Sakarya Nehrinden Ankara’ya

Bahar geliyor, taze oğlaklar gibiyiz, canımız kanımız Anadolu’ya akıyor. Kışla baharın gelin kaynana kavgası devam ediyor. Baharın nisanı kışa döndü, ama geleneksel hava tahminlerinde yeri var bu günlerin. Gelenekler durduk yerde oluşmuyor. Hava tahminleri kış yeniden geliyor diyor ve üst üste uyarılar yapıyor. Tahminleri dikkate almıyoruz, uyarılara da kulak asmıyoruz ve çıkıyoruz yola bir öğlen vakti. Dakikaların önemi var bu vakitte, bu saatten sonra her dakika birkaç saate karşılık gelebilir İstanbul’da. Bir kum saatidir hayat bu şehirde Anadolu’dan Rumeli’ye, Rumeli’den Anadolu’ya durmaksızın akan. Tez elden şehri geride bırakmalıyız. Denizin altı mı müsait üstü mü derken, dijital haritalar çoktan başlamıştı kızarmaya. Altından geçip çok zorlanmadan beton ormanları geride bırakıp o kısa viyadükleri bir bir geçince baharın izini bulduk yeniden. Tabiat yavaştan uyanıyor, derelerde, soğuğa kapalı koylarda ağaçların uçları yeşermiş. Aralarda top top açmış erik ağaçları. Yola çıkmak sanki dünyanın dışına çıkmak gibi geliyor bana, heyecan verici. Kısa sayılabilecek bir zaman diliminde Sapanca’dayız, göl biraz kendine gelmiş ama henüz ayakta duracak vaziyette değil. Anayoldan çıkıyoruz, anayoldan her çıkışımızda yeniden başlar yolculuğumuz. İstediğimiz yerde durabilir, istediğimiz yerde yavaşlayabiliriz istediğimiz kadar. Ama adına otoyol dediğimiz yollar, adı üzerinde otoyol, bize ait değil otolara ait. İnsan kendini ancak bir cılgada bulabilir, otoyolda değil. Dağlara sarıyoruz ve Sakarya’ya kavuşuyoruz. Yukarıdan aşağıya bütün bir koca kışı yüklenmiş akıyor denize, etrafa yayılmış, terütaze bir ilkbahar bırakıyor geriye. Sakarya’nın yol güzergahında bahar iyiden iyiye hissettiriyor kendini. Bir anayoldan daha sapıyoruz, Geyve yolundayız, uğultu bitiyor, camları sonuna kadar indirebiliriz, kuşların sesi, baharın kokusu, ruhumuz kuş gibi yengilleşiyor. Kirazlar, ayvalar temkinli bu yıl, tomurcuk halindeler açmamışlar henüz çiçeklerini. Onlar da hava tahminlerini sıkı takip ediyorlar sanırım, tahminlere uymuşlar bu yıl. Geçen yıl ki tecrübe daha temkinli davranmalarını sağlamış olmalı. Dağları tırmanıyoruz, küme küme bulutların altından geçiyoruz. Ekin tarlaları yeni yeni uyanıyor, taze yeşil tarlalar, tarlalarda top top çam ağaçları, şuralarda bir kiraz bahçesi olmalı. İkindi vakti göynükteyiz. Buraları çokça yazdık, geceyi göynükte geçirip sabah erkenden köylerden kasabalardan geçerek Sivrihisar’a vasıl olacağız, esas yolculuğumuz ise anakaraya, Ankara’ya. Hafta sonu büyük oğlumun da içinde olduğu robotik yarışma var, onların heyecanına ortak olmak istiyoruz. İnşallah biz Ankara’ya varıncaya kadar yarışma bitmez. Çünkü biz yola çıkınca yol uzar, bir yere varmak değil, yolda olmak olur gayemiz. Komşularla ayaküstü sohbet ediyoruz, onlar bize hoş geldiniz, uğurlar olsun demekten yoruldular. Göynük çayı doludizgin akıyor, dağlardan kopan kar, su büküle büküle akıyor ve çayın iniltisi karanlığı yutuyor. Burada ‘gece’ huzurla uyur, ışıklar rahatsız etmez geceyi, çay ninni söyler. Sabah namazından önce yine başladı bülbül şakımaya karşı kayalıklarda. Erkenden yola çıkıyoruz, pek bir planımız yok, olabildiğince fazla köye uğrayıp, olabildiğince Sakarya nehriyle yol almak ve akşam Sivrihisar’da olmanın dışında bir planımız yok. Elimiz yüreğimizde, şemsiyelerimiz yanımızda, yağmura kara karşı tedbirliyiz. Güneş gül yüzünü gösteriyor bulutların arasından. Beypazarı Ankara yolunda ilerliyoruz, kimsecikler yok yollarda, herkes uykuda bir tek radarlar uyanık, bir de biz. Kimin daha uyanık olduğu yolculuk bitince belli olacak, bakalım bir tebligat gelecek mi.

