-17 Aralık 2002’de ahiret yurduna göç eden Muhammed Hamidullah’ı rahmetle anarak-
İsmet Özel bir şiirinde “Unutulacak diyorum, iyice unutulsun” der. Ben, hayır, unutulmasın, diyorum. Hiçbir şey nisyana terk edilmesin. Özellikle zor zamanda konuşanlar, lokmasını kıtlık zamanda paylaşanlar unutulmasın…Vefa bunu gerektirir.
Unutulmasına gönlümün razı olmadığı şahsiyetlerden biri de Eczacı M. Said Mutlu’dur. (Bu makalede kullanılan Said Mutlu fotoğraflarını bize ulaştıran Ali Özeski'ye teşekkür ederim. Bu fotoğraflar Türk basınında ilk kez yayınlanıyor.)
Kimdir M. Said Mutlu ve neden önemlidir? İsminin önündeki unvandan da belli ki Said Mutlu bir eczacıdır... Ancak biz onun, eczacı olduğu için değil; bir mütercim olduğu için
Günümüzde “İslâm Peygamberi”ni Merhum Said Mutlu’nun tercümesinden değil; Salih Tuğ’un tercümesinden okuyoruz. (Mehmet Yazgan da tercüme etmiş, fakat ben o tercümeyi görmedim, okumadım.) Salih Tuğ’un tercümesi ile Said Mutlu’nun tercümesi arasında esaslı bir fark olduğu kanaatinde değilim. Kelime seçimi, cümle kuruluşu gibi bazı kişisel dil tasarrufları farklı olabilir ancak. Birinci cildi M. Said Mutlu tarafından yayınlandıktan sonra, yarım kalan tercümenin Salih Tuğ tarafından tamamlandığı ve birinci cildde Tuğ’un yardımı da söz konusu olduğu için bu benzerlikte şaşılacak bir şey yok. Bizim söz konusu etmek istediğimiz ve unutulmasına razı olmadığımız yazı, yine unutulmaması gerektiğini düşündüğümüz M. Said Mutlu ile ilgili. O yazı da M. Said Mutlu-Doç. Dr. Salih Tuğ imzasını taşıyan ikinci cildde yer alıyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse Said Mutlu’nun hayat hikayesini, şahsiyetini ana hatlarıyla Muhammed Hamidullah’ın kaleminden öğrendim ve bu nekrolojiyi bundan dolayı önemsiyorum. Muhammed Hamidullah’ın yazdığı, ikinci cilde önsöz olarak konulan metin “İstikbal vâdeden genç bir Türk mücahidinin vefatı üzerine bu yazıyı kaleme almanın kederi içinde bulunuyorum.” diye başlıyor.
Sonra hayat hikayesine geçiyor:
|
“Said Mutlu, Eskişehir yakınında Sevinç Köyü’nde 10 Mart 1932’de dünyaya geldi. Ali Afif Müftüzâde ve Kutupzâde Mehmed’in kızı Fâtıma Zehrâ’nın oğlu olarak Mehmet Said, ilk tahsilini Eskişehir'de yapmasını müteakip orta tahsilini ikmal etmek üzere İstanbul’da Fransızca tedrisat yapan Galatasaray Lisesi’ne yazdırıldı. Said burada gerek hocaları ve gerekse arkadaşları üzerinde akıllı, ciddî ve müstakim bir kimse olarak tanındı ve hassaten İslâm dini üzerinde geniş kültürüyle temayüz etti. Kendisi o sırada İslâm din kültürü üzerinde yazılmış bütün Türkçe neşriyatı takib edip bunları etüd ettiği gibi yurt dışında birçok müdekkikin Batı dillerindeki çalışmalarından da istifade etmesini bilmişti. Âmil bir Müslüman olarak da yaşamasını bilen Said, bu İslâmî müktesebatını yine İslâm’ın emrinde kendi cemiyetinde kullanmak ve İslâm lehine bir şeyler yapmak istiyordu. Hassaten İslâm araştırmaları sahasında, onun gençlik çağına isabet eden yıllarda müsbet ve ilmî etüdlerin Lâtin alfabesiyle yazılmış kitaplar arasında henüz bol miktarda bulunmayışı onun bu azmini pekleştiren âmiller arasında gösterilebilir. 