Rabiatü'l Adeviyye hakkında ilk biyografilerden

İlk basımı 1991 yılında gerçekleşen ve bu süre zarfında bir daha izine rastlayamadığımız ve Rabiatü’l Adeviyye hakkında kaynaklara bağlı olarak yazılmış, en tafsilatlı biyografi olan Rabia & Bir Kadın Sufiadlı eser, İnsan Yayınları arasından tekrar neşredildi. (çev. Özlem Eraydın, 2014) Margaret Smith’in (1884-1970) bu klasikleşen ve aranan eseri kendi ifadesiyle Basralı Rabia hakkında yazılmış “kaynakların elverdiği ölçüde kamil olmayı amaçlayan ilk biyografisidir.” İşin ilginç tarafı kitabın Londra’da yazıldığı ilk tarih 1928’dir.

Sadece Doğuya değil, Batıya da nüfuz etmiş

Kitabı bence özellikli kılan bir diğer husus da Annemarie Schimmel’in kitaba takriz yazmış olmasıdır. Rabiatü’l Adeviyye’nin Doğuda ve Batıda karşılığını ortaya koyan, bu konuda önemli tespitleri bulunan Schimmel, kitabın yazarını ve eserin hususiyetlerini bir bir sıralarken, Rabia hakkında Doğu ve Batıdaki literatürü de gözler önüne serer. Mesela Feridüddin-i Attar’dan Rabia’yı tasvir eden bir söz nakleder ki çok etkileyici ve kuşatıcı bir sözdür: “O, uzlet ile halktan ayrılmış biri, sıdk örtüsü ile örtünen kadın, aşk ve özlemle tutuşan, tevhide gark olan erkeklerin, ikinci pak Meryem olarak kabul ettikleri biridir.” Bu sözü Attar 1200 yılında Rabia biyografisinde Farsça cümleler ile söyler.

Şaşırtıcı olan husus belki de Schimmel’in naklettiği üzere sadece Doğuda değil, Avrupa’da da efsanevi bir şahsiyet olarak anılmasıdır Rabiatü’l Adeviyye'nin. Mesela Fransız Kralı 9. Louis’in elçisi Joinville, Rabia ile ilgili hikayeleri Avrupa’ya sokmuş. Fransız yazar Camus'nün 1644’de yayınlanan “Caritee ou la vraie Charite” adlı eserinde de rastlamaktayız. Burada çizilen portrede bir eliyle meşale, diğeri ile su dolu bir testi taşıyan, Doğulu giysiler içinde bir kadın yer alır, başının üzerinde parlayan güneşte İbranice Yahveh kelimesi yazılıdır.

Rabia’nın bir menkıbesinden esinlenilerek yazılan portrede esas rivayet ise şöyledir: Bir gün bir meşale ile testi taşırken Basra sokaklarında görülen Rabiatü’l Adeviyye, bu hareketinin nedenini soranlara “Cehennemi su ile söndürmek, cenneti yakmak istiyorum. Böylece bu iki perde kalkacak ve Allah’a cehennem korkusuyla ya da cennet umuduyla değil, aşk ile ibadet edenler ortaya çıkacak.” Yine Avrupa’da Max Mell, Richard Monckton Milnes, Lord Houghton gibi isimler Rabiatü’l Adeviyye’yi bir şekilde eserlerine konu edinen kişiler olarak literatüre girmişler.

Sadece bir “Allah eri”

Cami’nin ifadesiyle sadece “bir Allah eri” olarak zikredilebilecek olan Rabiatü’l Adeviyye’nin Hicri 95 ya da 99 yılları arasında Basra’da başlayan hayat yolculuğu Hicri 185 yılında yine Basra’da noktalanır. Hakkında zaten az olan kaynakları yerinde kullanan yazar, Rabiatü’l Adeviyye’nin sağlam bir biyografisi olmadığını ifade eder. Ancak kendisinden 400 yıl sonra yaşamış Feridüddin-i Attar’dan hayatı ile ilgili bilgilerin nakledildiğini ifade eder.

Hakkında ağırlıklı olarak menakıpların nakledildiği Rabia hakkında yine çağdaşı bir isim olan ama kendisinden yaşça büyük Hasan Basri (r.a.) ile sık anılan menkıbelere konu olur. Kitapta yer yer farklı zamanlarda Hasan Basri ile yaşadıkları rivayetlere yer verilir ama hep keramet bekleyen cahiller için ibretlik bir hadise şudur: Bir gün Rabia’yı nehir kenarında gören Hasan, seccadesini su üzerine serer ve “Rabia, gel beraber iki rekat namaz kılalım” der. Anlaşılan Rabia’nın seccadeyi batmaktan alıkoyacak güçlerine güveniyordu. Rabia ise, “Ya Hasan! Bu dünya pazarında kendini ahiret ehline göstermen şart mı? Manevi bir nimetle dünya ünü kazanmayı istemek doğru mu? Buna ihtiyaç duyman zayıflığından ötürüdür.” der. Bunun üzerine seccadesini havaya fırlatır ve üzerine oturarak “Ya Hasan! Sen buraya gel ki bizi görebilsinler.” der. Fakat hâl Hasan’a göre değildir, susar. Kalbini kazanmak (onu rahatlatmak için) isteyen Rabia, “Ya Hasan! Senin yaptığının aynısını bir balık, benim yaptığımın aynısını bir kuş yapabilir. (Allah’ın velileri için) Asıl iş bunların ötesindedir. Bizim de asıl işlerle meşgul olmamız gerek” der.

Kitabın ilerleyen sayfalarında Rabiatü’l Adeviyye’nin hayatının yanında onun sufi öğretisi, tövbe, sabır, şükür konusundaki görüşleri ve hayatından kesitler, yine umut ve korku, fakirlik, zühd, tevhid, tevekkül başlıkları ile de rivayetler birlikte yorumlanmış.

Neden ziyarete izin vermemiş?

Aslında kitap okunduğunda onu özetleyecek şu pasajlara rastlanacaktır. Kendisi hakkında uçuk kaçık rivayetler serdedenlere sanki cevap sadedinde söylenmiş olan sözleri kendisine “hala” diye hitap eden ve Rabia’nın ise “yeğen” ya da “kuzenim” diye çağırdığı Zülfa binti Abdülvahid nakletmiş. Zülfa, kendisini ziyaret edilmesine niçin izin vermediğini sorar, o da şu ibret verici cevabı nakleder:

“Ölünce insanların yapmadıklarımı yaptığımı, söylemediklerimi söylediğimi iddia etmelerinden korkuyorum. Korkulan, güvenilmeyen biri olurum. Seccademin altında para bulduğumu, kazanda ateşsiz aş pişirdiğimi söylüyorlarmış. (Ben “evde yiyecek ve içecek bulduğunu söylüyorlar” dedim.) Kuzenim, eğer evde böyle şeyler bulsaydım bile onlara dokunmaz, elimi sürmezdim. Fakat sana söylüyorum, eşyalarımı satın alıyor ve onlara şükrediyorum.”

Sanki “şeyh uçmaz, mürid uçurur” afetini çok önceden bize haber vermiş Rabiatü’l Adeviyye. Bu yüzden kitap alınmalı ve okunmalı…