Himmetoğlu köyü sapağından sapıyoruz köy yollarına ve radarları atlatmış oluyoruz. Artık yolumuzu yol kenarındaki taze otlar çiçekler, keçiler koyunlar, köpekler, çobanlar kesecek. Himmetoğlu köyünün üzerinde gri bir duman, tabiata puslu ve miskin bir ruh vermiş. Bir termik santrali var bu köyde bacasından küme küme gri bir buhar ya da duman çıkıyor ve köyün üzerine çökmüş. Bu enerjiyi çevreye daha az maliyetle üretmenin yolları yok mudur acaba. Kâh güneşin, kâh bulutların altında üçüncü kez geçtiğimiz yollardan geçiyoruz. Eskişehir haritasının içindeyiz ve Beyyayla’nın 1300 rakımlı zirvesindeyiz. Burası Sarıcakaya’ya bağlı bir köy ve bir yayla. Bundan sonra inişe geçeceğiz ve iklim değişecek. Bunu önceki tecrübelerimizden biliyoruz. En zirvede, kuşların şakıdığı yerde duruyoruz, soğuk saldırgan davranıyor. Burada İç Anadolu’yu Karadeniz’e bağlayan iki katlı bir mağaranın varlığını sonradan öğreniyorum. Girişi Beyyayla köyünde başlayan mağaranın ucu Bolu’dan çıkıyormuş. İki katlı bir yapıya sahip düden mağarasının içinden geçen akarsu, ilkbaharda yükselirken yaz aylarında düşüyormuş. Beyyayla kapısından girip Bolu’dan çıkmak isterdim. Ya da Beyyayla’dan girip gidiş o gidiş… Burası bir yörük köyü, daha önceki geçişlerimizden birinde tam burada koyun/keçi otlatan bir yörük beyiyle bir yörük kadınına rastlamış sohbet etmiştik. Kimse kalmadı köylerde, biz de gidince kimseyi bulamazsınız buralarda demişlerdi. Hakikaten gitmişler mi ne, kimsecikler yok ortalıkta, koyun keçi köpek çoban. Yolun kenarındaki bu blok kayaların bir hikayesini anlatmışlardı ama hatırlayamıyorum. İşte yazmazsam zayi oluyor böyle her şey. Yol alıyoruz, inişe geçiyoruz gökten iner gibi, karşımızda Sarıcakaya’ya isim babalığı yapan Sarıcakaya, narin ama heybetli uzanıyor gökyüzüne. Ona çarpacakmış gibi iniyoruz kara gövdesine doğru. Bizimkisi bir çarpma değil bir kucaklaşma olacak. İklim değişiyor; zeytinlikler çıkıyor önümüze, hava ısınıyor. İniyorum, Sarıcakaya’ya selam veriyorum, yılın ilk gelinciklerine merhaba deyip o zarif yapraklarından öpüyorum. Sarıcakaya, Sarıcakaya’nın eteğinde, Sakarya nehri kenarında kurulu küçük bir kasaba. Eskişehir’in Akdeniz’i olarak anılan ilçe mikroklima iklim sistemine sahipmiş. Sakarya nehri boyunca verimli araziler ve bir sera şehri burası. Her yan sera bahçeleriyle dolu, bir sera şehrini andırıyor. Kasabanın pazarıymış bugün, yol kenarında kurulan pazara uğrayıp esnafa mütevazi katkılar sunuyoruz. Sakarya’nın üzerinden geçen köprüde durup, durmaksızın akan Sakarya’ya bakıyoruz bir süre. Yağmur ince ince yağıyor ve Sakarya nehrinin üzerinde binlerce nokta oluşuyor. Sakarya bütün bir kışın ağır yükünü taşıyor sırtında ağırdan, ama geriye pırıl pırıl taze bir bahar bırakıyor. Bir yerlere varma zorunluluğu bırakmıyor ki yakamızı doya doya bakayım Sakarya’ya. Sicim gibi yağıyor nisan yağmuru