Öğretmenimin Seccadesi

Belirsizlikte yol alabilenlerin, hakikati arayanların, merakını öğrenmeye dönüştürenlerin, inancının peşinden gidenlerin, dengeyi koruyanların, vicdanının sesini duyanların, cesaretle harekete geçenlerin bu hayatta mutlaka sırtlarını sıvazlayan kıymetli bir el olmuştur. Bu şefkatli el benim hayatımda, insandan ve iyilikten umudunu kesmeyen Metin hocam olmuştur.

O zorlukların ortasında elinde olan imkanlarla mümkün olandan başlayan, kolaylaştıran, fark eden ve fark yaratan, değer gören ve değer katan, güzel bakan, paylaşan, harekete geçen, umut aşılayan, ümitsizliğe kapılmayan ve iz bırakan çok kıymetli bir kişidir. Ömrümün en değerli nimeti, Metin Hoca’nın öğrencisi olmakla başladı. İlk derste kara tahtaya büyük harflerle şu cümleyi yazmıştı:

“İlim kendin bilmektir”

O cümlenin oluşturduğu ahenge baktığımızda, arkadaşlarım ve ben bir dersin değil; bir ömürlük yolculuğun başladığını, hikmet kapısının aralandığını hissetmiştik.

Metin Hoca, bilgiyi yalnızca anlatmaz, hayatının her ayrıntısıyla yaşatırdı. Konuya uygun şekilde ezberinden muhteşem beyitler okur, sayfa numaralarıyla paragraf sıralarıyla atıflarda bulunur, muhteşem bir belagatla tercümeler yapar, tane tane hakikatleri anlatır, ayaklı bir kütüphane olduğuna inandığımız aklımızın sınırlarını zorlayan bir hayranlık uyandırırdı.

Karnımız açken sofraya buyur eder, harçlığımız bittiğinde avucumuza sessizce harçlıklar bırakırdı. “Bu sana değil,” derdi, “emanete verildi; zamanı gelince bir başkasına devredersin.” Diyerek şahane gönül alırdı. Yolda kalmışsak bizi arabasına alır, evine vardığımızda da kapısını ardına kadar açar, misafir değil, aileden biri gibi hissettirirdi. Bereketli ve kanaat dolu sofrasında kaç öğün yemek yedik sayamamışımdır.

O evde unutamadığım şey, sade döşenmiş bir salonda edilen; gece yarısının nasıl olduğunu anlamadığımız; hadislerle, ayetlerle geçen derin sohbetlerdi. Bir ayetin kenarından, bir hadisin gölgesinden, bazen de dervişlerin öğretilerinden ne güzel ne feyizli bahisler açılırdı. Söz yere düşmez kalbimizde asılı kalırdı.
Hocamın , “Ahireti terk edip dünyaya talip olup muhabbet edenlere, mal kazanıp zengin olmaktan başka çare yoktur. Ahirete talip olan kimselere de ölmeden önce ibadet yaparak, din-i İslam'a hizmet ederek gayretle çalışmasından başka çare yoktur” diye aktardı bir gün. İmam Maturidi’ye selam ederken rahmet diledi; kalplerimizi yumuşatan bir inancın karakterini kazanmamıza vesile olduğu için ona ayrı bir minnet duyardı. O anlatınca adeta zaman dururdu. Onun yanında dinlediğimiz her kelime, gönlümüzde ince fakat derin bir iz bırakırdı.

Bir sabah, ondan emanet aldığım bir kitabı bırakmak için erkenden evine uğradım. Salonda gözüm bir seccadeye ilişti. Belli ki işrak namazını yenice kılmıştı. Hala üzerinde bir sıcaklık kaldığı belliydi. Çarpılmıştım, namazlığın kumaşı solmuş, rengi yer yer yıpranmıştı. Secdeye varılan noktalar eriyerek belirginleşmişti: alnının değdiği yerin rengi açılmış, dizlerinin bastığı yerler incelmiş, ellerinin secdeden teşehhüde kalkarken sürtündüğü kısımlar yan yana iki çizgi halinde tükenmişti. Seccade, yılların sessiz şahidi gibi orada duruyor ve benimle iletişim kuruyordu. Derinden sarsıldım. Kaç elbise eskitmiştim ama bir seccade eskitememiştim. Sorulsa da cenneti istiyordum beni yaratandan. Hem de çok.

O sırada Hocam yanıma geldi. Seccadeyi kaldırdı bir ayıbı gizler gibi kıvrak davrandı bir sırrın açığa çıkmasından ürküyor gibi; içeri gelmemi işaret etti.

— Hocam seccadeniz’ dedim

— Namaz kılmaktan eskimiş resmen. Çok duygulandım

—Mustafa tüm eşyalar hakkımızda bir gün şahitlik edecekler, dili olmadığı halde bizim hakkımızda konuşacaklar. Dünyaya, eşyaya bu nazarla bakmalıyız.”

Her düştüğümde onun sohbetiyle kalkıyordum. Samimiyeti ibadet hayatında kararlı ve tutarlı olmasından kaynaklanıyordu. Hocamın seccadesi eskidikçe, kalbi ve ruhu genç kalıyordu.