1952 yılında Galatasaray Lisesi’ni muvaffak bir dereceyle bitirmesini müteakip İstanbul Üniversitesi’nin Eczacılık Fakültesi’ne kaydoldu. Benim kendisini tanıyışım, 1954 yılından itibaren İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nde faaliyete geçirilen İslâm Araştırmaları Enstitüsü’nde verdiğim derslere onun devam etmeye başlamasıyla olmuştur. Bir Eczacılık talebesi olarak bile o, İslâm kültürü ve ilimlerini öğrenmek ve bu sahadaki merakını tatmin için ders saatlerimin dışında sık sık benimle buluşmak ve ardı arkası gelmeyen sualleriyle bu kültür sahasında kendi kendisini tamamlamak istemiştir. Hatta o kadar ki zaman zaman kendisinin eczacılık tahsilini terk edip İslâm araştırmaları sahasında tahsiline devam etmek isteyişini, artık ilerlemiş olan bu eczacılık tahsilini ikmal ve iyi bir Müslüman eczacı olmak suretiyle bu mesleği fiiliyatta en iyi bir örnek olacak şekilde göstermesini istemek mecburiyetinde kaldığımı hatırlıyorum. Onun bu tahsili boyunca gelişen dostluğumuz sayesinde ben, Türk cemiyetini, onun kültürel davalarını ve hassaten mümtaz Türk münevverler muhitini iyice tanımak fırsat ve imkânını elde etmiştim. Bu sayede Türk milletine hayranlığım artmış ve kendi kendisini yapan bu milletin necîb mensuplarıyla müşerref olmuştum. İstanbul’daki tahsili sırasında ve mezuniyetinden sonra iktisab ettiği eczacılık mesleğinde, bütün meşguliyetlerine rağmen şurada burada çıkan makalelerimin veya kitaplarımın tercümeleriyle meşgul olan Said, bunları bazan kendi isminden de feragat etmek ve hassaten neşrettiği kitaplarımı malî finansmanı ile de desteklemek suretiyle, Türk okuyucusunun eline en ucuz bir şekilde ulaştırılması lehine ve bu suretle çok daha geniş halk kütlelerinin bunlardan istifade etmesini mümkün kılacak şekilde ayrıca takdire şayan gayretlerini de esirgememiştir. Bu tercüme ettiği eserlerdeki akıcı üslûbu, araştırıcı zekâsı ve sadakati yanında meseleleri tahkik enerjisi gözler önündedir. Askerlik hizmetini tamamlamasını müteakip Afyon’un Sandıklı kazasında bir eczahane açmış ve burada, tahsil devrelerinde iktisab etmiş olduğu İslâm kültürü, ahlâkı ve dinî esasları çerçevesinde kalmak suretiyle mesleğini icra eden iyi bir müslüman olarak yaşamaya başlamıştı. Doğum yeri olan Sevinç köyünün adını verdiği «Sevinç» eczahanesinde o, sadece bir meslek adamı olarak değil ve fakat memleket ve milletinin dinî ve ahlâkî meseleleriyle yakından alâkadar olan bir mücahid olarak ömrünün sonuna kadar çalışmıştır. Bu arada bir gün bana: “Kendisine doğuma mani ilâçlardan satın almak üzere gelen evlilere bunları satmakla beraber şayet bir genç kız müracaat edecek olursa ondan doktorun müsaadesini gösteren reçete istediğini” nakletmişti. O bu suretle de cemiyette ahlâksızlığın yayılmasına mani olmaya çalışıyordu; Allah kendisinden razı olsun. Bu yolda, onun Sandıklı Kasabası’nda giriştiği daha birçok teşebbüsler hemşehrileri tarafından yakînen bilinmektedir. Geçen yıllarda bazı arkadaşlarıyla birlikte Paris'e yapmış olduğu bir otomobil seyahati neticesi Paris'de de derin dostluk nişaneleri bırakmış olarak yurduna dönmüştü. Kendisi tabiatı itibariyle cömert idi. Onun bütün Sandıklılılar tarafından sevilmiş ve sayılmış olması bizi şaşırtmamalıdır. Bütün Sandıklı ahalisinin katıldığı cenaze merasimi cidden çok acıklı olmuş ve bu son vazifelerinde halk ona elinden gelen en yakın alâkayı göstermekten geri kalmamıştı. Şehid Said, Allah