ve mayıslar köyüne atıyoruz kendimizi. Köy meydanında mayıslar köy kahvesinde uluyoruz çayları birbiri peşine. Köylü tek tek düşüyor kahvehaneye, ortalık şenleniyor. Soba gürül gürül yanıyor, tarla tabak, kurbanlık, koyun keçi… devam ediyor muhabbet. Nisana da getir bir çay kardeş, içi ısınsın garibin diyorum ve mayıslar köyü, mayıslar köy kahvesinde soğuk nisanda sıcak çay içiyoruz ve dokuz çaya doksan lira ödeyip ocakçı Mustafa beyle el sıkışıp ayrılıyoruz. Yağmur dindi, güneş açtı, yunmuş yıkanmış pırıl pırıl bir gökyüzü çıktı ortaya. Yandaki köy bakkalına giriyoruz, yok yok bakkalda. Ortada koca bir soba gürül gürül yanıyor, bakkal hanım; “doğalgazımız yok, ne yapalım soba yakıyoruz” diyor. Olsun, bu daha doğal diyorum ve küçük bir katkı da bakkala bırakıp yola çıkıyoruz tekrar. Gittiğimiz yerlerde oranın esnafına küçük de olsa bir katkımız olsun, sadaka gibidir bu, yol hakkı. Düşüyoruz Sakarya’nın yamacına, o aşağı akıyor, biz yukarı çıkıyoruz. Bazen kucak kucağa geliyoruz, bazen hızla uzaklaşıyor bizden. Dünyanın en eski, en yanılmaz yollarıdır nehirler. Bir nehrin doğduğu evden yola çıkıp onunla akmak istemişimdir hep. Sakarya’nın beslediği mümbit topraklardan ilerliyoruz, kâh tırmanıyoruz, kâh inişe geçip kayboluyoruz gözden. Gözden kaybolmak için bulunmaz yerler buralar. Dolu dizgin ağaçlar, meyve ağaçları çiçekler. Hele uzunca bir ardıç ormanının içerisinde ilerliyoruz. Yüzlerce ardıç ağacı, onlarca ardıç kuşu. Berrak bir hava, mis gibi bir bahar kokusu. Laçin Köyündeyiz, dağın eteğinde Sarıcakaya’ya bağlı bir köy burası. Laçin maden suyunun kaynağını bulup kaynağından içeceğiz. Plastik kutulara hapsedilmemiş özgürce akan kaynaktan. Suyu kaynağından içmeyeli çok zaman oldu. Köy meydanında oturan iki adam sohbet ediyorlar, selam veriyorum, buyur ediyorlar. Hâl hatırdan sonra Lâçin madensuyunun kaynağını soruyorum. “Köyün sonundaki evden sola dön, karşına çıkar” diye kolay ve kısa bir yol tarifi veriyorlar. Kim bilir kaç kişiye vermiştir bu tarifi. Uzak mı dedim “yok uzak değil, beş on dakika dedi.” Köylüye bir şey sorunca hep işkillenirim. Onlar alışkındırlar oraya, uzaklar yakın olur onlar için. Hani “bakarsan uzak, yürürsen yakın” derler ya öyle bir şey. Onlar hep yürüdükleri için yakın gelir onlara. Yolun elverişsizliği de umurlarında olmaz, şuracıkta derler. Geçen yaz, bir yaylaya tırmanacağız, köyün çıkışında bir amca el kaldırdı, o da o yaylaya gidecekmiş. “Sen beni götür, ben de yolu tarif edeyim” dedi başladı anlatmaya eski günlerden. Bu yollarda geçen ömrünü gün gün anlatıyor neredeyse. Aklında kalan bütün hikâyeyi yıktı önümüze. Yol çok yokuş bacaya tırmanır gibi tırmanıyoruz ve bir o kadar da bozuk, yavaş yavaş ilerliyoruz. Amca iki de bir, muhabbete virgül koyup “hadi hadi ayağını korkak alıştırma, bas gaza” diyor ama altımızdan üstümüzden takır tukur sesler geliyor.

