocuğun doğumundan önceki dönem için "ana karnında iken" tabiri kullanılır. Kök itibariyle Sümerce "agarin"den veya Bulgarca "korem"den geldiği söylense de anlamda pek değişiklik yapmıyor bu. Dolayısıyla karı, evlenmiş ve rahmini çoğalmaya veya üremeye açmış olan kişinin örf ve hukuktaki karşılığıdır. Eski Türklerden beri yaşayan bu kavram, İslam sonrasında anlam değiştirmese de kelime değiştirdi. İslam sonrasında karı "zevce"ye; karılık "zevcelik"e çevrildi. Böylece avam dilindeki hafife alma, hatta hakaret içerdiği kabul edilen kavram, yenisiyle değiştirilmiş oldu. Modern dünyaya açıldıktan ve öncelikle kanun önünde eşitlik anlayışı yerleştikten sonra zevce yerine "eş" geldi. Buna rağmen karısına "eşçiğim" diyen koca ne görüldü ne duyuldu. Ne kadar modern, eşitlikçi, feminist, olsa da kocasına "eşçiğim" diyen bir kadının da görülmemesi ve duyulmaması gibi. Bu tür ifadelere ancak tanıştırmalarda yani takdimlerde görebilirsiniz. Demek ki 'eş'liğin duygusal tonu yok ve bu durum sevimsiz bir pozisyon. Demek ki kişilerin birbirine yakınlığı, aslında onların uzaklığı ile ilgili bir husustur. Uzaklık, yani ki farklılık. Dişilik ve erkeklik. Karı ve kocalık. Medeni kanunda yer aldığı şekliyle karı ve kocanın yerini eş kavramının tutması anlayışı Batı'ya, Batı'daki, eşitlikçi feminist anlayışa dayanıyor. Ama bu kavram görüldüğü gibi eşleri eşit kılamıyor; “karıcığım ve kocacığım”ın yeri “eşçiğim” ile doldurulamıyor. Buradan hareketle “zevceciğim” dolduruyor mu sanki diyebilirsiniz. Elbette bu kelimeler de karşılamıyor "karıcığım" ve "kocacığım"daki anlam derinliğini, sıcaklığını ve duygusal tonu. Biz; zevce kelimesinin karılığa bir seviye getirdiğini, resmiyet kazandırdığını ve avam kültüründen gelen kabalığı ortadan kaldırdığını söylüyoruz.

Eşleşme sayısal bir şeydir

Ailenin oluşması, ana-baba olabilmek ve yuva için "karı" ve "koca" lazım. Eş değil. Eşimizi yarışmalarda seçeriz, böylece eşleşiriz. Yani ki eşleşme sayısal, maddesel bir şeydir ve en önemlisi farklı cinsliliği gerektirmez. Bundan dolayı Batı'da aynı cinsten olanlar eşleşebiliyor; ama karı-koca olamıyor.

Modern dünya, insanları sayısal bir malzeme olarak baktığı, herkese bir numara verdiği için onların eşleşmesi yolunu da açmış oldu. Eskiden evlilik işlemin adı izdivaç idi. Nitekim Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın ünlü romanının adı Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç'tır. Evlilik teklifinin ifadesi de "izdivacınıza veya dest-i izdivacınıza talibim" şeklinde idi. Evlenenler için zevç ve zevce tabiri kullanılırdı.

Kültürün taşıyıcısı olarak dil, karı-koca kavramlarıyla ilgili olay ve olgulara yer verirken, "karı" kelimesi bundan daha çok olumsuz etkilenmiş. Çünkü "koca" kelimesinin anlam alanı karı kelimesinin anlam alanına göre daha sorunsuz.

Zihniyetin değiştiğini ve modern bir şekil aldığını gösteren en önemli ifadelerden biri resmi yazılı metinlerden karım, zevcem, kocam sözlerinin atılması oldu. Oysaki karı-koca olmak gelenekte öncelikle gerdeğe girmenin adıdır. Anadolu'da evlenilmeden karı koca olunmaz ve bu makam, nikâhsız ilişkiler için kullanılmaz.

Her ev, yuva değildir. Ocak, hayatiyetin kaynağı ve ispatı olarak "ev"i gösterir ama "yuva"yı göstermez. Barınak olarak nice evler vardır ki orası daha yuva olmamıştır, çünkü orada aile yoktur, yani karı ve koca.