katında da en iyi bir akıbete yükseltilecektir. Kendisi daha çocukluğunda ebeveynini kaybetmişti. Diğer akrabaları arasında hassaten hemşiresi Hayriye Cemalcılar’ın yakın alâka ve şefkati onun yetişmesinde muhakkak ki âmil olmuş bulunuyor. * Takdirin tuhaf bir cilvesidir ki kendisinin esasen tahsil yıllarından tanıyıp yakın bir dostluk tesis ettiği Doçent Dr. Salih Tuğ, Said'in vefatına takaddüm eden günlerde ona, Sandıklı’ya uğramış ve Antalya’ya müteveccihen yoluna devam etmişti. Ancak burada, telefonla aldığı Said'in âni vefat haberi üzerine Sandıklı’ya dönmüş ve son vazifesini onun kabri başında yerine getirmişti. Onunla olan dostluğunu bilen Said'in akrabaları, şimdi elinizde bulunan bu kitabın yarım kalmış tercüme metinlerini kendisine teslim etmekte tereddüt etmemişlerdir. Bu suretle, iyi niyetlerin bir araya gelmesi neticesi, onun adıyla esasen birinci cildi neşredilmiş bulunan bu kitabın ikinci cildinde de Said'in adının devam ettirilmesi ve bu suretle onun emek ve desteğinin meydana getirmiş olduğu sevap zincirinin devam etmesi sağlanmış oldu. Allah onu afv ü mağfiret etsin!” Muhammed Hamidullah (Paris,1969) |
Kitaptan öğrendiğimize göre bu önsöz Paris'te yayınlanan “France-İslâm” adlı derginin Kasım 1967 tarihli sayısında çıkan bir makaleden özetlenmiş. Özetleyen de Salih Tuğ
Makalenin Fransızca yazılması, önemini artıyor. Çünkü Said Mutlu’yu, dergiyi takip bütün okuyucular, Muhammed Hamidullah’ın kaleminden, onun şahitliği ile tanımış oluyor. Münevver bir ilim adamı olan Said Mutlu’nun vefatından sonra acaba Türk basınında neler çıkmış diye araştırdığımda doğrusunu isterseniz İsmail Dayı (merhum) ile (merhum) Sezai Karakoç’un kısa bir değinisi dışında başka yazıya rastlamadım.
Hem merhum Said Mutlu hakkında diğer bilgileri paylaşmak hem merhum İsmail Dayı’ya rahmete vesile olması amacıyla onun 15 Ekim 1967 tarihli “İslâm Medeniyeti” adlı dergide yer alan “Kaybettiğimiz Değer M. Said Mutlu” (s.21) adlı yazısından bazı notlar paylaşmak istiyorum.
İsmail Dayı, Mutlu ile lise çağlarında tanışır. “Uzun boylu, kumral, inatçı, çok sual soran ve çok okuyan bir genç,” olarak tasvir ediyor onu. 5 yaşında annesini, 11 yaşında babasını kaybetmiş, yani hem yetim hem öksüz büyümüştür Said Mutlu. Eczacılık Fakültesi’ni bitirdiği yıl çıkan mezunlar albümünde arkadaşları, çizdikleri karikatürde Said’i “elinde tespih ve dinî kitaplarla” resmederler ve altına da “İnandığını yaşayan Sait” diye yazarlar. Hamidullah’dan evvel Said Nursi’yi mürşid edinir. Bediüzzaman’ı ziyarete gittiği bir gün söz evlenmekten açılır ve Said Mutlu da evlenmeye olan niyetini açık eder. Bediüzzaman “Daha gençsin, ilim yolunda ilerle, hele 35 yaşına gel, sonra evlenirsin” der. Said Mutlu da bu öğüdü tutar. Bediüzzaman’ın “35 yaşına gel, sonra evlenirsin,” sözünün hikmeti Mutlu’nun ölümünde anlaşılır. Çünkü Sait Mutlu, 1967 yılında 35 yaşında dünyaya veda eder. (D.1932)
Şimdi biz “mücerred” yaşayan Bediüzzaman’ın bu sözünde, daha sonra mücerred yaşayan Hamidullah’a talebe olmasında ve onun eserini tercüme ettiği esnada, mücerred Said Mutlu olarak 35 yaşında vefat etmesinde bir keramet, bir hikmet aramayalım mı? Bence arayalım. Said Nursi’nin vefatından sonra mesaisini Muhammed Hamidullah Bey’in emrine ve eserlerine tahsis eder.