Neyse köyün sonundaki o evi bulduk, sola döndük, hayli gittik, yanlış gidiyoruz galiba diyoruz. Yol üzerinde koyun güden bir kadından ikinci bir tarif daha aldık. Bu tarif, yolu biraz daha uzattı. Hikâye hep böyle başlar, sordukça yol uzar. Küçük bir sulama barajının üstünden dolanacakmışız, dolandık, karşımıza çıkan manzara bana madensuyunu unutturdu. Çam ağaçlarının altında gümüş gibi akan küçük derecikler. İşin rengi değişiyor, dağ bizi içine doğru çekiyor, dağın çekim gücüne karşı koyamıyoruz. Sündiken dağları buralar, karşılaştığımız her çeşmenin tadına bakıyoruz… buz gibi. Bir noktada aracı bırakmak zorunda kalıyoruz. Güneş bütün güzelliği ile güzellik katıyor ortama, kemiklerimiz gevşiyor, ışık/renk, sarı sarı çiçekler yeşil örtünün üstünde. Toprak, içinde sakladığı bütün renkleri sermiş önümüze. Yürüdüğümüz yolun farkına bile varamıyoruz. Kuşların kanat sesi okşuyor sessizliği incitmeyen, zarif sesleriyle karşılıyorlar bizi. Burası şurası, epeyce yol teptik, ne kadar gittiğimizi bilmiyoruz. Sonunda bir çam ağacının gövdesine saplanan küçük bir ağaç oluktan akan Lâçin madensuyunu bulduk. Taşıdığı minerallerden ötürü etrafını kızıla boyamış, içtikçe içesi geliyor insanın. Teptiğimiz yolun hakkını vermek için tekrar tekrar içiyoruz. Temiz hava, mis gibi çam ormanı, cıvıl cıvıl kuşlar... Ah! en güzel cümleleri kuşlar kuruyorlar ulu çamların dallarında. O cümleler her bir derdimize tercüman oluyor. Çevre temiz ama çöp bidonlarına bırakılan çöpler etrafa yayılmış. Arkadaş! bu ambalajları içi doluyken getiriyorsunuz, boşaltınca götürmek neden zor geliyor bu kadar, burası neresi, sizin çöpünüzü kim alacak buradan.

