Tarihimizle hep övünürüz. Osmanlı’yı baş tacı yaparız, hep iyiliklerinden bahseder, hatalarını ders çıkarmak için dahi olsa ne zikreder ne de düşünürüz. Rahmetli Nevzat Kösoğlu bizlere, sahip olduğumuz bu gurur dolu hüsn-ü zannımızı, su-i zanna çevirmeden hatalarından ders çıkaracağımız bir bakış açısı sunuyor, Osmanlı tarihindeki analizleriyle.
Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler adlı 4 ciltlik kitabında Nevzat Bey, Türk tarihini Osmanlı’yı merkeze alarak akıcı ve farklı bir üslupla ele alıyor. Kitabın adı Türk tarihini daha çok andırsa da büyük bir kısmını Osmanlı tarihi kapsamaktadır. Salt tarih anlatıcılığından çok yazar, tarihi dönemlerde araya girerek kendi özgün yorumlarını sunuyor. Bu araya girmeler yazarın okura verdiği tarihe farklı bir bakış açısı ile bakmasını sağlıyor.
Kitabın değeri de burada zaten. Klasik tarih anlayışından arka plana ait bir nokta-i nazar vermesi tarihi yorumlamanın okura yansımasını sağlıyor. Bu ise okurun dimağında tarihe karşı bir lezzet bırakıyor.
Kültür, bir imanın hayat üslubu olarak gerçekleştirilmesidir
Yazar, kronolojik olarak başlıyor anlatımına. Fakat bu kronoloji içerisinde anlatılan bölüm hakkında daha önce ’Osmanlının özgün dili ile’ kaleme alınmış klasik tarih kitaplarından yazarın anlatımı içerisine gömülmüş alıntılar ile birlikte bir anlatım yapılıyor. Zaman zaman kelimelerin anlamları zorluk çıkarsa da gerçekten ‘tarih’ okuduğunun farkına varıyor insan.
Nevzat Kösoğlu, Osmanlı’nın yükselişini, durağanlaşmasını ve yıkılmasını İbn Haldun'un ‘devletler doğar, gelişir, serpilir, duraklar ve ölürler’ anlayışı ile birlikte işliyor ancak kendine has bir bakış açısı ile yaşanan süreçleri iman-amel ilişkisine bağlıyor. Medeniyetleri amellerin kurduğunu ve bu amellerin iman ile ölçülendirildiğini ifade ederken medeniyetleri kuran gücün iman-amel arasındaki ilişkiyi belirlediğini vurguluyor. Osmanlı’nın kuruluşunu ve yükselişini de gerek soydan gelen bir ‘kızıl elma’ dürtüsü ile gerekse İslamiyet’in verdiği canlılıkla, inandığıyla yüksek derecede amel etmiş olmasına bağlayan yazar, bu iman-amel ilişkisinin inkıtaa uğradığı zamandan itibaren yükselmenin durduğu, duraklamanın başladığını söylüyor.
Bu kilit noktayı ise kendisine öz bir kavramsallaştırma olan ‘kültürel soğuma’ kelimeleriyle ifade etmekte Kösoğlu. Yazara göre “Kültür, maddi ve manevi birçok unsurun bir arada oluşu değil, bir imanın hayat üslubu olarak gerçekleştirilmesidir." Bu kültürel soğuma sürecini ise şöyle tanımlamaktadır: “Soğuma sürecine girildiğinde, ameller iman ölçülerinin dışına çıkmaya, fertlerde davranış sapmaları artmaya başlar. Zihni planda iman hakikatleri ve ölçülerine bağlılık son derece yüksektir, fakat, bu ölçülerin amelleri yönlendirme, şekillendirme ve hayata üslup kazandırma gücü azalmaktadır.”
Şer’-i şerife riayetsizlik ve kanun-u kadime sadakatsizlik
Yazarın okura kazandırdığı bir başka kavram ise ‘şahsiyet çözülmesi’dir. Garb’ın etkisi ile başlayan bu çözülmeler Osmanlı toplumunu meydana getiren şahsiyetlerde derin yaralar açmıştır. 19. yüzyılın ortalarında başlayan bu çözülmeler Batının sefih ahlakının içselleştirilmesiyle devletin dağılmasını hızlandırmıştır.
Kitapta küçük fakat ilgimi çeken iki ayrıntıdan biri şu oldu: Yavuz Sultan Selim’in Kabe’nin ‘hadimi’ olmasından sonra Müslüman âlimlerin istişaresi sonucu Hilafet’in Osmanlı’ya geçmesinin kararı alınır ve bu devir Ayasofya Camii’nde Halife El-Mütevekkil’in minberden hilafetin devir teslimini ilan etmesi ile gerçekleşir. Tabi burada Ayasofya Camii’nin bir önemi daha anlaşılmış olur ki o da hilafetin Osmanlı’daki temsilidir. Bir diğer ayrıntı da, günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyan fakat daha az nispette değerli bulunan İbn Haldun’un Mukaddime’sinin Osmanlı aydınları tarafından ‘miri malı’ olarak telakki edilmiş olmasıdır.
Yazar Osmanlı’nın son dönemindeki Batıcı okumuşları karakterize eden tavrın Batı’ya inanmışlığın değil kendi imanlarını kaybetmişliğin neticesi olduğunu söylemiştir. Bu ise Osmanlı aydınlarında Batıcılığın ön plana çıkartılarak Osmanlı’nın son döneminde şahsiyet çözülmelerinin müsebbibi olduğunu da göstermektedir. Yazar, Ahmet Cevdet Paşa’nın diğer Batıcı aydınlardan ayrılan yönünü gerçek bir Osmanlı aydını olarak yetişmiş olduğuna bağlayarak Cevdet Paşa’nın Osmanlı’nın çöküşünü “şer’-i şerife riayetsizlik ve kanun-u kadime sadakatsizlik” olarak ifade ettiğini aktarır.
Nevzat Kösoğlu, Osmanlı’nın tüm hayat sürecini iman-amel ilişkisi ile işleyerek son dönemlerinde bu durumu fark eden ve aksiyon alan kişi ve durum hakkındaki tespitini şöyle tarif eder: "Hadiseye iman tazelemekle başlanması gerektiğini sezen ve ömrünü bu yola vakfeden tek ve son Osmanlı aydını Said-i Nursi olacaktır."
Yazarın iman-amel ilişkisi ile yaklaştığı bütüncül analizi tarihi sürece bakıldığı zaman kolaylıkla tasdik edilebilir. Belki de hâlâ bir takım sıkıntılar yaşıyorsak bu Müslümanlıkla yoğrulmuş topraklarda, bunu, süregelen iman-amel ilişkisindeki çelişkiye bağlayabiliriz. Burada yazarı rahmetle anarak kitabının bize telkin ettiği mefhumu bir sadaka-i cariye olarak kabul ediyor ve mezkur kitabının daha iyi anlaşılması için okunulmasını tavsiye ediyoruz. Zira tarihten alacağımız bu ders bizim gelecekteki tarihimizi yazmaya vesile olacaktır. Osmanlı devletine olan hüsn-ü zannımıza devam ederek, çıkarılacak dersleri de ihmal etmeden bakış açımızın hakkaniyet üzerine olması temennisiyle…