Fakülteyi bitirdikten sonra iaşesini kazanmak için Sandıklı’da “Sevinç” adını verdiği bir eczane açar. İlmî çalışmalara daha fazla zaman ayırmak için bir kalfa tutar. Bir zaman
Üstad bildiği Prof. Muhammed Hamidullah’dan öğrendiği “Kur’ân-ı Kerîm’de birçok yerde zekât hemen namazdan sonra zikredilir. Halbuki Müslümanlar bu inceliğe dikkat etmeyip zekâtı âdetâ sonlara itmiş hattâ unutmuş görünüyorlar” sözüne istinaden zekatını yıllık olarak değil, aylık kazancından verir. (Merhum Mahir İz’in de böyle yaptığını okumuştum.)
“İslâm Peygamberi”nin ikinci cildinin tercümesini tamamlayıp yayınlayan Salih Tuğ (1969) Hoca da kitaptaki önsözde Said Mutlu’dan şöyle bahseder:
“Elinizdeki bu kitabın tercümesi, merhumun vefatından sonra er geç biri tarafından yapılıp neşredilecekti. Kitabın satışından hasıl olacak gelirin merhum Said adına hayır işlerine tahsis edileceğinin yakınları tarafından kararlaştırılmış bulunması şükranla yâd edilmeye değer.” Kitapta tercümesini bulunan «Astronomi» bölümünün de Doç. Dr. Ahmet Yüksel Özemre tarafından çevrildiğini öğreniyoruz.
Said Mutlu’nun vefatından sonra, başka kimler, neler yazdı bilmiyorum. Yazılanlar da dediğimiz gibi “İslâm Peygamberi”nin Mutlu tarafından yapılan tercümesinde saklı kalmış
Said Mutlu’nun yaşadığı dönemde İlahiyat Fakültesi akademisyenleri başta olmak üzere, dinî ilimlerle meşgûl olan onca insan varken, bir eczacının “İslâm Peygamberi” başta olmak üzere Hamidullah’tan eser tercüme etmesinin önemini unutmamalıyız. Bunun önemi şuradan kaynaklanmaktadır ki bizde mütercimler, müellifin fikirlerinden de mes’ûl tutulur. “Bu kitabı tercüme ettin, demek ki sen de aynı fikirdensin,” denilir. Bundan dolayı “İslâm Peygamberi” kitabındaki bilgilerden mütercim olarak Said Mutlu’nun da mes’ûl tutulduğuna şaşırmıyoruz.
Son olarak başka kimler neler yazmış diye araştırdığımda merhum Sezai Karakoç’un da Hatıralar’da Said Mutlu’ya yer verdiğini gördüm. Sezai Karakoç yakından tanıdığı, dostu Said Mutlu için şunları yazmış:
«Said de geçti bu kurak tarladan. (..) Zihni Hızal’ın, Atıf Ural’ın, Said Mutlu’nun buradan çok daha kesin bir varlıkla var olan bir yerde olduklarını gözlerimle görür gibi
Bu makale bir vefa borcunu ödemek; ilim, irfan yolunda ömür tüketmiş, milletimize hizmet etmiş mü’minleri unutturmamak, rahmetle anmak için yazıldı. Bu makalenin özel konusu Said Mutlu olsa da onun vesilesi ile birçok mü’mini de anmış olduk ki onlara da rahmet borcumuz var. Mü’min zaten portakal gibidir; hem kokusu hem tadı güzeldir. Said Mutlu vesilesiyle rahmetle anmamız gereken isimleri sıralıyoruz: Bediüzzaman Said Nursi, Ahmet Yüksel Özemre, Muhammed Hamidullah, İsmail Dayı ve Sezai Karakoç.
Rabbim her birine rahmet eylesin. Taksiratlarını affetsin. Kabirleri cennet bahçesi olsun. Amin.
Kaynak: Star Gazetesi-Açık Görüş