İnişimiz daha kısa sürüyor ama hayli tırmanmışız. Yola düşüyoruz tekrar, Sakarya’yı takip ediyoruz, gördüğümüz her güzellikte bir parçamız kalıyor, eve dönünceye kadar bize bir şey kalmayacak bu gidişle.

Sakarya’nın üzerinden bir o yana bir bu yana geçiyoruz ve yolumuz Yenice barajına çıkıyor bir dekorun içine düşüyoruz. Gölün etrafında küçük küçük koylar, uzun uzun kavaklar, söğütler, taze yaprağa durmuş ağaçlar. Gönlümüz geride kalıyor hep, her yerde inmek istiyoruz durmaksızın dönen bu dünyadan. Ama gitmeliyiz, bu dünyanın durup duracağı yok, sürüklüyor bizi görünmez bir el. Sakarıkaracaören köyündeyiz, çok merak ettiğim, uğramayı en çok istediğim bu köydü. Alpu’ya bağlı bir köy, baraj gölünün kenarında canlı bir tablo gibi. Bir tabloya dönmüş köy, onu canlı kılacak insan unsuru yok ortalıkta. Köy meydanına park ediyoruz, üzerimizdeki elektrik tellerinde yüzlerce kırlangıç tesbih gibi dizilmişler, güzel bir karşılama yapıyorlar. Bir amcayla karşılaşıyoruz, yazları burada kışları çocuklarının yanında. Hikâye aynı, yaşlılarla gençler aynı yerde değiller. Böyle diye diye yaş alıyoruz, sonumuz hayrola, şerler fethola. Köyde kimseciler yok, yaşanmıyor sanki yaşamın çektiği bu güzel köyde. Kapı baca kapalı, pençeler perdeli. Köyün velîsi bir kadın geliyor, ona soruyoruz nerede bu köyün ahalisi diye “hepsi öte dünyaya gittiler” diyor. Herkes öte dünyaya gidince beriki dünya boş kalmış. Biraz yürüyoruz, kimsesiz pencereler, virane kapılar, ıssız sokaklar. Baraj setinin olduğu yerdeki köy de böyleydi, Yenice köyü müydü ne. Birçok eski ev metruk haldeydi, tıpkı bir korku filmi setini andırıyordu. Hava soğuyor, zaman daralıyor, daha bu köyün yaslandığı dağı aşıp Alpu’ya vasıl olacağız, akşama Sivrihisar. Alpu yoluna düşüyoruz, hava değişiyor, kar yağmaya başlıyor. Bugün kaç iklim değiştirdik, iklimden iklime giriyoruz ama iklimimiz değişmiyor bizim, gördüğümüz, duyduğumuz her güzelliğin peşine düşüyoruz. Dağları tırmanıyoruz, lapa lapa kar yağıyor, tepeleri aşıyoruz yaz gününden bir hava karşılıyor bizi. Ardımız kış, önümüz yaz, gel de yazma…! Ve ufukta kaybolan dümdüz bir yol, ip yumağı gibi çözülüyor önümüzde. Gün boyu viraj dönmekten başımız dönmüştü ama bu dümdüz yol da çok sıkıcı. Ufka vardığımızda Alpu’ya da varmış olacağız. Küçümen bir kasaba, çoğu ev toprağın üzerinde tek katlı, en fazla iki kattan oluşuyor. Kışın buranın ayazını düşünemiyorum, sanırım o yüzden evler topraktan bitme, Trakya evleri gibi. Zihnimize inşa edilen yüksek katlı konutlardan oluşan o kaos şehrini göremeyince şehir değil de köy gibi geliyor Alpu bize. Alpu tren İstasyonu sessiz sedasız gelecek treni bekliyor. Bir vatandaş keçi otlatıyor istasyonda. Sivrihisar’a bağlı sarı köye doğru yol alırken gün yavaş yavaş çekiliyor, kulağımıza Yunustan mısralar fısıldanıyor ve Sarıköy’deyiz. Biri koyun otlatıyor Yunus Emre’nin mısraları arasında. Porsuk çayının üzerindeki köprüye çıkıp temaşa ediyorum, porsuk çayı akıyor ağırdan, tıpkı Yunus’un mısraları gibi. Etrafına hayat veriyor, uzun uzun, ip gibi kavaklar, uçlarında akşam güneşi, ortalık griye boyanıyor. İkindiyi geç vakit Yunus’un makamında eda edip Sivrihisar’a doğru yola çıkıyoruz. Geçtiğimiz köylerin içinde dönüp duruyoruz, yol sokak soracak birini bulamıyoruz. Gün akşam olurken gün boyu yardımcı olan navigasyon akşamın alacasında bizi maden ocaklarına giden bir yola sürüyor, Sivrihisar yolu diye. Düştüğümüz yol şurada düzelir burada düzelir derken kendimizi taş ocaklarında buluyoruz, olacağı buydu. Sanırım dijital yol göstericimiz yorgun düştü. Gerisin geri dönüyoruz, akşamın lacivert rengi karanlığa dönüşürken Sivrihisar’dayız ve yorgunuz. Yatsıyı ve sabah namazını ulu camiye niyetliyim, alelacele ulu camiye gidiyorum, kar taneleri avare avare iniyor içine çekilmiş kasabanın üzerine. Ulu cami kapalı restorasyonda, hay Allah. Aziz Mahmut Hüdai’de eda ediyorum yatsıyı. Şehrin dar ara sokaklarında uça uça inen kar taneleriyle yürüyorum bir süre. Kimsecikler yok sokaklarda, derin bir sessizlik var. Şehir içine çekilmiş büsbütün, eski evlerin şirin pencerelerinden dar ara sokaklara yansıyan ışıklarla hayat evlerde devam ediyor. Sabah penceremizde gökyüzüne uzanan bir dağ selamlıyor bizi. Sonra masmavi gökyüzüne vuran günün ilk ışıkları dağın ardına vurunca dağın gölgesi daha bir ihtişamlı düşüyor şehrin üstüne. Gece yağan kar, kırağı inceliğinde çatılarda. Penceremizden gördüğümüz ilk minareye doğru gidiyoruz ve ilk ziyaretimiz Kurşunlu Baba Yusuf Camii (1343) Caminin genç imamı bir cemaatiyle sabah dersi yapmışlar henüz camidelerdi ve cami hakkında bilgilendirdi bizi. Ara sokaklardan küçük bahçelerde açan erik ağaçlarının çiçeklerini ürkütmeden bir renk cümbüşü evlere hayranlığımızı ifade ederek saat kulesine çıkıyoruz ve güneş kasabanın üzerine sıcak örtüsünü seriyor. Gece inen kırağı kiremitlerin oluklarından süzülüp yere inerken şehrin kırmızı çatılardan oluşan örtüsü bütün güzelliğiyle çıkıyor ortaya. Kulenin eteğinde beyaz badanalı evinin önünde bir amca güneşleniyor şehre karşı. Ve evin bütün pencerelerinden güneş sızmış, ev bir ışık yumağına dönmüş. Hemen yanında kulenin eteğinde akdoğan mescidi. “15. yüzyıla tarihlenen bir belgede Timurtaşpaşazade Umur Bey’in Babası Selçuk Bey tarafından yaptırıldığı ifade edilmektedir. Anadolu’nun ilk mescidlerinden biridir. Tavan örtüsünün üçte ikisi “tüteklikli örtü” denilen teknikle yapılmıştır.