Sözleri kalbime işledi. İlk kez ibadeti bir ödev değil, bir nefes gibi gördüm. Hakikat, yük değil, sorumluluk değil o seccadenin manzarasında sevginin en üst zirvesiydi. Ve hocamın hayatı, bu sevginin ete kemiğe bürünmüş hâliydi. Kitaplıktaki Kur-an nasıl da eprimiş, sayfaları çevrildiği sayfa uçlarından nasıl da eskimiş ve kararmıştı. Parmakları ile tuttuğu noktalarda kağıdın incelmesi ile izler belirmişti. Bizim evdeki Kur-an kanaviçe işlemeli bir bez çantada; açılması akla gelmeyen bir mahfazada duvarda öyle asılı duruyordu ve basıldığı ilk gün kadar yeniydi.

Zaman geçti. Mezun olduk. Hepimiz farklı yollara dağıldık; ama onun bize bıraktığı emanet hâlâ aklımızın derinliklerinde yaşamaya devam ediyordu. Birine yol göstermek, yolda kalmış birine destek olmak, aç birine ekmek uzatmak… Hepsi, hocamın öğrettiği hakikat çizgisinin uzantılarıydı. İçimde hala yankılanan ses tonu ile Hadis-i Şerifler yoluma ışık tutuyordu. Minnetim hiç bitmeyecek saygım asla bir sarsıntıya uğramayacaktı.

Evlendim, çocuklarım oldu. İşimi kurduğum ve yaşamaya başladığım bu kent beni yine boğmaya başlamıştı. Tanıdık bir ses aşina bir nefes tatlı bir feyiz esintisi hissetmekte zorlandığım bu yerde çocuklarımı büyütmeme kararı alarak memlekete dönmeye karar vermiştim. Ailemi yerleştirdim fakat işlerimi devretmek uzun sürdüğü için ara ara gidip yine Londra’da yaşamam gerekiyordu. Bir gün yine İngiltere dönüşünde hocama karşı içimde bir borç bir minnet hissettim. Hocamın anne babasının mezarını ziyaret etmeyi düşündüm. “Ziyaret kalbi yumuşatır,” der ve hastayı, yoksulu gönüllemeyi tembihlerdi. Geçmişlerimizin mezarlarını ziyaret ederek ruhlarına okumamızı ve onları ziyaretimiz ve dualarımızla onurlandırmamızı öğütlerdi. Kabristana gittiğimde mütevazı iki taş yan yana duruyordu; etraflarında çiçekler vardı. Hocamın soyadından tanıyıp emin olmuştum. Yasin-i Şerif okumaya başladım. Her ayet, bir şükür cümlesine dönüştü. Okumayı da ondan öğrenmiştim, anlamayı da…

“Rabbim, böyle bir evlat yetiştirdikleri için bu iki güzel insanın ruhunu şad eyle. Onun gönlüne sinen merhamet, bizim gönlümüze de misafir oldu; sofrasına yayılan bereket, bizim kursağımıza da ulaştı. Cömertliği ile nice sıkıntılarımızı aştık; sen onlardan razı ol onları da evlatlarını da ebedi cennetinde ağırla”

Dua bitince rüzgâr yüzüme hafifçe dokundu. İçimde, seccadenin aşınmış yerlerini gördüğüm andan bir sıcaklık çiçeklendi. İbadet eden namazlar kılan bir insan elbette öğreterek anlatarak her anını ibadet neşesiyle ve bereketiyle taçlandırabilirdi. Verilen ekmekte, yoksun olana uzatılan elde, söylenen hakikat cümlesinde de görünmeyen izler vardı.

Okula hocamı ziyaret için gittiğimde tahtada şu cümle yazılıydı:
“Hakikat bir denizdir; kıyısında ıslanıp giden çok olur, sen içine dalıp incisini bul.” Ben o inciyi bulmuştum ve sedeften parıltısı tüm ömrümün karanlığını aydınlatacaktı.

Hocamla göz göze geldim. Dayanamadım:
— Hocam, dedim, sizi özledim ellerinizden öpmek istedim.
Anne babanızın mezarına gittim, Yasin okudum. Sizin gibi bir evlat yetiştirdikleri için onlara dua ettim. Dedim.

Başını eğdi, memnun oldu belli ki ama sustu. Sonra
— Allah razı olsun Mustafa. Onlar iyi insan olmaya niyet ettiler; Rabbimiz bize de onlara da rahmet etsin. Biz de yaşarken her gün niyetimizi tazeleyelim. “İlahi ente maksudi ve rıdake matlubî…”

O günden sonra anladım ki gerçek bir öğretmen ders anlatmaz; o dersin ta kendisidir. Metin Hoca da benim için öyleydi. Seccadesi eskidikçe bahtımız tazelenmişti. O seccadede en çok bize dualar etmişti, geri çevrilmeyen dualar; dualarıyla imanımız güçlenmiş istikametimiz yön bulmuştu; biz de onun açtığı hakikat yolunda takatimiz oldukça yürümeye devam edecektik.