Batı kültüründen geçen ve arabalara da marka olan partner, ne eştir ne yoldaştır. O sırada ikili olmayı sağlayan bir aracı anlatır bu kelime. Ve Batılı anlayış kadının "karılık"ını elinden almış ve onu sadece sayısal bir kategori olan partner durumuna getirmiştir. Olayın özeti budur.

Türklerin ahlaki özelliklerini hatırlatan kavramlar

Cesur, cömert ve cüretkâra gelince…

Bu kelimeler bir kısım basının tesettüre niçin karşı olduklarını ve kadınların perdelerini üzerinden nasıl çekip aldıklarını ifade ediyor.

Ne demek istediğimizi açıklamaya çalışalım. Türk Dil Kurumu’na ait sözlük "cesur" kelimesi için "yürekli, yürekli bir biçimde" anlamını vermiş. "Cömert"in karşılığı da "para ve malını esirgemeden veren, eli açık, bonkör". Pekiyi "cüretkâr" ne demekmiş? O da "Yürekli". Hepsi de en önce, eski zamanlardan beri Türklerin ve Türklüğün ahlaki özelliklerini hatırlatan kavramlar. Savaşçı, korkusuz, ölümü göze alan insanların unvanı. Sadece savaşçı değil, aynı zamanda misafirperver, ikramsever, paylaşımcı yani cömert. Bu kavramlar ne kadar iyi ise korkaklık, ürkeklik, mıkırlık, hasislik ve cimrilik o kadar kötü, istenmeyen huylar. Herkesin üzerinde taşımak istediği ancak gösterilmeden varlığından emin olmadığımız bu hasletlere şimdi yeni karşılıklar ekleniyor. Şeytanın amelleri dil aracılığıyla süslemesinin güzel bir örneği bu. Öncelikle erkeklere ait cesaret ve cömertlik algısı kadınlara veriliyor. Elbet kadınlar da cesur ve cömert olabilir ama bizim tarihimizde amazon hiç olmadı. Kadınlarımız cephe gerisinin destek elemanları olarak kaldı hep. Cömertlikleri ise alın terini paylaşmakla sınırlı.

Bu kavramlar modern zamanlarda -dili ve anlam algısını bozarak- tamamen teşhircilik üzerinden namusa ve ırza taalluk ediyor ki bu; ahlaki değişikliğin bir ifadesi. Bir kısım medya ve o medyanın adamlarına göre cesaret; olabildiğince şeffaf, içini gösteren hatta üstüne hiç giysi almayan kadınların tavrı. Cesur musunuz? Cevabınız evet ise “göstereceksiniz”. Başkalarının göstermediği, belli bir yerde gözlere stop çektiği sınırı geçeceksiniz. Giyinmeseniz daha iyi olur; ama giyinirseniz giymiyor gibi yapacaksınız ki adınız cesura çıksın! Cesur olmak için bu yeterli değil. Sonra da o giysi ile erkeklerin arasına dalacaksınız. Bir şey demelerinden, laf atmalardan ve diğer tacizlerden korkmayacaksanız. Cüretkâr olacaksınız yani. Korkarsanız, korkaksınız, oysa sizden beklenen cesur olmak. Yani göstermek.

Cesaret iyi, güzel de yeterli değil. Pekiyi, ne yapmak lazım? Cömert olmak gerek. Üç 'ce'yi "CCC" uhdenizde bulundurmalısınız. Paylaşmalısınız. Bol bol dağıtacaksınız ki cömert olduğunuz anlaşılsın. Cimrilik yapmayacaksınız. Hem güzel, alımlı olacaksınız, hem cimri. Ne kadar ayıp! O beden, o güzellikler size, kendinize saklayasınız diye mi verildi? Hiç de bile! Paylaşmacı olmanız için verildi onlar. Kiminle paylaşacaksınız? Tabii ki size cesaret madalyası takanlarla, size cesur adını verenlerle, sizi cüretkâr görenlerle.

Bu miniyi giymek cesaret ister, diye bir haber, bir başlık mı gördünüz; hemen atılın, ben cesurum, ben giyerim diyerek.

Demek ki neymiş?

Kelimeler sözlükteki gibi nötr, tarafsız değildir. Ağzımızdan çıkanı kulağımızın duyması gerekir.