Tüteklikli örtü (kırlangıç kubbe/tavan), geleneksel mimaride, özellikle Doğu Anadolu ve Orta Asya'da, ahşap kirişlerin birbiri üzerine çaprazlama bindirilmesiyle oluşturulan, ortasında duman tahliyesi ve aydınlatma sağlayan "tüteklik" (baca) açıklığı bulunan konik veya piramidal çatı/tavan sistemidir.

Ahşap kirişlerin köşelerden merkeze doğru her sırada daralarak bindirilmesiyle (kırlangıç tekniği) piramit benzeri bir yapı oluşturulur.”

Bu örtü tekniği ve zemine serilen yöresel kilimlerle cami özgün havaya bürünmüş, ruha dinginlik veren bir yapı. Bir süre oturuyorum rengârenk kilimlerin üzerinde, üzerimde bu ilginç tüteklik çatı.

Dağın eteğinde kurulan açık hava heykel müzesi dağla bütünlük sağlamış. Dağ zaten kayalardan ibaret. Sivrihisar, sivri kayalıklar… Buraları daha önce de yazdığım için ayrıntıya çok girmeden peşimize takılan bir kediyle birlikte ara sokaklardan kasabanın meydanına doğru iniyoruz. TRT’de yayımlanan bir dizinin burada çekiliyor olması kasabanın çekim gücünü arttırmış, kasabaya canlılık getirmiş. Nasreddin Hoca, buranın dünyanın ortası olduğunu iddia ediyor, inanmayan ölçsün diyor.

Keşke ulu cami açık olaydı, nasip, açıldığında tekrar geliriz, tekrar gelmek için bahanemiz olsun. Caminin üst tarafında bulunan çay ocağına geçip sıcak çay içmek istiyoruz sabahın ayazında. Cam kenarında bir bey hoş beş ediyor bizimle, arkadaşlarını bekleyen bir emekli. Sonra beklediği arkadaşlar dökülüyorlar birbiri ardına, atışmalar latifeler havada uçuşuyor. Koyu bir sohbete dalıyoruz, konu konuyu açıyor. Göç, boşalan köy ve kasabaların hali, şehir, toprak ekin ekmek, geçim seçim ana başlıklar. Biri dizide figüran olarak yer alıyormuş onun görüntülerini gösteriyor telefonundan, arkadan biri köylerin boşalmasının sebebini doğalgaza bağlıyor, konu uzayıp gidiyor. Çoğu teşhis ve tedaviler çay ocaklarından çıkar, çay ocağı sohbetlerini ihmal etmeyin, küçümsemeyin. Bu kasabaya daha önce de geldik, oturmuş bir temizlik anlayışı var bu kasabanın. Yerde neredeyse bir izmarit bilem yok. Ve şehre veda ediyoruz, güneş; boz tepelerin arasındaki yeşil ekin tarlalarının üzerine serilmiş, renkler ışıl ışıl. İki gündür bir düzene alışmış gözlerimiz, Ankara’ya yanaştıkça boy veren binalarla yeniden bozuluyor zihnimizdeki o düzen. Ve Ankara’dayız, uzun zaman oldu Ankara’ya gelmeyeli. Ankara gelinesi bir yer mi, yoksa gidilesi bir yer mi. Ankara’ya geliş sebebimiz olan yarışmanın yapıldığı salona geçiyoruz, ortalık ana baba günü. Yurt dışından ve ülkemizden birçok okul çadır kurmuş salonun ortasına. Maça hazırlıyorlar el emeği robotlarını. Son bakımlar, son taktikler… Motorlar, kablolar, tornavida, pense alet edevat… gençler kan ter içindeler. Aralarında çok güzel bir diyalog ve yardımlaşma da söz konusu. Birbirlerinden emanet alet edevat transferi yapıyorlar sürekli. Bu da yarışmanın kurallarından, bu şekilde hem puan topluyorlar hem de birbirleriyle tanışıp birbirlerinden istifade ediyorlar. Yarışma başlıyor, robotlar topladıkları topları potaya atmaya çalışıyorlar, bir kısmı savunma yapıyor, bir futbol karşılaşması gibi. Robotlar yarışıyor, insanlar tezahürat yapıyorlar.

