Prof. Dr. Tahir Üzgör hocamla tez çalışması yapıyoruz. Hocamın yanlış okuduğum kelimeleri kulağımı hafifçe çekerek ve de gülerek “evladım eski edebiyat dersini kimden aldın sen” (lisans döneminde o dersin hocası kendisi idi) diye kinaye ile sorduğu hengâmede yine Klasik Edebiyat alanında büyük hocalarımızdan Prof. Dr. Kemal Yavuz odaya giriverdi. Tahir Bey ayağa kalktı. O kalkar kalkmaz biz de. Muhterem Kemal Yavuz hocamla beni Tahir Bey tanıştırmıştı. Hani İstanbul Beyefendisi derler bir tanım vardır, Kemal Bey için tam bir Anadolu Beyefendisi demek lazım. Erzurum görmüş, yayla görmüş, köy görmüş; bütün bu görmüşlükler içinde İstanbul ve ilim sevdasına düşmüş tutkulu adamlar vardır. Nuri Pakdil babası için der ya, “Ağır otururlar.” Öyle bir hoca. Hoca içeri girince arkasından da iki öğrenci peyda oldu. İstanbul Üniversitesi Eski Edebiyat kürsüsünün başındaki Kemal Yavuz, orada ders verdiği gibi Marmara’da Türkçe Eğitiminde ve İlahiyatta Osmanlıca gibi derslere de giriyor.
Böyle soru olur mu?
Bütün bunları yaparken yine yeni çalışmalardan, yeni bulduğu metinlerden, mevlitlerden mesnevilerden söz ediyor, Allah ömrüne ömür katsın. Gelen öğrenciler Osmanlıcadan tek derse kalmışlar, lakin yine de dersten geçememişler. Ağlamaklı bir şekilde hocadan imdat istiyorlar. Hoca da adaletli olmak durumunda olduğunu, hep bilinen metinler sorduğu halde derse hiç önem vermediklerini güzel bir dille ifade ediyor. Tam o esnada öğrencilerden biri “Hocam, bu Osmanlıca bize meslek hayatımızda lazım olmayacak ki!” demesin mi? Ömrünü Türkçe için feda etmiş, Türk edebiyatının geniş ovalarında hür atıyla nice yollar tepmiş, yeri geldiğinde ailesini, çocuklarını ihmal etmek zorunda kalmış, bu memleketin evlatlarına medeniyetimizin inceliklerini öğretme gayretinin peşindeki bir hocaya hakaretlerin en büyüğünü yaptığını elbette o cahil öğrenci bilmiyordu. İçeride buz gibi bir hava esti.
Türkçenin söz varlığının dahası varlığının geldiği, onsuz hiçbir şey ifade etmediği Osmanlıcanın değerini kavrayamamış bu sefil öğrenciye “siz vatan hainisiniz, bu milletin evlatlarını siz mi okutacaksınız?” mealinde sözler söyledi. O kadar üzülmüştü ki, bir hocanın kırpıla kırpıla kuşa çevrilmiş bir eğitim müfredatının açtığı gediği gören gözlerindeki hüznün ifadesiydi bu. Yoksa o öğrencilerle bir alıp veremediği yoktu.
Prof Dr. Kemal Yavuz hocamla sonraki günler Tahir Hocamın da sayesinde ara ara sohbet etme imkânı bulduk. Hala o imkânı kovalamaya devam ediyoruz. Sözü çok dolaştırdım da asıl gelmek istediğim yere vasıl olamadım. Diyeceğim o ki, Divan Edebiyatı Vakfı’nın geçenlerde Divan Edebiyatına Ömür Verenler başlıklı programlarının konuğu Kemal Yavuz hoca idi. Kemal Bey, içtenlikle çocukluk yıllarını, üniversite yıllarını, hocalarını, projelerini, eserlerini orada bir bir anlattı. Seçkin bir misafir topluluğu pür dikkat onu dinledi. Derslerin en güzeli oldu, o birkaç saat. Hocamız, Kaya Bilgegil’den Mehmet Kaplan’a, Faruk Kadri Timurtaş’tan, Birol Emil’e kadar birçok büyük üstadı, onlarla yaşadıklarını paylaştı. Merhum Kaya Bilgegil ve dahi merhum; hâlâ adı anılınca talebelerinin yüreklerini titreten Amil Çelebioğlu gibi hem ilmi anlamda derin, hem muhabbet ehli insanların feyzinden nasıl kana kana içtiğini anlattı. Vermediler beni bana diyen Bilgegil’in herkese; hatta kendisine kötülük yapanlara bile iyilik yapmakta ne denli gayretkeş bir insan olduğunu anlatırken ondan aktardığı bir sözü vardı ki şimdinin hocalarına, edebiyat mahfillerine çok misal bir davranış, misal bir sözdü bu. “Biz fakirlere ahirette şefaat hakkı yok, biz ne yaparsak burada yaparız.” Şefaatimizi burada kullanalım. Ne ince bir ahlak.