Hacı Bayram-ı Velî’ye yakın bir yerde konaklayacağız bunu özellikle tercih ettik, Ziyaret edeceğimiz mekanlar, makamlar bu civarda. Ama buraya ulaşıncaya kadar akla karayı seçiyoruz. Buralarda yapılacak daha çok iş var, birçok iş yapılmış. Buralarla alakalı yirmi sene önceki bir fotoğraf var zihnimde. Hacı Bayram-ı Velî’yle yan yanayız, penceremizde Ankara Kalesi. İkindiye Hacı Bayram-ı Velî’deyim. Hava ayaz ve soğuk, namazdan sonra çok güzel bir kuran tilaveti gönlümü ısıtıyor. Burası bizim Eyüp Sultan gibi, ziyaretçisi çok. Akşama dostum Ahmet Akça ile buluşacağız ailece. Çukurambar, bir ambar dolusu kitabın bulunduğu bir mekandayız. Ahmet’le mekânı geziyoruz, bir bodrum katı, hasır tabureler ve demli çaylarla demlenen sohbetlerden buraya evrilmiş bir mekân. Geç vakte kadar sohbet ediyoruz, demlenmiş meselelerden hatıralardan bol bol içiyoruz. Kıymetli dost Ahmet Akçaya ve değerli ailesine kalbi teşekkürler.

Kale gece daha güzel, sabah ezanları yumuşak bir dokunuşla okşuyor kalenin duvarlarını, burçlarından savuşup yükseliyor gökyüzüne. Ağır ağır iniyorum merdivenlerden, pazar sükûneti var çevrede. Hacı Bayram-ı Velî Camiine geçiyorum. İnsanlar türbeye dönüyor, dualarını edip ellerini yüzlerine sürerek giriyorlar camiye. Namazdan sonra çok güzel bir kuran tilaveti ve ardından enfes bir zikirle ortalık aydınlanıyor. Kuş gibi hafifliyorum, sabahın taze ışıkları etraftaki yüksek binaların çatılarına düşmüş, gün aydınlandıkça ayrıntılar da çıkıyor ortaya.

Hava tahminlere uymadı, üst üste yapılan onca uyarı havada kaldı. Pırıl pırıl bir hava, erken vakitte Taceddin Dergahına geçiyoruz. Hazirede yatan zevata selam verip Fatiha okuyoruz. Eski mezarlar, yeniler; Muhsin başkan, Nuri Pakdil, Yusuf Polatoğlu, Yaşar Kaplan ve Mehmet Doğan.

Geç vakit müze açılıyor, İstiklal Marşımızın tırnaklarla kazındığı duvarlar hayalimizde, “Korkma!” uyarılarıyla saygıyla temaşa ediyoruz ortamı. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un aziz hatırasına saygıyla el-Fatiha.

Civarı geziyoruz, sıcak bir simit bulamıyoruz, çay içtiğimiz mekânı işleten bey; “burası memur kenti, işçi kenti değil, geç uyanırlar, simit değil tost yerler” diyor.

Evet, hava ısrarlı tahminlere uymadı, hafta sonu yağış yoktu, güneş vardı. Biz de modern yanlarına çok temas etmeden Ankara temaslarımızı tamamlıyoruz. İki gün boyunca navigasyon sürekli 'U' dönüşü yapmamızı salık verdi, ne çok 'U' dönüşü varmış bu şehirde. Sabah Hacı Bayram-ı Velî Camii’ndeki zikir meclisi harikaydı, yüreğimizin pası silindi. Trafikte geçirilen süre daha az, İstanbul’a göre daha ucuz Ankara. Biz hakikaten zor ve pahalı bir şehirde yaşıyoruz ama Ankara’da yaşamak daha zor ve daha pahalı sanırım. Bir de nereye dönsek yolumuz Samsun’u işaret etti, ama biz daha güzel olanına, İstanbul’a dönüyoruz. Üç günde gittiğimiz Ankara’dan dört saatte dönüyoruz, İstanbul’dayız…