Eskisi yenisi olmaz; bütünlük esastır
Kemal Yavuz, hem eski edebiyat alanında hem de Tük Dili alanında kendisini yetiştirmiş, Kaya Bey gibi bir edebiyatçının, Muharrem Ergin gibi bir dilcinin rahle-i tedrisinden geçmiştir. Sadece bir alanda uzmanlaşma hastalığına bulaşmamış, Türk Edebiyatını bir bütün telakki etmiş ve bunun faydalarını da görmüştür. Beni yetiştiren kalem Reşat Nuri’nin, Tanpınar’ın kalemidir, derken bunu ifade etti. Âşık Paşa’yı günümüze aktarırken dil eğitiminin verdiği imkânların kendisine yol açtığını söyledi. İstiklal Harbi yıllarında çıkan gazeteleri tararken sayfaları ağlaya ağlaya çevirdiğini işitince ilim erbabının rikkatini bir kez daha kendi rikkatime kattım. Gönlüm ışıdı.
(+) Prof. Dr. Kemal Yavuz, karenin sağında ise Prof. Dr. Nihat Öztoprak |
Toplantı sonunda dinleyicilerin sorularına geçildi. Ben kendisinin Fethi Beyle tanışıklığını biliyor idim. Sadık Yalsızuçanlar’ın derlediği Dostluk Üzerine kitabını okurken orada Hasanali Yıldırım’ın şu cümlesi ile karşılaşmıştım:
“Örneğin Muini’nin manzum Mesnevi Şerhi’ni görüp bilerek, bugünkü yazıya aktaracak kişiyi gözüne kestirip onu teşvik eder.” İlk mesnevi şerhlerinden olan Muini’nin eserini bizlere kazandıranın Kemal Yavuz olduğunu bildiğim için bir gün bunu kendisine sordum. Fethi Beyle tanışıklığını ve bu eserle ilgili bir yönlendirmesinin olup olmadığını… Birebir bir yönlendirme olmadığını ama ilmi çalışmalar konusunda onun yüreklendiriciliğini işaret etti. Tabi ders telaşı olduğu için de inşallah daha detaylı konuşuruz demişti. Ancak Divan Edebiyatı Vakfında bu soruya cevap bulabilecektim demek ki! Tam konuşmalar bitiyordu ki Fethi Bey’i sordum. Hoca da, bu soru sorulmamış olsa idi konuştuklarımız yarım kalırdı, dedi. Ve Fethi Gemuhluoğlu ile yaşadıklarını anlattı.
“Sen hiç âşık oldun mu?”
Fethi bey, herkese sorduğu gibi ona da “Sen hiç âşık oldun mu?” diye sorar ilk konuşmalarında. O da ‘hiç vaktim olmadı efendim’ diye cevap verir. Fethi Bey’in soruları kimilerini ilk bakışta rahatsız eder. Kemal Bey’i de rahatsız etmiş olacak ki uzun bir süre Fethi Bey’in yanına gitmez. Bunu fark eden Fetih Bey, onu çağırtır.
İstiklalde bir kahvede buluşurlar. Kahvede Fetih bey’in yanında biri daha vardır. Meşhur hoca Kaya Bilgegil. Onlar aşk ile konuşmalarını sürdürürken dışarıda gürül gürül yağmur yağmaktadır. Kemal Bey de kemal-i edeple onları dinler. Yağmurun dindiği bir anda Fethi Bey elini dizine vurur ve “Allah yeter, o'ndan gayrı her şey, gelip geçici hevestir.” manasına gelen “Allah bes Baki Heves” der. Sonra Kaya Bey’e dönerek, Kayacığım, der, nasıldı bu şiir bir oku da dinleyelim. Kaya Bilgegil hoca çok uğraşır ama şiirin devamını getiremez. Kemal Yavuz, müsaade buyurursanız ben okuyayım efendim der ve destur alarak şiiri ezbere okumaya başlar: (Bu şiiri Abdurrahman Sadi Paşa yazmıştır.)
Ey zâir-i sâhib-nefes,
Hubb-ı sivâdan meyli kes
Dünyâda kalmaz hiç kes,
Allah bes, bâkî heves
Her ten biter bir derd ile,
Geh germ ile geh serd ile
Uğraşmağa bir ferd ile,
Değmez bu dünyâ-yı ehas
Ben de ferîd-i asr idim,
Fass-ı nigîn-i sadr idim
Nakş-ı hümhayûn-ı satr idim,
Gösterdi çarh rûy-ı abes
Dil-haste oldum bir zemân,
Tedrîc ile bitdi tüvân
Uçdu nihâyet murg-ı cân,
Çünki harâb oldu kafes
Söndü çerâg-ı âfiyet,
Zulmetde kaldı şeş cihet
Açıldı subh-ı âhiret,
Envâr-ı Hakdan muktebes
Buldum o dem Sübhânımı,
Arz eyledim isyânımı
Matlûb idüp gufrânımı,
Rahmetle oldu dâd-res
Yâ Rab! Bu abd-i rû-siyâh,
Etdimse de yüz bin günâh
Dergâhını kıldım penâh,
Afvındır ancak mültemes
Târîhdir ism-i Gafûr,
Lâbüdd ider sırrı zuhûr
Afv olunur her bir kusûr,
Allah bes bâkî heves
Şiir bitince, Fethi Gemuhluoğlu büyük bir aşk ile, işte Kayacığım, sana böyle bir emanet veriyorum. Bu adam (Kemal Yavuz) sana emanet. Fethi bey her zaman olduğu gibi gençlerden birinin istidadını keşfetmiş ve onu bu istidada göre yerine yerleştirmiştir. Ruhu şad olsun. Kemal Yavuz hocamız, o gün ölümüne ağladığım ender insanlardan biridir, dedi onun için. Onu hayırla yad etti.
Allah ömrünü uzun sayini mübarek eylesin.
Said Yavuz ömür verenlere ömür diledi